Ekonomide kurumsal çöküş hızlanırken, Erdoğan 'değişim' ile kazanıyor

2001 krizinde uygulamaya konulan “Güçlü Ekonomiye Geçiş-GEG” programının ana omurgasını yapısal reformlar oluştururken, bu reformların kilidi de “Düzenleyici-Denetleyici-Piyasa Yapıcı Özerk ve Bağımsız Kurumların” kurulması idi.

Bugün giderek derinleşen kur krizi, özel sektör döviz borçlarının ulaştığı boyut ve bu borçların çevrilmesi konusunda artan kaygılara, bankacılık sisteminin darboğazı aşıp aşamayacağı endişelerine karşı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve oluşturduğu yeni ekonomi yönetiminin en büyük savunma tezi "Bankalarımız sağlam, mali bünyeleri güçlü” değerlendirmesi.

2001 krizi aynı zamanda çok ağır tahribatlara yol açan bir bankacılık krizi idi. 1990’ların başından itibaren, siyasi tercihlerle dağıtılan bankacılık lisanslarıyla, “iktidara yakın her müteahhide, holdinge, medya grubuna bir banka” furyası, içlerinin boşaltılmasına göz yumulan  bankalar yüzünden sistemsel çöküşe yol açtı.

Onlarca bankaya el konulmasıyla başlayan süreç, bu bankalardaki mevduatlara yüzde 100 garanti verilmesi ve 50 milyar dolara yaklaşan yükün Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) ve Hazine üzerine yıkılmasıyla noktalandı.

TMSF’nin elinde bugün hâlâ 2001’de el konulan ve satılmayı bekleyen bankalar var. Bu yüzden de GEG Programı’nın temel amacı, siyasi çıkar ve yandaşlık güdüsüyle, bankacılık başta olmak üzere, kamu ihalelerine, rekabete, toplumsal-kamusal açıdan stratejik sektörlere (radyo televizyon, internet, iletişim, enerji, şeker, bilişim, sermaye ve menkul kıymet piyasaları vs.) siyaset gölgesinin düşmemesi, siyasi müdahalelerin önlenmesiydi. 

Ancak AKP iktidara gelir gelmez 2003’te yaptığı ilk yasal düzenlemelerden birisi tüm düzenleyici-denetleyici özerk kurulların yönetimlerinin tek maddelik yasa değişikliğiyle lağvedilmesi, istifa etmiş sayılmalarıydı.

Böylece BDDK, TMSF, Enerji Piyasaları Düzenleme Kurumu (EPDK), Kamu İhale Kurumu (KİK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Rekabet Kurulu (RK), Tütün ve Alkollü İçkiler Piyasaları Düzenleme Kurulu (TAPDK), Şeker Piyasaları Üst Kurulu başkan ve yönetim kurulları bir gecede değiştirildi. AKP’ye yakın isimler buralarda göreve getirildi.

Şimdi Merkez Bankası’nın bağımsızlığının kriz tartışmalarında en öne çıkması gibi, piyasaları regüle edici kurulların özerkliği, siyasi iktidar karşısındaki bağımsızlığı da inandırıcılığını yitirdi. Geçen yasama döneminde çıkartılan son torba yasalardan birisiyle, TAPDK ve Şeker Özerk Kurulları lağvedildi. Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesine alınarak “daire başkanlığına” dönüştürüldü. Neredeyse bir yıldan bu yana yönetim kurulunda 5 üyelik boş olan BDDK, toplantı ve karar yeter sayısı olmaksızın faaliyet yürüttü, kararlar aldı. Ta ki muhalefet bu durumu gündeme getirdikten sonra, geçtiğimiz aylarda BDDK ve SPK üyeliklerine yeni atamalar gerçekleştirildi.

Kamu İhalelerinin şeffaf, rekabetçi, yolsuzluklara izin vermeden yapılması için kurulan KİK’in yasası, 16 yılda yaklaşık 180 kez değiştirildi.  Bu yolla, kamu ve belediye ihalelerinin yüzde 90’a varan bölümü “istisna ve muafiyet” kapsamına alındı. KİK’in denetim yetkisi dışına çıkartıldı. Pazarlık ve doğrudan davet usulüyle yapılır hale geldi. 

El konulan bankalar nedeniyle TMSF’ye geçen medya kuruluşları, gazeteler, televizyonlar, sanayi kuruluşları, sadece iktidara yakın bir ya da iki işadamının davetli olduğu ihalelerle satılarak el değiştirdi. Son olarak Digitürk’ü Katar’lı beIN medyaya satan TMSF’nin bu satışı ne kadara gerçekleştirdiği açıklanmadı bile. 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsü ardından kayyum atanarak TMSF’ye devredilenlerle birlikte, TMSF’nin portföyünde, kontrolünde 900’e yakın şirket, fabrika, tatil köyü, restoran, baklavacı, kebapçı, kuruyemişçi, tekstil ve konfeksiyon, mobilya, beyaz eşya, dondurucu, otomotiv yedek parça ve aksamı vb. işletmeler yer alıyor.

Yasaya göre özerk TMSF, dolgun maaşlarla atadığı kayyumlarla yönettiği bu şirketlerle ciddi bir ekonomik paya sahip konumda. TMSF’ye geçen bu işletmelerde 40 bin dolayında istihdam söz konusu. Ancak şeffaf bir yönetim ve işleyişten söz etmek güç. Örneğin, el konulan mobilya devlerinden birisinin yeni reklam yüzünün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ekonomi Başdanışmanlarından Cemil Ertem’in eşi olduğu, ekranlarda dönmeye başlayan reklamlar sayesinde ortaya çıktı.

Kayyum yönetimindeki şirketin, Cumhurbaşkanı Başdanışmanının eşine ne kadar ödeme yaptığı bilinmiyor. Cumhurbaşkanı danışmanları, Beştepe’deki görev ve unvanları yanında, binlerce gazeteci-yazarın işsiz olduğu, işten çıkarıldığı medya ortamında, gazetelerde dolgun maaşlarla yazarlık, TRT ve iktidara yakın televizyonlarda ekonomi-siyaset programları yapıyor.

Cumhurbaşkanı danışmanları ayrıca Türkiye Varlık Fonu ve fona devredilen büyük kamu kuruluşlarının, kamu hissesi bulunan kurumların, telekomünikasyon, ulaşım şirketlerinin, kamu-özel işbirliği yatırımlarını üstlenen kuruluşların yönetim kurullarında da üye olarak, 4-5 yerden birden dolgun aylıklar alıyor.

Özerk kurulların düzenleme ve denetimleri, piyasaların şeffaflığı, alım ve ihalelerin saydamlığı, harcama ve ödemelerin denetimi kâğıt üzerinde.

Son olarak, sermaye ve menkul kıymet piyasalarının düzenleyicisi, manipülasyon ve insider trading’i önlemek, küçük yatırımcıyı korumakla yükümlü SPK’nın aldığı bir karar, özerk kurullar üzerindeki siyaset gölgesinin boyutlarını gözler önüne serdi.

İktidara yakın Demirören Medya Grubu, halka açık Doğan Medya Grubu’nun gazete ve televizyonlarını, kamuya ait Ziraat Bankası’nın sağladığı yaklaşık 1 milyar dolar krediyle Mart ayında satın almıştı. Yasa uyarınca Demirören Grubu’nun borsadaki küçük yatırımcılara hisselerini satın almak üzere çağrıda bulunma ve satacak olanların hisselerini satın alma yükümlülüğü var. Ancak SPK, aldığı kararla Demirören Grubu’nu bu çağrı yükümlülüğünden muaf tuttu. Ayrıca dövizle yapılan bu satışta, Demirören Grubu’nu küçük hissedarlara karşı kur artışlarından kaynaklanan büyük bir parasal yükten kurtardı.  

SPK daha önce de 31 Ağustos’a kadar insider trading’i suç olmaktan çıkartan bir yönetmelik değişikliği yaptı. Birilerine kıyak için yapıldığı iddia edilen bu “suç işleme özgürlüğü düzenlemesi”, gelen tepkiler üzerine iptal edilmek zorunda kalındı.

Daha önce de BDDK, bankaların SWAP ve Forward işlemlerine getirdiği kısıtlamalarla, mevcut kriz ortamında zaten sıkıntıda olan, hareket alanı daralan bankaları, döviz ve TL işlemlerinde iyice köşeye sıkıştırdı.

EPDK, elektrik ve doğal gaz tarifelerinde 1 Ağustos’tan itibaren kur artışları gerekçesiyle yüklü zamlar yaparken, bu artışları geriye doğru da işleteceğini duyurdu. Ön alımla aylar önce eski tarife üzerinden doğal gaz satın alan vatandaşlara ve kurumlara, ağır parasal yükler bindirildi.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın hafta içinde, BDDK ve Bankalar Birliği’ni “by-pass” edip, özel sektörün bankalara olan döviz kredisi borçlarıyla ilgili olarak, kur artışı muafiyeti getiren ve bankaların bundan ötürü borçlu şirketlere krediyi durdurma, geri çağırma olanağını ortadan kaldıran açıklaması ise ortalığı karıştırdı. Bankalar telaşlandı, kurlar fırladı. Bakanlık 3 saat sonra yeni bir duyuru yaparak, “açıklamanın sadece Bankalar Birliği ve bankalara tavsiye niteliğinde olduğunu” ilan etmek zorunda kaldı.

Yeni yönetim modeline geçişle birlikte, ekonomi yönetimindeki bu karmaşa ve dağınıklık, koordinasyonsuzluk, alınan kararların yap-boza dönüşmesi, özerk regülasyon kurullarının üzerindeki siyaset gölgesini iyice açığa çıkartırken, kurumsal çöküş kaygılarını büyütmüş durumda.

Her alanda ve konuda tek kişiye bağımlılık nedeniyle, yasalarına göre gerçekte bağımsız olan düzenleyici kurullar, karar vermekte zorlanıyor, adım atmaya korkuyor, talimat bekliyor ya da adım atmamayı tercih ediyor. Bu durum, alınan önlemlere rağmen TÜİK ve Merkez Bankası’nın son açıklamasıyla Ağustos ayında dibe vuran ve önümüzdeki 12 ay için de karamsarlığın daha da arttığını gösteren ekonomik güveni, hızla eksiye sürüklüyor.  

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “ekonomik tetikçi” olarak nitelendirdiği kredi derecelendirme kuruluşlarından S&P Türkiye’nin kredi notunu düşürürken, aylar önce not indiren, bir kez daha Türkiye’nin kredi notunu düşürebileceği mesajını veren Moody’s, bunun gerekçesini şöyle açıklıyor:

“Son not düşüşüne neden olan en önemli etken, Türkiye'nin kamu kurumlarının zayıflaması. Bu, ekonomik politikaların öngörülebilirliğinin azaltıyor. Kurumlardaki bu zayıflama, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusundaki artan endişeler ve hükümetin son açıklamalarına rağmen, yaşanan sıkıntıların altında yatan nedenleri ele almaya yönelik açık, güvenilir bir plan uygulamamasıyla kendisini gösteriyor”

Ancak medya gücü, otoritesi ve yüksek özgüveniyle tüm bu tabloyu dış güçlere yıkan Cumhurbaşkanı Erdoğan, 18 Ağustos’taki Kongrede 1380 geçerli oyun tamamını alarak 6. kez AKP Genel Başkanlığına seçildi. Kongrede, AKP yönetiminin, yakın çalışma arkadaşlarının üçte ikisini değiştirdi. Kadrolarını gençleştirip, yeniledi. Ana muhalefet partisi CHP’de kurultay ve değişim talepleri karşılık bulamazken, Erdoğan’ın bu radikal değişim adımları, kendisine kazandırıyor.

Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’ne geçişle, geçen yıl yapılan olağanüstü kongrede, tekrar AKP’nin başına geçip, “metal yorgunluğu” gerekçesiyle yerel yönetimlerde radikal bir değişikliği, önde gelen belediye başkanlarını istifaya zorlayarak başlatmıştı.

50 kişilik MKYK’ya 29 yeni isim ve 15 kadın üye alan Erdoğan bu adımıyla, yeni yönetim modelinde kendisini dışlanmış hisseden, partinin, meclisin ve milletvekilliğinin fonksiyonsuz hale geldiğini düşünenlere, “Herkes için fırsat kapıları, yükselme ve değişim yolları açık” mesajını verdi.

AKP örgütünde, seçmeninde, tabanında heyecan dalgasını körükleyip, üst seviyeye yükseltmeyi başardı. Ekonomideki sıkıntılı tabloya rağmen Erdoğan, patide değişimi öne çıkartarak, yaklaşan yerel seçimleri kazanmayı bugünden hedeflediğini, gösterdi. 

 

 

 

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.