Ayşe Hür
Ara 22 2017

'Fahreddin Paşa' polemiği ve Erdoğan'ın 'dikkat dağıtma' stratejisi

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed'in Twitter yoluyla Osmanlı/Türk tarih yazımına “Medine Müdafii” olarak geçen Fahreddin Paşa’yı "hırsız" diye nitelemesiyle başlayan tartışma sürüyor.

Erdoğan tartışmaya "Ey bize bühtanda bulunan zavallı, senin ceddin neredeydi?" sorusuyla dahil oldu, ve tartışma alevlendi.

Tarihle ilgili olmayanlar “Fahreddin Paşa kim, tarihe hangi başarısı ile geçti?” diye sorarken, siyasi gelişmeleri yakından izlemeyenler de “Abdullah bin Zayed durup dururken neden böyle bir twit attı?” diye sordu.

İslami hassasiyetleri olanlar ise daha çok Fahreddin Paşa tarafından Medine’den İstanbul’a gönderilen ve bugün bazı parçaları Topkapı Sarayı’nda sergilenen “kutsal emanetler” konusuyla ilgilendiler.

Konunun tarihi ve siyaseti ilgilendiren yanlarını sırasıyla ele alacağım ama öncelikle CB Erdoğan’ın en son Lozan tartışmasında görüldüğü gibi, tarihsel meseleleri güncel veya uzun vadeli siyasi amaçları için kullanmakta ne kadar mahir olduğunu hatırlatmak istiyorum.

Yani CB Erdoğan’ın dahil olduğu tarih tartışmaları aslında “geçmiş” hakkında değil “bugün” hakkında oluyor çoğunlukla.

Fahreddin Paşa
Fahreddin Paşa

Önce “tarihçi” kimliğimle “Fahreddin Paşa kimdir?” sorusuna cevap vermeye çalışayım.

1868 Rusçuk doğumlu Fahreddin Paşa, 1891'de kurmay subay olarak orduya katılmış, 1908'e kadar Erzincan'da konuşlu 4. Kolordu'da, 1911 Trablusgarp Savaşı'nda, 1912 Birinci Balkan Savaşı sırasında Edirne'nin Bulgarlardan geri alınmasında, 1915'te Ermeni Tehciri/Kırımı'nda görev aldıktan sonra Cihan Harbi'nin ikinci yılında, Mayıs 1916'da Cemal Paşa tarafından Medine merkezli Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığı’na atanmıştı.

Haziran 1916'da Mekke Şerifi Hüseyin'in isyanından sonra Fahreddin Paşa, milliyetçi Türk tarih yazımında "Osmanlı'yı arkasından bıçaklayan", "İngiliz işbirlikçisi" diye karalanan; milliyetçi Arap tarih yazımında ise "Osmanlı'ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren vatanperverler” olarak yüceltilen Arap unsurların Medine ve çevresindeki merkezleri ele geçirmesine karşı koymayı kendine görev edindi.

Aynı zamanda Medine'de bazı imar faaliyetleri yürüttü. Örneğin Peygamberin “Ravza-i Mutahhara” (Türkçeye "Temiz Bahçe" olarak çevrilebilir) bölgesindeki kabrine giden yolları genişletti, kabir alanını düzenledi. Ağustos 1918’de ortalarında Medine'deki kütüphanelerde bulunan önemli el yazmalarını, İslam sanatının 750 kadar değerli eserini İstanbul'a yolladı.

Ancak Fahreddin Paşa tarihe esas, gölgede 47, güneşte 72 dereceye varan sıcaklara; İspanyol nezlesi ve iskorpit gibi hastalıklara; İngilizlerin Hicaz Demiryolu'nu bombalamasıyla zirveye çıkan silah, mühimmat, yiyecek ve su sıkıntısına teslim olmadan 2 yıl 7 ay boyunca sürdürdüğü “Medine Müdafaası” ile geçti.

Fahreddin Paşa'nın yiyecek kıtlığının had safhaya ulaştığı günlerde şehri istila eden çekirgeleri nasıl asker tayınına kattığına dair hikâye çok meşhurdur.

Paşa'nın istihbarat subayı Naci Kâşif (Kıcıman) Bey'in anlattığına göre Fahreddin Paşa, askerlerine, Peygamber’in “İki ölünün ve iki kanlının yenmesi bize helal oldu” şeklindeki hadisini hatırlatmış, “iki ölü balık ve çekirge, iki kanlı dalak ve karaciğerdir” diye çekirge yemenin “sünnet” olduğuna askerlerini inandırmıştı.

Askerler bu tarihten itibaren kavurma niyetine çekirge yemiş, çekirge unundan ekmek yapmış, çekirge kurusunu çerez yapmıştı.

Fahreddin Paşa’nın direnişi sadece savaş meydanında olmadı. Osmanlı Devleti yenilgiyi kabul edip 30 Ekim 1918'de İtilaf Devletleri'yle Mondros Mütarekesi'ni (ateşkes anlaşması) imzaladı ama mütareke uyarınca en yakın İtilaf Kuvvetleri komutanlarından birine teslim olarak Medine’den çekilmesi gereken Fahreddin Paşa, teslim olmayı reddetti.

İstanbul'dan önce Sadrazam Ahmed İzzet Paşa, sonra "Halife/Padişah Vahdettin" imzalı özel emirler gönderildi ama Fahreddin Paşa “Medine’nin anahtarlarını bir İngiliz yüzbaşısına teslim etmektense dövüşerek ölmek evladır!" dedi.

Ancak İtilaf Kuvvetleri'nin Mondros uyarınca çeşitli yerleri işgal etmeye başlamasıyla birlikte, Fahreddin Paşa üzerindeki baskı öylesine arttırıldı ki, sonunda Paşa teslim olmaya razı oldu.

Oldu ama nasıl?

5 Ocak 1919’da birliğine veda mesajını yayımladı. 7 Ocak günü 29 maddelik teslim anlaşmasını imzaladı. 8 Ocak gecesi, tüm önemli belgeleri imha etti, tüm silahlarını kullanılamaz hale getirdi. Fahreddin Paşa 9 Ocak Cuma günü gözyaşları içinde Peygamber'in kabrini ziyaret ederek dua etti, kılıcını kabrinin başına bıraktı ama oradan ayrılmadı.

"Bayrağımı burçlardan indirtmem, Efendimizi bırakmam!" diye haykıran Fahrettin Paşa, sonunda kabirden, don-gömlek, kendi subaylarının ani bir baskınıyla cebren çıkarıldı. Böylece Mondros sonrası 67 gün, tamamı 2 yıl 7 ay süren büyük direniş sona ermiş oldu.

İngilizler 10 Ocak’ta Fahrettin Paşa'yı önce Mısır’a götürdüler. Kasr’el-Nil’de Sekiz aylık esaretten sonra Malta’ya sevk edildi. Kemalist hareket ve İngilizler arasındaki uzun görüşmelerden sonra Malta Sürgünleri peyderpey salınırken, Fahreddin Paşa da Nisan 1921’de salındı, Avrupa üzerinden uzun bir yolculukla Anadolu’ya geçti.

1922-1926 arasında Ankara Hükümeti’nin Kabil temsilciliğini yürüttü. 1934’te Soyadı Kanunu çıkınca, “Türkkan” soyadını aldı. Şubat 1936’da Tümgeneral rütbesiyle TSK’dan emekliye ayrıldı. 22 Kasım 1948’de Ankara seyahati sırasında Eskişehir yakınlarında kalp krizi geçirerek vefat eden Fahrettin Paşa İstanbul’da toprağa verildi, Aşiyan Mezarlığı’na gömüldü.

El Nahyan
BAE Dışişleri Bakanı El Nahyan, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte...

Gelelim işin “siyaset” kısmına. Yazının başında belirttiğim gibi tarih hakkında gibi görünen bu tartışmanın aslında bugün hakkında olması ihtimali çok büyük.

Neden mi böyle düşünüyorum?

Hatırlarsınız, Mısır'da 2011'de Müslüman Kardeşlerin (İhvan) iktidara gelmesinden beri Suudi Arabistan (SA) ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Müslüman Kardeşleri kendi iktidarlarının altını oymakla, Katar da Müslüman Kardeşler ve başka cihatçı örgütlere destek vermekle suçlanıyor.

Bunun kanıtı olarak da 2011’de Libya'da Kaddafi rejiminin düşmesinden sonra ortaya çıkan bazı kasetler gösteriliyor. Bu kasetlere göre o tarihlerde Kaddafi ile Katar Emiri Şeyh Hamad, SA aleyhine komplo düzenlemeye çalışıyorlardı.

Neyse ki Şeyh Hamad 2013'te yerini oğlu Şeyh Temim’e bırakarak ülkeden ayrılmıştı da kriz ertelenmişti. Ancak 2017 yılında gerilim yine arttı ve SA, BAE, Bahreyn ve Mısır, Katar'la ilişkileri kestiler, kesmekle kalmadılar bir de ambargo koydular.

İşte bu krizden sonra BAE, Haziran 2017'de Ankara’ya Katar krizinde “tarafsız kalması" mesajı yolladı. BAE'nin Türkiye'den istekleri arasında Katar'daki üssünü kapatması, Türkiye'de olduğunu iddia ettiği Müslüman Kardeşler, El Şebab, Taliban, El Kaide gibi örgütlerin üyelerinin BAE’ye iadesi vardı.

AKP iktidarı ise sadece Müslüman Kardeşlere duyulan ortak sempati yüzünden değil, Ortadoğu'daki tek askeri üssünün bulunduğu, dahası 2018 yılında Türkiye'ye 19 milyar dolarlık yatırım yapma sözü verdiği için, Katar'dan vazgeçebilecek durumda değil.

Katar'ın OPEC'ten çekilmesinin Türkiye ekonomisini de etkileyecek şekilde petrol fiyatlarını arttırıcı etkisi de ilave edilince Türkiye Katar'a destek amacıyla BAE ile ilişkilerini germeyi tercih ediyor. Bunun emarelerini AKP'ye yakın medyada görüyoruz.

Bu medyaya göre “bugün Mısır’dan Tunus’a, Somali’den Sırbistan’a kadar her taşın altından” BAE çıkıyor. Bu medyaya göre BAE, “2013 yılındaki Gezi olaylarının, 2015 yılındaki başarısız darbe girişiminin” finansörü.

Dahası BAE, “SA öncülüğündeki Vahabi cihatçılığa” karşı, “Fethullah Gülen'in savunucusu olduğu Sufi vurgulu komploculuğun merkezi”.

Son bir not: BAE Türkiye’nin Ortadoğu’da ihracat yaptığı ülkeler arasında ikinci sırada yer alıyor. 2015 yılı itibariyle 4,6 milyar dolar olan bu ihracatın yüzde 60’ının altın alım-satımı olduğu söyleniyor.

Bu iddiaları analiz etmek, tarihçilerin değil siyasetbilimcilerin ve ekonomistlerin işi.

Dolayısıyla daha ileri gitmeyeceğim. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim:

BAE Dışişleri Bakanı'nın Fahreddin Paşa çıkışını ve CB Erdoğan’ın buna sert cevabını, Türkiye-SA, Türkiye-BAE, Türkiye-Katar, BAE-Katar, BAE-SA ilişkilerinden ve elbette Türkiye’nin Neo Osmanlıcılıkla Neo İslamcılık arasında gidip gelen yayılmacı (irredendist) siyasalarından bağımsız ele almak doğru değil.