One Minute'tan Berlin’e…

2009’da Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda  “One minute, one minute, one minute... Olmaz!... One minute!” nidalarının ardından İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres’e dönerek, “Sayın Peres benden yaşlısın. Sesin çok yüksek çıkıyor. Biliyorum ki sesinin bu kadar çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar yüksek çıkmayacak; bunu da böyle bilesin. Öldürmeye gelince, siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz!” diye gürlemişti.

O zamanlar Milli Görüş gömleğini çıkarttığı yıllardı. Daha güçlü bir ekonomiye hükmediyor, demokrasiye selam çakan adımlarla ülkenin tıkanan damarlarına bir bir neşter vuruyordu.

Askeri vesayet altında can çekişen siyasi/toplumsal yapıyı söküp yeniden yapılandırıyordu.

Öfkeli ve tepkili çıkışları ‘Kasımpaşalı’ yakıştırması altında ‘hoşgörülüyordu.’

Detaylarda yitip gitmeye izin verilemeyecek ölçüde bedbaht bir atmosfer hakimdi ülkeye!

Davos’a bakıp bakıp, ‘diplomasi dilidir esas olan, devlet ilişkilerinde Kasımpaşalılık sökmez’ diyenler ‘detaylara takılıp kalmakla’ suçlanınca, mırıltı düzeyindeki itirazlar da bıçak gibi kesildi.

Yıllar içinde Davos’ta kendini dışarı vuran söylemin ‘boş ana denk gelme’ olmadığı, aslında ‘öz’ün dışavurumu olduğu ortaya çıkacaktı.

O yıllardan bugüne köprüler altından çok sular aktı.

Artık giydiği gömleğin ne rengi, ne tonu ne de karakteri belliydi.

Hikayenin kalan kısmı herkesin malumu. Cereyan ediş biçimi o kadar net ve göz önünde ki. Herhangi bir açıklamaya muhtaç değil.

15 Temmuz 2016 sonrası bir ülkenin paramparça oluşuna zorunlu şahitlik etmek, toplumun gözlerinden yaşlar süzülen felçli bir hastanın refleksine geriletilişini görmek…

Bu tarihten de önce Avrupa ülkeleri, ABD, İsrail ve Körfez ülkeleri ile köprüler atıldı.

‘Değerli yalnızlık’ denen, küresel sistemde yeri olmayan, başarısızlığa kılıf bir terimle çıkıldı toplumun karşısına.

‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’un modifiye edilmiş ifade biçimi.

Hep bir savunmada olma hali. Hep bir aşırı hassaslık. Hep bir herkes düşman retoriği.

Süleyman’ın asasını yiyen ağaç kurdu misali. Asaya yaslı, hayatta görüntüsü veren, oysa...

Öfke kemirdi varlığını. Herkese kızgındı. Kendini Türkiye addetme illüzyonuna kapılmıştı.

Aynada gördüğü aksin bir yanı Türkiye bir yanı kendi yüzüydü.

Tam da Ortadoğu’lu hemen her liderin düştüğü humma illetine yakalanmıştı.

İyileşmesi mümkün değildi, iyileşemedi..

Kimi gün Haçlılar ile mücadele ediyordu, kimi gün de sonu gelmeyen lobilerle.

Benzeşleriyle ilişki kurmaya mecburdu. Kurdu da. Soğuk ülkenin liderinde kendini gördükçe Batı’dan koptu. Sonra hemen dibindeki Acem diyarında bir başka benzeri ile saflarını güçlendirdi.

‘Eski dostları’ geride bıraktıkça ülkesinde işler daha da kötüleşmeye başladı.

Dünyanın sayılı ekonomisi olmakla övünülen tablo ışıltısını yitiriyordu.

Kerameti kendinde görme hastalığının kaçınılmaz sonucuydu.

Ekonomideki kalkınmanın, refahın ve toplumsal huzurun biricik kaynağının demokratik değerlere sıkı sıkıya bağlı kalmaktan geçtiğini unutmanın bedeliyle yüzleşme zamanı gelse de bunu kabul etmek istemedi.

Zihnindeki ‘beni böyle sev seveceksen’ dayatmasını, yüzyıllarca bu hastalıktan muzdarip olan, birbirinin kanını akıtıp o kanda yıkandıktan sonra aşmayı görece başarmış Batı’ya kabul ettirme çabası nafileydi olmadı da.

İşte Berlin’deki ziyareti bu reddiyenin manifestosuydu.

Ülkesinden sökülüp atılanlar için hazmetmesi, anlaması zor bir durumdu Berlin’de resmi törenlerle ağırlanması.

Ancak bu kez üst perdeden konuşacak mecali pek yoktu. ABD’nin silkelemesiyle sersemleyen, bir yandan da ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkan ekonominin hali kolunu kanadını kırmıştı.

Yunanistan’ı ipin ucundan alan Almanya, Türkiye’yi de kurtarır mıydı acep?

IMF kapısını çalmamak için ‘Nazi artığı’ gibi harakiri anlamına gelen bir ifadeye rağmen, Berlin ile eskilerde kalan mutlu günleri canlandırmayı deneyecekti.

Ama bir yandan da zevahiri kurtarmalıydı. Türkiye’nin yüzde 50’sine ‘para arama turu’na çıktığını söyleyemezdi elbette.

Bunun için seçilen kurban da sürgün gazeteci Can Dündar oldu. Çantasına, Dündar’ın iadesi dosyasını koyarak çıktı yola.

Merkel ile basının önünde, Dündar’a ‘ajan’ diyerek yüzde 50’yi rahatlattı.

Ancak kapalı kapılar ardında, insan hakları, demokrasi nasihatını dinlemek durumunda kaldığını bilmesini istemedikleri bilemeyecekti.

Berlin yönetimi, ince bir ustalıkla ağırladı konuğunu.

Aleni bir şekilde küçük düşürmedi ancak Nazi artığı benzetmesinin her zerresinin bedelini ödetti.

Merkel, ikili görüşme öncesinde, ‘Türkiye’ye mali yardım yok, insan hakları gündeme gelecek’ mesajıyla buluşmayı boşa çıkardı bile.

Berlin’i şov sahası haline getirmesine bile ses etmedi Merkel hükümeti. Cami açmasına da ‘hay hay’ denildi.

Bunda elbette Türkiye’deki Alman sermayesinin varlığı da etkin rol oynadı.

Neticede krize yuvarlanan bir Türkiye’nin bu varlıkları tehlikeye atması kaçınılmazdı.

Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier da noktayı koydu: Almanya ziyareti ikili ilişkilerde normalleşme anlamına gelmez…

Daha açık nasıl ifade edilebilirdi ki…

Evet Berlin trafiği kilitlendi evet Berlinliler’in alışık olmadığı şekilde binlerce polis sokakları kapladı ve kapattı.

Evet Alman medyası gür ve tek bir sesle, gerçekte kim olduğunu tekrar tekrar yüzüne vurdu.

Evet cami açtı.

Sonuç ne mi?

Almanya, diplomasi dilini büyük bir ustalıkla kullandı. Nezaketi elden bırakmadan, ‘halin hal değil,’ ‘saldırgan söylemini unutmadık da affetmedik de,’ ‘yine de çıkarlar için masaya oturduk’ mesajı verdi.

Davos’tan bu yana yapmayı beceremediği her şeyi Berlin yönetimi iki günde kendisine uyguladı.

Sadece Alman liderliği miydi diplomasi dilini konuşturan?

Hayır tabii ki.

Yeşiller Partisi Milletvekili Cem Özdemir, ziyareti yanlış bulsa da, onun onuruna verilen yemeğe katıldı.

“O, otoriter politikasının eleştirisini savunan beni görmek ve bana tahammül etmek zorunda olacak” dedi ve dediği gibi de oldu.

Elini sıkmak durumunda kaldı.

Dost bir eli terslemenin her zaman bir bedeli olur.

Gün gelir o el içe sinmeye sinmeye sıkılır...

Diplomasi dilinin gücü de en büyük ders olur.

Bu ziyaretin üç kazananı tek kaybedeni oldu: Can Dündar, Cem Özdemir ve diplomasi dili kazanırken, Kasımpaşalılık her daim yenilmeye mahkum olduğunu kanıtladı.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.