Erdoğan’ın batı karşıtı söylemleri: İdeolojik mi, fırsatçılık mı?

Son beş yıllık dönemde Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Türk halkına yönelik yaptığı duyuru ve konuşmalarında ‘batı’yı düşman olarak resmetme biçimi Avrupa ve ABD’deki siyasi çevreler kadar kamuoyunu da sık sık şaşırttı.

İstikrarsız Ortadoğu coğrafyasında ve Sovyetler Birliği sonrası dönemde, Türkiye’yi onlarca yıldır müttefik olarak görmeye alışmış batı ülkelerinden politikacılar ve kanaat önderleri arasında bu söylemler şok yarattı.

NATO müttefiki ve AB adayı bir ülke, nasıl oldu da, Rusya’nın komşularını yok ettiği, İran’ın Ortadoğu hükümetlerini devirmeye çalıştığı veya elbette ki IŞİD’in var olduğu bir ortamda İsrail, ABD veya AB’yi asıl tehdit olarak görebildi?

Konu sayısız toplantıda ve panelde tartışıldı ve tartışmalar genellikle tek soru etrafında dönüyordu: Erdoğan neden böyle davranıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın batı karşıtı söylemleri Türkiye’deki destekçilerini harekete geçirmeyi ve batı üzerinde baskı kurmayı mı amaçlıyor, yoksa kökleri derinlere uzanan bir inancı ve ideolojisini mi yansıtıyor?

Eğer doğru cevap ikinci şıksa, bu bizim, batı ülkelerinin, Erdoğan ve AKP’yi Türkiye’yi demokratikleştirecek ve modernleştirecek güçler olarak gördüğümüz tüm o süreç boyunca kandırıldığımız anlamına mı geliyor?

Avrupalılar bu sorunla ilk olarak 2013 Mayıs ayında başlayan büyük çaplı Gezi olayları sırasında tanıştı. O dönem Cumhurbaşkanı ve çevresindekiler (özellikle danışmanı Yiğit Bulut) BBC ve CNN ile birlikte bir noktada Alman havayolu Lufthansa’yı bile protestoları finanse etmekle suçladılar.

Bulut, nam salmış bir demecinde Batı ülkelerini ‘telekinezi’ aracılığıyla Türkiye’deki istikrarı bozmakla suçladı. Erdoğan ise sürekli olarak ‘faiz lobisi’ni -ya da diğer adıyla Türk tahvil yatırımcılarını- suçladı, bu terim aynı zamanda birçokları tarafından kendi seçmen tabanına yönelik kullandığı Yahudi karşıtı bir söylem olarak da algılandı.

Erdoğan’ın ekibiyle, uzun zamandır birlikte hareket ettikleri Gülen Hareketi’nin 2013 Aralık ayında bağlarının kopması, batı karşıtı söylemler için yeni bir fırsat dalgası yarattı.

Sadece CIA değil, özellikle Almanya, Norveç ve Hollanda’nın başını çektiği çok sayıda Avrupa ülkesi, takip eden yıllarda Gülen Cemaati’nin Türk devletini ele geçirme çabalarına destek vermekle suçlandı.

Türk devleti ile PKK arasındaki barış sürecinin sona erdiği ve Türkiye’nin kademeli olarak IŞİD’e karşı cephe aldığı 2015 yaz ayları ve sonrasında, Cumhurbaşkanı giderek artan şekilde Gülencilerin (2016’dan itibaren FETÖ), PKK’nın ve Suriye uzantısı YPG’nin, radikal solcu örgüt DHKP-C’nin ve IŞİD’in bir elin beş parmağı olduğunu anlatan bir söylem geliştirdi. Hepsi ‘terör’ örgütleriydi ve iki ortak özellikleri vardı: Türkiye’yi tehdit etmek ve yabancı çıkar güçlerinden destek almak.

Temmuz 2016’da yaşanan başarısız darbe girişimi sonrası batı ülkelerinin ortak bir duruş göstermediği düşüncesi ve daha sonra muhaliflere yapılan baskıya gelen dış eleştiriler Erdoğan’ın batı karşıtı söylemlerini daha hiddetli hale getirdi. Kasım 2016’da söylediği gibi:

“Bunlar bizim sadece düşmanımız değil. Arkalarında başka plan ve projeleri olan güçler var.”

Bunun ardından da, Türkiye’nin güçlenmesini istemediklerini söylediği batı ülkelerini, teröristlere yataklık etmekle doğrudan suçlama yolunu seçti.

Beş yıllık bir sürede yapılacak dört seçim ve bir referandum yüzünden neredeyse hiç ara vermeden devam eden seçim kampanyaları, aşırı milliyetçi söylemler için bol fırsat tanıdı.

En yetenekli olduğu konulardan biri olan miting konuşmalarında, geniş kitlelere sürekli olarak Türkiye’ye yönelik dış komploları hatırlattı. Türk bakanların referandum döneminde miting düzenlemelerine izin vermeyen Almanya ve Hollanda ile gerginlikleri bilerek canlı tuttu.

İzledikleri politikaları ‘Nazizm’ ve ‘faşizm’ olarak tanımladı ve son damla olarak da Hollanda başbakanına yönelik ‘Nazi artığı”’ tabirini kullandı. Bu sayede Almanya ve Hollanda’nın en hassas damarına basmayı başarmış oldu.

Tüm bunlar Türkiye ve görevdeki hükümetinin batıdaki algısını temelden etkilemek için yeterli oldu, evet, ama asıl soru hâlâ sabit: Erdoğan’a bunları yaptıran nedir? Derin kökleri olan ideolojik bir duruş mu, yoksa siyasi fırsatçılık mı?

Erdoğan’ın bunca yıldır, iktidarına karşı gelenlerle mücadele ederken ve Anadolu şehirlerinden gelen milliyetçi muhafazakâr Sünni Türklerden oluşan çekirdek seçmenlerini gerektiğinde harekete geçirmeye dayanan, ülke çapında mutlak egemenliğe ulaşırken, destekçileriyle bağ kurabilmek için ülke dışı düşmanlar yarattığı ve kendini Türkiye’yi savunabilecek tek insan olarak konumlandırdığı kuşku götürmez bir gerçek.

Bu taktik çok etkili olduğunu kanıtladı. Sadece Almanya ve Hollanda ile yaşanan dalaşma bile, burun buruna giden referandumda Erdoğan’a oldukça oy kazandırdı.

Aynı zamanda Erdoğan’ın Mehmet Akif Ersoy, Ziya Gökalp ve özellikle en büyük ilham kaynağı olarak tanımladığı Necip Fazıl Kısakürek gibi yazarların takipçisi olduğu yaptığı konuşma kayıtlarında sabit.

Kısakürek şüphesiz ki önemli bir şairdi, ama aynı zamanda son derece aşağılık bir karakterdi. Faşist ve Yahudi karşıtı görüşleriyle bilinen Kısakürek, aşırı Müslüman-Türk milliyetçiliğinin fikir babası olarak görülüyor. Aynı zamanda şiddetli biçimde batı karşıtıydı.

Herkesçe bilindiği üzere Erdoğan, öğrenci olduğu dönemde Necip Fazıl’dan öğrendiği fikirleri, yazdığı Maskomya isimli oyunda açığa vurdu. Oyunda masonlar, komünistler ve Yahudiler Türkiye düşmanları olarak gösteriliyordu.

Peki, o zaman hangisi: İdeolojik bir meşale mi, yoksa dört dörtlük bir siyasetçi mi?

Bana göre soruyu bu şekilde sormak temelde yanıltıcı. Eğer Ronald Gregor Suny’nin Ermeni Soykırımı’nı içgörü dolu açıklarken kullandığı ‘içgüdüsel eğilim’ kavramını kullanırsak, soru içindeki iki unsur gayet de güzel biçimde bir araya getirilebilir.

Suny’e göre Jön Türkler’in eninde sonunda etnik temizlik gibi radikal bir politikaya yönelmesinin altında elbette siyasi ve askeri olarak çok sayıda konjonktürel sebep yatıyordu.

Fakat ayrıca buna ek olarak, en derinde yatan ve uzun süredir kök salmakta olan bir hissiyat yüzünden Jön Türkler ve Müslümanlar genel olarak Ermenileri potansiyel bir tehdit ve gizli düşman olarak görmelerine neden olan bir ‘içgüdüsel eğilim’ geliştirdiler. Bu faktörlerin ikisi bir araya gelerek 1915’teki trajediye neden oldu.

Erdoğan’ın kamuoyu önünde son beş yıldır kullandığı batı karşıtı söylemler hakkında da benzer bir yorum yapılabilir: Krizden krize, kampanyadan kampanyaya yetişirken batı ülkelerini Türkiye’nin düşmanı gibi göstermek, siyasi desteği alevlendirmek ve liderin imajını netleştirmek için, elinde mükemmel siyasi nedenler vardı.

Ancak ayrıca, Erdoğan’ın Necip Fazıl’ı keşfettiği ergenlik günlerinden beri zihninde kök salmış ve karakter gelişimini etkilemiş bir ‘içgüdüsel eğilim’ de bulunuyordu ve bu eğitim hâlâ var.

Siyasi mücadeleler olmasa Erdoğan, batı karşıtlığını bu kadar ileri götürmezdi, ama içgüdüsel eğilimi olmasaydı da siyasi mücadeleleri için bu silahı kullanmayı seçmezdi.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.