Umut Özkırımlı
Mar 05 2018

Şeyhin dönüşü: Türkiye'nin yeni olmayan milliyetçiliği üzerine

Unutulmaz ve kesinlikle ürpertici bir manzaraydı.

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisine yaptığı konuşmada, özel harekat gücü (bordo bereliler) kıyafeti giymiş küçük kız çocuğunu yanına çağırdı.

Kızın gözlerindeki yaşları fark eden Erdoğan “Bakın, bizim bordo berelilerimiz var. Bordo bereli ağlamaz” diyerek kızı sakinleştirmeye çalıştı.

Ve devam etti:

“Jandarma Özel Harekat, yarbay, bordo bere... Maşallah. Türk bayrağı da cebinde. Şehit olursa bayrağı da inşallah örtecekler. Her şeyi hazır, değil mi?”

rte


Bu rahatsız edici manzara bana 2008'deki benzer bir olayı, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'a 13 lise öğrencisinin kanıyla boyanmış bir Türk bayrağı hediye edilmesini hatırlattı.

“Törene” dair haberlerde “Bayrak Büyükanıt'ı duygulandırdı” diye yazıldı.

Washington merkezli bağımsız bir düşünce kuruluşu olan Center for American Progress'ten (Amerikan Kalkınma Merkezi- CAP) Max Hoffman, John Halpin, Michael Werz ve Alan Makovsky'nin, Türk öz algılaması üzerine yaptıkları anketin özeti ve bulgularına ilişkin yorumlarını yayınladıkları raporun başlığını düşündüm.

Yazarlar “Türkiye Yeni Bir Milliyetçiliği mi Deneyimliyor?” diye soruyordu.

Cevapları bunu doğruluyordu.

Elbette, anket bazı orijinal, eşi görülmemiş verileri ortaya koyuyordu; yoksa yazarlar niçin yeni bir "milliyetçi ruha" atıfta bulunmak gerektiğini hissetsin ki?

Araştırma şirketi Metropoll'ün 2-12 Kasım 2017 arasında 28 kentte 2 bin 453 kişiyle yüz yüze yaptığı bu anket, ne yazık ki sadece, son 20 yılda yapılan düzinelerce benzer anketin bize çoktan öğrettiklerini tekrarlıyor.

Bu bağlamda, birkaç hafta önce bazı detaylarını tartıştığım, Bilgi Üniversitesi'nin "Türkiye'de Kutuplaşmanın Boyutları" araştırması bir bütün olarak da okunabilir.

Nitekim, soruları cevaplayanların ezici çoğunluğu (yüzde 86) kimlikleri açısından “Türk olmanın” çok önemli olduğunu kabul ediyor. “Türk olmanın anlamı” ile ilgili kavramlar da daha önceki anketlerin bulguları ile uyumlu; güçlü ailelere inanç, Türkçe konuşma ve Müslüman olma, en çok atıf yapılan üç kimlik bileşeni (Türklük tanımının çok önemli olduğunu öne sürenlerin kabaca yüzde 68'i bunu söylüyor).

Bulgular, Batı'nın Osmanlı İmparatorluğu'nu yaptığı gibi Türkiye'yi parçalamaya eğilimli olduğu inancına ilişkin Sevr sendromunun direncini ve itirazını da ortaya koyuyor.

Soruları cevaplayanların yüzde 84'ü “Küresel çapta ekonomik ve siyasi elitlerin Türkiye üzerinde çok fazla etkisi var ve buna karşı direnmek gerekli” diye düşünüyor.

Buna ek olarak ankete katılanların yüzde 78'lik bir kısmı güçlü göçmen karşıtlığı hisleriyle “Türkiye diğer ülkelere kıyasla mültecilere bakmak için çok fazla zamanla para harcıyor, ve kendi vatandaşlarına daha fazla odaklanmalı” ifadesine katılıyor.

Bir diğer ilginç noktaysa, gerçi beklenmedik bir bulgu da değil, – çoğunlukla AKP destekçileri tarafından paylaşılan- “Erdoğan yönetimindeki Türkiye, Atatürk'ün  güçlü ve bağımsız ulus yaratma idealini gerçekleştiriyor” inancı.

Bunlar önemli bulgular ve CAP anketi bu nedenle yararlı.

Ama raporun yazarlarına, bu bulguların sonucu olarak “İslam yanlısı olan ve Batı ulusları ile Türk vatandaşı olmayanlara yönelik karşıtlık üstünde yükselen yeni bir milliyetçi ruh” çıkarımını yaptıran neydi?

Eğer ki “İslam hayatımda merkezi bir rol oynar” ifadesine katılan yüzde 80'i işaret ederek, Türklük tanımındaki İslam'ın merkeziyetçiliğine atıfta bulunuyorlarsa, bu zaten Türkiye siyasetini gözlemleyen uzman ya da değil herkesin bildiği bir düstur.

Eğer bu “Türk milliyetçiliğinin yeni bir biçimine” dikkat çekmek içinse, İslam'ın en azından çok partili siyasete geçişten bu yana Türk milliyetçiliğinin çeşitli unsurlarının önemli bir bileşeni olduğu noktasını yine gözden kaçırıyor.

(Birçok yorumcunun da belirttiği gibi, bu bağlar resmi Kemalist anlatıdan yalnızca dinin Türklüğün tanımlanmasınki yeri açısından farklı (örneğin “The Topography of Nationalism in Turkey: Actors, Discourses and the Struggle for Hegemony”, Riva Kastoryano (ed.), Turkey between Nationalism and Globalization, Londra: Routledge, 2013 makaleme; ya da Tanıl Bora’nın eski makalesi “Nationalist Discourses in Turkey”, The South Atlantic Quarterly, 102 (2/3), 2003, 433-51. okunabilir).

Ancak, daha da önemlisi, yazarlar, cumhuriyetçi elitlerin Kemalist devrimin radikal amaçları için Anadolulu kitleleri toplamak amacıyla kullandıkları İslam ile resmi laik milliyetçilik arasındaki karmaşık ilişkiyi de görmezden geliyor.

Aslında, Türkçülüğün iki kurucu babasından biri olan  Ziya Gökalp'in yeni doğan ulusun kimlik ikilemine sunduğu çözüm, “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Avrupa medeniyetindenim” sloganıyla özetlediği Türklüğün üç unsuru olarak tanımladığı Türkçülük, İslamcılık ve Modernizm senteziydi.

En azından bir retorik düzeyde Cumhuriyetin kurucuları, “modern” bir Türk olmanın ne anlam ifade ettiğini belirlediklerinde, İslam'ın rolünü küçümsemişlerdi.

Yine de, dini toptan yok etmektense, kontrol altında tutarak pratikte dine karşı çok daha uzlaşmacı bir tavır benimsediler. Ve İslam, Demokrat Parti'nin (DP) 1950'ler boyunca İnönü'nün Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) hegemonyasına karşı kullandığı bir araçtı.

Bugün gördüğümüz şey, yeni bir milliyetçiliğin yükselişi değil, Türk milliyetçiliğinin diğer kurucu babası Yusuf Akçura'nın, dönemin önde gelen Türk dergilerinden Türk Yurdu'nun 1924'teki ölümünün ardından Gökalp'in hayatına ve öğretilerine adanan özel sayısı için yazdığı bir makalede ruhani bir lider gibi “Şeyh” olarak nitelendirdiği Ziya Gökalp'in geri dönüşü.

Tam da bu rehber olma, bir şeyh olma durumu Türk gençliğini “bulunduğumuz zaman ve mekânda en hak bir tarikate, Türk milliyetçiliği tarikatidir” fikrine katılmaya ikna etti (bu ve devamındaki alıntılar için bknz: Umut Özkırımlı and Spyros A. Sofos, Tormented by History: Nationalism in Greece and Turkey, Hurst and Co. and Oxford University Press, 2008).

Gökalp'in iddia ettiği Türkler, kültür bakımından zengin ama medeniyet açısından fakir bir ulustu.

“Yabancı halkların kurumlarını ödünç aldılar ve kendininkileri yaratmak yerine onlardan yapay bir uygarlık ürettiler.”

Bu, ayrıca Türkiye'de eğitimlilerle “sıradan insanları” birbirinden ayıran uçurumu da açıklıyor. Bu uçurumda köprü kurmak için, eğitimliler “halka giderek” onlardan ulusal kültürün temellerini öğrendi ve onları da modern medeniyete tanıttı. Gökalp'in önerdiği formül basit ve oldukça açıktı:

“Teknik açıdan herşeyi Avrupa’dan alalım, ama kültürümüzü kendi milli ruhumuzda arayalım.”

Bu size bir yerden tanıdık geliyor mu?