İnsanlık Erdoğan’ın elinde esir

Dünya, pek çok savaşa sahne oldu, büyük ve sistematik katliamlar yaşadı, kentler, şehirler yerle bir oldu, milyonlarca insan yerinden yurdundan edildi, ülkesini, toprağını terk etmek zorunda kaldı fakat bir diktatörün ülkesindeki geçici koruma statüsüyle bulunan milyonlarca insanı, devlet olanaklarıyla planlı ve sistematik biçimde deport etmesine ilk kez tanık oldu. 

İdlib’de (ne işiniz var) Rusya destekli Esad güçlerinin kendi topraklarını yabancı güçlerden ve silahlı gruplardan temizlemek için başlattığı askeri harekâtta Türkiye çok sayıda askerini kaybedince, Erdoğan hemen elindeki son koza sarıldı. Türkiye’deki göçmen ve mültecileri Yunanistan sınırına gönderdi. Askerlerin, polislerin teşvik, korku ve tehditleriyle; geri gönderme merkezlerine ve mülteci kamplarına gönderilen otobüslerle mülteci ve göçmenler Erdoğan’ın bizzat talimatıyla sınırlara doğru taşınmaya başlandı. 

Erdoğan’ın diktatörlük serüveninde özel olarak izlediği bir rehine siyaseti olduğunu daha önceki örneklerden biliyoruz. Yabancı ülkelerin vatandaşlarını, resmi görevlilerini, gazetecilerini, diplomatlarını hukuk dışı yöntemlerle günlerce, aylarca, yıllarca gözaltında, cezaevlerinde tutup “ne koparırsam kardır” diyen Erdoğan, aynı rehine siyasetini bu kez mülteciler üzerinden hayata geçirdi. 

AB ile yaptığı antlaşmanın daha ilk aylarından itibaren Erdoğan, (gerçi bu antlaşmayı dönemin Başbakanı Davutoğlu’nun imzaladığını unutmayalım), taahhütler yerine getirilmezse, “gereğini yaparım”la başlayan tehditlerini zamanla somutlaştırıp “kapıları açarım”a dönüştürdü. Kapıları açamadı, ama çaresiz insanları “koçbaşı” niyetine kullanıp Yunanistan sınırını delmeyi denedi, AB’yi haksız işgal girişiminde bu sayede yanına çekme yoluna başvurdu.

Nasıl bir politikasızlık, gözü dönmüşlük ve ruh halidir ki, savaştan, şiddetten kaçmak zorunda kalan ve insanlığın evrensel normu “sığınma hakkı” çerçevesinde muamele gören insanlara, kirli savaş politikalarının bir aracı olarak bakabiliyor ve muamele edebiliyor? Erdoğan’dan her şey beklenir diyebilirsiniz elbette, fakat her şeyin “beklenti sınırları” dâhilinde görülüyor olması da ayrı bir sorun. 

İnsanlığın temel evrensel değerlerinin bir diktatör tarafından bu kadar basit biçimde yok edilmesi, insanlığın dahi bu diktatör tarafından ele geçirilmiş bir esir muamelesi görmesi dışında başka ne anlama gelir ki? Kendi halkına düşman biri, şimdi tüm insanlığa karşı düşmanlık peşinde.

Yıllardır şantajlarına, tehditlerine, mülteci antlaşması kozuna boyun eğerek Erdoğan’ı alttan alan AB’nin bu yeni durum karşısında gösterdiği tepki de aynı biçimde evrensel değerlerin ayaklar altına alınmasının bir diğer boyutu. En basitinden baksak bile, uluslararası antlaşmalar ile (1951 Cenevre Sözleşmesi) güvence altına alınmış olan, “iltica başvurusunda bulunma hakkı”, sınıra dayanmış olan mültecilere tanınmamakta. Yunanistan güvenlik güçleri ve AB sınır güvenlik polisi Frontex’in, sınırı geçmiş olan insanları geri göndermeleri, botları delme girişimleri, gayri resmi adreslere götürüp tekrar sınır dışı etme faaliyetleri, askeri mühimmat ile mültecilere saldırılması, her şeyden önce AB ülkelerinin “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” ilkelerine ne kadar sadık olduklarının bir göstergesi. İnsanların, uğradığı insanlık dışı muameleyi hiç söylemiyorum bile.

Erdoğan’ın bizzat sebep olduğu bu yeni durum, AB ülkelerinde bir kriz boyutuna henüz ulaşmadı, her ne kadar Erdoğan bunu arzulasa ve istese de. Bu durum Erdoğan’ın amaçlarını ne kadar karşılayacak sorusu da ayrı bir tartışma. Şu ana kadar AB içerisindeki tartışma, yaklaşım ve duruşa bakılırsa Erdoğan kendi yarattığı bu krizden de eli boş dönecek, diğer tüm konularda olduğu gibi. 

Bu krizin Avrupa’da yaratacağı olası birkaç sonuç olacak ki, bunlar da Erdoğan’ın pek işine yaramayacak ve Erdoğan kaldığı yerden Avrupa’ya hakaretlerine, şantajlarına devam edecek.

Birincisi, AB’nin Suriye’de sahaya inmesi ve Esad karşıtı bir pozisyonla Erdoğan’ı desteklemesi ihtimal dâhilinde değil. Mevcut pozisyonunu korumanın (silah satmak, sükûnet çağrıları yapmak) yanı sıra, Suriye’nin kuzeyinde bir tampon bölgenin kurulup mültecilerin buraya yerleştirilmesi (CDU Başkanı Kramp Karrenbauer’in bir teklifiydi) önerisinin yeniden gündeme gelmesi mümkün olsa da bunun gerçekleşme koşulları artık mevcut değil. En azından PYD/YPG kanadının 9 Ekim 2019’da Türkiye’nin başlattığı saldırılar sonrası dile getirdiği “güvenli bölge” önerisi, artık Kürtlerin şu anki talepleri arasında değil. Kürtlerin onayı olmadan herhangi bir güç, Rojava’da, özellikle nüfus değişimine yol açabilecek herhangi bir güvenli bölgeyi hayata geçirecek durumda değil. 

İkincisi, Türkiye ile AB arasında yeni bir mülteci antlaşması gündeme gelebilir. Bu hafta Brüksel’de yapılan toplantı sonrası Erdoğan’ın apar topar buradan ayrılması ve basın açıklamasına dahi katılmamış olması, toplantının sonuçsuz kaldığının bir göstergesi. Bu toplantıda AB, Erdoğan’dan mevcut antlaşmaya bağlı kalmasını talep etti, Erdoğan ise daha fazla para istedi. Her iki taraf da bu toplantıdan beklediğini alamadı. Şimdi önümüzdeki hafta İstanbul’da gerçekleşecek olan Erdoğan, Merkel ve Macron üçlü zirvesinde ya yeni bir antlaşmanın şartları pazarlık konusu olacak ya da Erdoğan’a bir miktar daha para teklif edilip mevcut geri kabul antlaşmasıyla devam edilecek. Bu durumda Erdoğan, sınırlara taşıdığı mültecileri yine getirdiği yerlere geri götürmek zorunda kalacak. 

Üçüncüsü Avrupa iç kamuoyunun tepkisi ve yükselen sağ ırkçı parti ve hareketler nedeniyle özellikle Almanya ve Başbakan Angela Merkel 2015’te “hoş geldiniz” pankartlarıyla karşıladıkları Suriyeli mültecileri, bu kez o rahatlıkla kabul edemeyecek. Alman kamuoyunda daha şimdiden “2015 yanlışı” bir daha yapılmamalı tartışmaları yükselmiş ve baskı gücü olmaya başlamış durumda. Buna karşı, şayet iş noktaya kadar gelirse, Almanya çözümü eyaletler bazında arayarak, şimdiye kadar mülteci almak için hazır olduklarını beyan eden eyaletlerin kontenjan ve öncelik (ailesiz çocuklar, kadınlar) kıstasına göre mültecileri almayı tercih edecek. Bu hem Almanya’nın “hoşgeldin kültürüne” hala sahip bir ülke olduğu imajını koruyacak hem Almanya’nın ve Avrupa’nın kendi değer ve ilkelerine bağlı olduğunu anlatmaya yetecek hem de göçmen ve mültecilerden rahatsız olan kesimlere “eyaletlerin kendi kararıdır” deme olanağı verecek.

Son olarak Avrupa, ne aktüel göçün temel sebebi olan Suriye iç savaşının barışçıl sonlandırılması hususunda bir adım atacak ne de daha yapısal ve işleyen bir sistemin AB ülkelerinde uygulanması hususunda adım atacak. Sorunun köklü çözümüne dayalı yöntemler yerine, Türkiye’yi göçmenlerin yedeklendiği bir ülke olarak görmeye devam ederek geçici çözümleri tercih etmeye devam edecek. Hem bu durum hem de bunun yol açtığı hak ihlalleri, Avrupa kamuoyunda “Avrupa değerleri”, “hukuk devleti”, “insanlık değerleri” gibi kavramların belirli bir kesim tarafından sorgulanmasına yol açacak olsa da, AB’nin genel mülteci politikasının değişmesinde bir etkisi olmayacak.

Ezcümle bunlar ne Erdoğan’ın işine yarayacak ne de AB ülkelerine büyük maliyetler oluşturacak. Olan insanlığın evrensel değerlerine ve hayatları tehlikeye atılan insanlara olacak…


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.