Tem 19 2018

Erdoğan’ın tribünlerdeki Arap hayranları

Nervana1'de Nervana Mahmoud tarafından kaleme alınan makalede, Arap dünyasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a bakışın 'romantik' bir hal aldığını, ülke içindeki baskının görmezden gelindiğini yazdı.

"Türkiye artık dünyada gazetecileri hapse atan en kötü ülke olmak gibi hiç de kıskanılmayacak bir şöhrete sahip" yorumunu yapan Mahmoud, Erdoğan'ın Suriye maceralarının da Araplar tarafından alkışlandığını belirtiyor.

Mahmoud'un yazısının ana başlıkları şöyle:

“Yüce gönüllüsünüz, bize şefaat ediyor, merhamet gösteriyorsunuz. Medeniyetimizin aynasısınız, hikmetiniz bizi huşu içinde bırakıyor.”

Ne zaman Erdoğan’ın Arap hayranları tarafından kaleme alınmış komiklik derecesinde coşkulu bir methiye okusam, aklıma İngilizlerin My Fair Lady müzikalinin klasik Mısır uyarlamasından alınmış bu satırlar gelir.

Hayranları Erdoğan’ı bir peygamber, eşsiz bir lider ve iyi bir baba olarak görüyor. Zaferler kazanması için aralıksız dua ediyor, onu rüyalarında görüyor ve siyasi zaferlerini kutluyorlar.

İşin ilginci Erdoğan ile Arap hayranlarının öyküsü yukarıda anılan Mısır piyesine de tam cuk oturuyor, zira söz konusu olan sadece Batılı bir öykünün romantik bir uyarlaması değil, aynı zamanda Osmanlı yönetimine ve hidiv efendi hazretlerine karşı kaleme alınmış bir siyasi taşlama da.

Türkiye’ye beslenen hayranlık başlangıçta, özellikle de Arap Baharı’nın zirve yaptığı ve karizmatik ve başarılı Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye’nin modern bir Müslüman ülke “modeli” olarak görüldüğü günlerde, anlaşılabilir bir şeydi. İdeolojik veya siyasi aidiyetleri ne olursa olsun, bir çok Arap Erdoğan’ın politik ve ekonomik başarılarından etkilenmişti.

Ama daha sonra, İslamcı olmayan bir çok Arap, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’e verdiği açık ve kontrolsüz desteği,

ve Arap ülkelerindeki, özellikle de Mısırdaki dinamikleri pek kavrayamayışını o kadar da etkileyici bulmamaya başladı.

Diğer yanda ise İslamcı Arapların Türkiye liderine gösterdikleri sadakat ve verdikleri destek giderek daha dogmatik bir hal aldı. Türkiye’yi bir çeşit Mekke olarak görmeye başladılar. Çok sevgili liderlerinin açıkça otoriteryenizme kaymaya başlamasına rağmen, Türkiye’yi romantikleştirdiler.

Türkiye’de 2016 yılındaki başarısız darbe girişiminden bu yana yüz binlerce insan hapse atıldı, kamu görevinden çıkarıldı, tehdit edildi, vatan haini ve devlet düşmanı ilan edildi. Türkiye artık dünyada gazetecileri hapse atan en kötü ülke olmak gibi hiç de kıskanılmayacak bir şöhrete sahip.

Yargı bile siyasileşti ve hapisteki Kürt yanlısı lider Selahattin Demirtaş, Erdoğan’ın Türkiye’sinde adil bir yargılamanın mümkün olmadığına dikkat çekti. İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2017 yılında, Türkiye’de icracı bir başkanlık sistemine dönük olarak yapılan anayasa değişikliklerini “insan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve ülkenin demokratik geleceğine yönelik çok büyük bir tehdit” olarak tanımladı.

Dahası, Erdoğan’ın Arap dünyasına, özellikle de Suriye ve Irak’a yönelik dış politikası da, en hafif ifadesiyle, can sıkıcı. Suriye’de işe Esad’a yönelik bir ultimatomla başlayan Erdoğan, sonradan bu yaklaşımını yumuşatarak Ruslarla Halep anlaşmasını imzaladı ki, bu da Esad rejiminin kenti yeniden kendi kontrolü altına almasının yolunu açtı.

Başkan Erdoğan aynı zamanda Suriye’nin Afrin kentinin işgaline de onay verdi. Afrin’de Türk güçleriyle birlikte hareket eden silahlı gruplar özel mülkleri tahrip ediyor ve yağmalıyor, Afrin’in Kürt’lerin çoğunlukta olduğu nüfus yapısını, Arap’ların çoğunlukta olduğu bir yapıya dönüştürmek için, sessiz sedasız çaba sarfediyorlar. Başka bir cephede ise Türkiye Ilısu Barajında söz verdiği tarihten daha önce su tutmaya başlayarak, Irak’ı susuzlukla tehdit ediyor.

Mantıken, yukarıda özetlenen tüm bu gelişmelerin, Erdoğan’ın Arap hayranlarını, onun rüyalarında gördükleri Mesih olmadığı konusunda ikna etmesi beklenir. Ancak ideolojik duygusallık karşısında, mantığın işe yaradığı pek görülmemiştir. Bunun nedenlerini anlamak için Erdoğan destekçilerini iki gruba ayırmak önemli.

İlk grupta katı İslamcılar var. Mesela Kuveyt’de onun zaferini, Türk ve Osmanlıların Kayı boyunun bayraklarıyla süslenmiş dev bir pasta ile kutlayanlar vardı. Bu grup, demokratik değerleri ne olursa olsun, bir İslam halifeliği peşinde ve Erdoğan’ın bölgeyi bir İslam Devleti’ne dönüştürme gücü, niyeti ve kabiliyeti olan tek lider, diğerlerini ise fasa fiso olarak görüyorlar. Kötü bir halifenin, İslamcı olmayan bir liderden daha iyi olduğuna inanıyorlar.

Erdoğan’ın totaliteryenizmi çağrıştıran tavırları onları rahatsız etmiyor ve onun propagandasını severek ve isteyerek yapıyor, ona muhalefet edenleri hain olarak yaftalıyorlar. Ayrıca tüm Kürtlere terörist demekten ve halifeliğe giden yolda atılmış ilk adımlar olarak, Erdoğan’ın Suriye maceralarına alkış tutmaktan da geri durmuyorlar.

Yumuşak İslamcılar ise, kendilerini “devrimci” olarak görüyor ve demokrasi yanlısı olarak görülmeyi önemsiyorlar. Eksikleri olan bir demokrasi ile Erdoğan’ın Türkiye’sindeki gibi sandıktan doğmuş bir otokrasi arasındaki farkı bulanıklaştırıyorlar ki, üzerinde durdukları evlere şenlik ahlaki zemine bir halel gelmesin.

Erdoğan’ın yönetiminin Arap rejimlerine kıyasla çok daha iyi olduğunda ısrar ediyorlar. Bir kaç yıl önce bu iddiada bir hakikat kırıntısı bulmak mümkün olabilirdi belki ama, Erdoğan’ın Türkiye devletinin tüm payandalarını tek başına kontrol etmesine olanak tanıyan yeni icracı başkanlık sisteminden sonra, bu iddia saçmalık olmanın ötesinde bir anlam taşımıyor.

Arap İslamcılar, aralarında ton farkları ve nüanslar olsa da, hiç bir zaman demokrat olmadılar. Erdoğan ile aralarında karşılıklı olarak birbirlerini kullanmaya dayalı bir ilişki var.

Erdoğan’ın onlara Arap dünyasındaki popülerliğini kanıtlamak için, onlarınsa Erdoğan’ın başarılarına, benimsedikleri siyasi duruşun doğruluğunu kanıtlamak için ihtiyaçları var. Bu nedenle Erdoğan’ın eksikleri olsa da, onu eksiksiz olarak resmetye devam edecekler.