Edward G. Stafford
Şub 24 2018

Erdoğan, NATO’yu Türkiye’nin hareket özgürlüğüne engel görüyor

ABD Dışişleri Bakanı Tillerson'un Türkiye ziyareti öncesinde, çoğu kişi iki NATO müttefiki arasındaki olumlu ilişkilerinin düzeltilmesi veya en azından ilişkilerdeki sürekli düşüşün durdurulması için neler yapılabileceği konusunda tahminlerde bulunmuştu.

Ziyaret sonrasında ise bir çok basın mensubu, ABD ve Türkiye'nin iki ülke arasındaki ilişkilerin kesilmesini önlemeye çalışırken kendi menfaatlerini izlemeye devam edeceği sonucuna vardı.

Bu düşüncenin temelinde yatan şey, 1952 yılında Türkiye'nin NATO'ya girmesinden bu yana ABD ile Türkiye’nin genellikle sıcak ve yakın bir ilişkiye sahip olduğu görüşü. Bu iyimser hikayeye, Türkiye’deki siyasi liderlerden ziyade ABD'deki siyasi liderler daha çok inanıyor.

Türk siyasi liderleri Johnson mektubunu, 70’li yıllarda uygulanan silah ambargosunu, Kuzey Irak'taki Türk Özel Kuvvetleri personelinin tutuklanmasını ve başlarına çuval geçirilmesini her zaman akıllarında tutuyor; çoğu Amerikalı siyasi lider ise bu meselelerin geçmişte kaldığını ve günümüzde önemsiz olduğunu düşünüyor.

Bu kısmen, her iki tarafın da, NATO ittifakının niteliğini yanlış anlamasından kaynaklanmakta.

Her iki taraf da, NATO’nun Sovyet yayılmacılığını engelleyen bir savunma ittifakından, son zamanlarda ise  terörizmle (özellikle radikal İslamcı terör) mücadele eden ve NATO topraklarındaki ve onun yakınlarındaki Rus istikrarsızlaştırma çabalarını engelleyen bir işbirliği örgütünden daha fazlası olduğuna inanıyor gibi görünüyor.

Çoğu NATO üyesi devletlerin ortak değerlerinden oluşmuş olsa da, NATO’nun ana amacı üye devletlere daha fazla güvenlik sağlamak. Bunu, yabancı bir düşman tarafından bir üye devlete yapılacak saldırının, tüm üye devletlere yapılmış sayılacağını potansiyel düşmanlara açıkça belli ederek yapıyor.

NATO'nun bu yanlış anlaşılması, İttifak'ın üyeleri arasındaki olumlu ilişkileri geliştirme yeteneğine idealist bir bakış açısı getirmekte. Gerçekte, NATO üyesi her devlet kendi hedeflerini gerçekleştirmek maksadıyla, her ne kadar diğer müttefiklerin hayati milli menfaatleri ile çelişmemeyi umut etse de, kendi dış politikasını izlemekte.

Bugün, geçmişte olduğu gibi, ABD ve Türkiye'nin birbirleriyle tamamen uyumlu dış politika hedefleri yok.

Türkiye, Kuzey Suriye'de Kürt kontrolü altındaki bölgelerin genişlemesini azaltmaya çalışıyor. Sınırı boyunca komşu, özerk veya kendi kendini yöneten Kürt idaresindeki bir bölgenin engellenmesi en önemli amacı, hatta bu amaç IŞİD veya benzeri radikal İslamcı terör örgütlerinin yenilmesinden bile daha önemli.

ABD politikası, IŞİD ve benzeri radikal İslamcı terör örgütlerinin yenilmesini Suriye'deki en önemli mesele olarak kabul ediyor. ABD bu amaca ulaşmak maksadıyla, Türkiye'nin PKK'nın bir unsuru olarak gördüğü (ABD İstihbarat örgütleri tarafından YPG hakkında açıkça paylaşılan bir görüş) Kürt savaşçılarıyla (YPG) iş birliği yapmak için istekli oldu.

ABD-Türkiye ilişkilerindeki iyileşme, ABD'nin yerel güçlere olan ihtiyacının sona ermesini beklemekte. Bu yerel güçler, genellikle siyaseten tatsız bir durum olan ve mevcut sınırlı çatışmaların genişlemesi tehlikesi ile dolu Suriye’de, ABD’nin daha fazla asker konuşlandırmak zorunda kalmamasını sağlıyor.

Aynı şekilde Türkiye, sınırı boyunca uzanan Kuzey Suriye'de özerk bir Kürt varlığının kurulmasını önleme çabalarından vaz geçmeyecek.

Özetle, ABD'nin IŞİD’in yok edilmesi amacı kesinlik kazanıncaya ve Türkiye’nin ise Kürt egemenliğini engelleme hedefi gerçekleşinceye kadar, Suriye'deki savaş bu iki müttefik arasındaki ilişkilerde rahatsız edici olmaya devam edecek.

Büyük olasılıkla, eğer liderleri bunu yapmak isterse, şartları konuşmaya devam etmek ve karşılıklı tatmin edici taahhütler için alan bulmak maksadıyla gerekli adımları atacaklar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın selefleri kadar NATO üyeliğine önem verip vermediği belli değil, ve büyük ihtimalle NATO’yu ülkenin başa çıkılması zor komşuları tarafından işgaline karşı değer biçilemeyen bir sigorta poliçesinden ziyade, Türkiye'nin hareket özgürlüğüne bir tahdit olarak görüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan NATO ve ABD'nin menfaatlerine kayıtsız kalırsa, NATO ile ilişkilerin kesilmesine zemin hazırlayacak adımlar atabilir.

Örneğin Kıbrıs çevresindeki deniz alanlarında yapılan petrol ve gaz araştırmaları ile ilgili anlaşmazlıkları tırmandırmak veya gereksiz yere Ege'deki olayları provoke etmek gibi.

Aynı şekilde, ABD'li askeri veya siyasi liderler kamuoyu önünde sert açıklamalar yapabilir ve böylece ABD'nin Türkiye'nin endişelerini ciddiye almadığı algısı artabilir.

Ne yapılmalı?

Her iki taraf da kameralardan uzak durarak ve iç siyasette destekçilerini etkilemeye yönelik açık bir tutum takınmadan birbirleriyle dürüst ve saygılı bir şekilde konuşmalı.

ABD Dışişleri Bakanı Tillerson'un Cumhurbaşkanı Erdoğan ile baş başa bir görüşme yapması ve bu görüşmede tercüman olarak sadece Türk Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun bulunması ​​olumlu bir işaret.

Biraz nadir bir durum olmasına rağmen, bu özel görüşme kamuoyuna sızdırılmasına hiç fırsat verilmeden açık sözlü bir konuşma yapılmasına imkan sağlar. Bunun faydasını önümüzdeki hafta ve aylarda göreceğiz.

Her iki tarafın da agresif açık söylemleri devam ederse ya da şiddetlenirse, o zaman Türkiye-ABD ilişkilerinin kesilmesi, her iki tarafa da nasıl zarar vereceğine bakılmaksızın, gerçek bir ihtimal olur.

Bunun yerine, söylemlerin tonunda bir yumuşama ve iki ülkenin temsilcileri arasında başka samimi görüşmeler görürsek, ana dış politika amaçlarını gerçekleştirmenin karşılıklı yararı için ilişkilerde bir iyileşme bekleyebiliriz.