Cem Özdemir
Oca 18 2018

'Erdoğan despotizmine destek vermek Türkiye'nin demokratlarına ihanet olur!'

Macron-Erdoğan buluşması ile AB Türkiye ilişkisi bir kez daha Avrupa gündemindeydi. Türk basınından gelen haberler doğru ise, Erdoğan Paris yolculuğu için Macron’u oldu bittiye getirdi ve Paris’te “ağırlandı”.

Macron Washington ve Berlin’in Türkiye politikasında bıraktığı boşluğu doldurmak, Putin ile kol kola yürüyen Erdoğan’ı hiç değilse tümden kaybetmemek için çaba harcıyordu.

Erdoğan’ı kabul etmek için henüz hazır değildi belki, ama sıcak bir telefon hattı ile Ankara’da etken olmayı sürdürüyor, tutuklu Fransız gazetecilerin serbest kalmasını da sağlıyordu.

Paris buluşmasında Macron iki önemli mesaj verdi.

Birinci mesaj Erdoğan’a yönelikti. AB Türkiye ilişkilerinde yeni bir sayfa açmak bir yana, Türkiye’deki şartlar bir “müzakere başlığı” açılmasına bile elverişli değil dedi. Hukuk devletinin, basın özgürlüğünün ayaklar altında olduğu bu günlerde bu tür bir açıklama şüphesiz değerli ve haklı idi.

Macron AB’nin de Türkiye politikasında tutarlı ve dürüst olmadığını vurguladı. “tutamayacağımız sözler verdik” dedi.

Macron seleflerinden Sarkozy ve Fransa’nın Türkiye politikasına atıf yapsa, fena olmazdı. Zira AB-Türkiye ilişkilerinde en önemli kırılma, Helsinki sürecinin sonu, AB’nin Türkiye politikasında itibarını tümden kaybetmesi Sarkozy ile başladı, Berlin desteği ile etkinleşti.

Bu iki yüzlü politikanın bizi getirdiği nokta ise çıkmaz sokak. Dışişleri bakanı Sigmar Gabriel’in meslektaşı Mevlut Çavuşoğlu’na çay ikram etmesi, “Brexit Türkiye ile ilişkiler için örnek olabilir” demesi düşünülmüş çıkışlar değil.

“Deniz Yücel serbest bırakılırsa silah ticareti tekrar başlayabilir” cümlesi ise bir skandal, ilkesizlik örneği.  Yüzlerce gazeteci, Osman Kavala gibi demokratlar hapiste iken silah ticaretinden bahsetmek, sadece bakan olmak için her şey mubah diye düşünen bir politikacıdan gelebilir.

Düşünülmüş, Berlin dış politikasını yansıtan bir tutum olmadığını koalisyon müzakerelerinden anlıyoruz.

Paris ve Berlin’in Türkiye politikasında göz ardı etmemesi gereken iki önemli olgu var. Avrupa ve Türkiye kaynaklı bu iki olguyu ihmal eden bir AB politikası başarısızlığa mahkum olduğu gibi, yıkıcı sonuçlar dışında bir şey getirmez.

Türkiye kaynaklı olgu ile başlayalım isterseniz. Türkiye tarihine üstünkörü bir göz atmak bile iki Türkiye ile karşı karşıya olduğumuzu görmek için yeterlidir.

Son referandum bu iki Türkiye’nin sosyolojik ve politik yapısı üzerinde çarpıcı verilere ışık tuttu. Büyük şehirler, Akdeniz ve Ege kıyıları, ülke çapında eğitim düzeyi yüksek seçmen ve en önemlisi gençlik ezici çoğunlukla Erdoğan’ın “başkanlık” adı altında empoze ettiği despotizme “hayır” dedi. AB sürecine sıcak bakan, demokratik hukuk devleti, basın özgürlüğü ve temel insan hakları için mücadele eden, dünyaya açılan bir Türkiye rüyası görüyor bu insanlar.

Helsinki süreci bu Türkiye’ye kapıları açmıştı. Ekonomik olarak kalkınmış, hukuk devleti ve demokrasinin etkin olduğu, Kürt sorununa siyasi bir çözüm üretebilen bir Türkiye için. Böyle bir Türkiye iç barışını bulacağı gibi, bulunduğu bölgede önemli ve oyun kurucu bir istikrar unsuru olacağına inandığımız için Helsinki ve üyelik sürecine destek vermiştik.

Hedef değil yol önemliydi; demokrasi amaç, üyelik meselesi tali idi.

İkinci Türkiye ise çok farklı. Erdoğan’ın temsil ettiği, muhafazakar, aşırı milliyetçi ve İttihat Terakki kalıntıların koalisyonundan oluşan, hukuk devleti, basın özgürlüğü, parlamenter demokrasi, hukuki ve demokratik denetim denen değerlere yabancı, Avrupa, genel olarak Batı ile kavgalı, tarihin derin din kaynaklı çatışmalarından beslenen ikinci Türkiye’nin ise AB üyeliği gibi bir beklentisi zaten yoktu ve hala yok.

Bu kesim Türkiye’ye vize uygulanmasından bile rahatsız değil. Avrupa ile yakınlaşma değil, çatışma arayışında. Erdoğan Helsinki sürecine hiç inanmadı ve yıllardır kurnaz bir çıkış yolu arayışında. Ekonomik bir şeyler koparmadan, zaten tüm ciddiyetini kaybetmiş olan üyelik sürecini gömmek istemiyor. Son anayasa değişikliği ve de facto kurduğu düzen ile AB değerlerinin örtüşmediğini gayet iyi biliyor Erdoğan.

Erdoğan despotizmine, aradığı ekonomik çıkarlarla sınırlı “yakın ilişkiye” destek vermek Türkiye demokratlarına ihanet olur.

Bununla da kalmaz, Avrupa kısa zamanda Türkiye’yi kaybeder.

Avrupa kaynaklı olguya gelince.

Macron haklı. Avrupa Türkiye politikasında tutarlı değildi, iki yüzlü idi. Bu olguyu daha vahim kılan gerçek ise, Türkiye gibi büyük bir ülkenin kolay olmayan entegrasyonu değil, politikacıların Avrupa aşırı sağına çiçek atmak için Türkiye karşıtı bir söylem ve tutum belirlemesi oldu.

Bu sadece Fransa için değil, Avusturya, Hollanda,  Almanya vs. için de geçerli. Nerden bakarsanız bakın Avrupa’nın Türkiye politikası aşırı sağ tarafından rehin alınmış durumda. Hiç bir politikacı tutarlı, Türkiye demokratlarına perspektif sunabilecek bir politika dillendirmeye cesaret edemiyor.

İşte bu yüzden Türkiye politikası, Sigmar Gabriel gibi popülist söylemler ile politika yapmaktan kaçınmayan çevrelere terk edilmiş durumda.

Ama olaya biraz yakından bakmak “aşırı sağın” sadece Türkiye politikasını değil, Avrupa’yı, Avrupa demokrasilerini de rehin aldığını görmek için yeterlidir. Son Avusturya seçimlerinde yakından yaşadık. Bu çevreler Avrupa’da göçmenler, kadınlar, azınlıklar, genel olarak eşitlik ilkesini de tehdit ediyor.

Çatışma arayışındalar.

Türkiye politikasından tamamen bağımsız olarak Avrupa kendi değerlerine sahip çıkmak, ırkçı, dışlayıcı aşırı sağı marjinalize etmek zorunda. Avrupa’da demokrasi ve iç barışın gereği bu. Türkiye kökenli milyonlarca ve diğer azınlıkları topluma kazanabilmek için ön şart. Tutarlı bir Türkiye politikası için olduğu gibi.

Ortadoğu’da barış ve huzur Rusya, İran veya Trump ile değil, Avrupa ile mümkün.

Bunun ilk adımı ve ön şartı da kendi içerisinde tutarlı, AB’nin kuruluş değerleri ile şekillenen, tutarlı bir Türkiye politikasıdır.

 

Cem Özdemir, Simone Peter ile birlikte Birlik 90/Yeşiller partisinin eş başkanlığını yürütmektedir.