Yeniden otokrasi: Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi

Otokrasi ile partili cumhurbaşkanlığı sistemi arasındaki ilişki tarihsel olup söz konusu sistem otokrasiyi doğururken otokrasi de sistemin vazgeçilmez sonucu olmakta.

Kemalistler ve solcuların önemli bir bölümü bu bağı görmek istemezken muhafazakâr dindar kesim iktidarda AKP’nin olması nedeniyle bu sonucu kabullenmemekte.

İlk partili kurucu cumhurbaşkanının Mustafa Kemal olduğu bilinmekte. 9 Eylül 1923'te Halk Fırkası'nı kendisi kurdu.  29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i ilan ederken, 1924'te Fırka'nın isminin başına Cumhuriyet sözcüğünü ekledi. 1937’de altı ok denilen partinin ilkeleri Anayasa ilkeleri haline getirildi.

Devrimleri gerçekleştirmek ve tekçi ideoloji üzerinden asimilasyonu sağlamak üzere 1938 yılına kadar muhalefetin susturulduğu, hukukun askıya alındığı tek partili otokratik bir rejim içinde yaşandı.

Partili cumhurbaşkanlığı sisteminin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü oldu. İnönü,11 Kasım 1938’te Meclis tarafından 2. Cumhurbaşkanı,26 Aralık 1938’te yapılan CHP Olağanüstü Kurultayı’nda ise "Değişmez Genel Başkan" seçildi ve görevini 12 yıl boyunca aralıksız sürdürdü.

Bu dönemin de muhalefete müsaade edilmediği hukuksuz otokratik bir dönem olduğu bilinmekte. 

Çok partili hayata geçildikten sonra 14 Mayıs 1950'de yapılan seçimleri Demokrat Parti’nin kazanması üzerine İnönü istifa ederken, CHP’den ayrılıp Demokrat Parti’yi kuran Celal Bayar TBMM tarafından Cumhurbaşkanı seçildi ve Demokrat Parti Genel Başkanlığı’ndan istifa ederek görevine başladı.

Asker kökenli olmayan Celal Bayar partisinden istifa etse de tarafsız hareket edemedi, partizanlığı ve cepheleşmeyi engelleyecek gücü gösteremediği gibi DP’li olduğunu simgeleyen davranışlarda bulundu. 

Kuşkusuz 1950-1960 arası dönemde askerin siyasi alana yön verme istekleri, CHP’nin askerle olan bağını kesememesi ve bu dönem siyasi kadroların demokrasi kültürüne sahip olmayışları rejimin otokrasiye kaymasında etkili oldu.

27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle görevinden alıkonulan Celal Bayar’dan sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevinde bulunmuş ve darbeyi yapan Milli Birlik Komitesi’nce göreve getirilmiş olan Cemal Gürsel siyasi partilere yapılan baskılar sonucu Meclis tarafından 21 Ekim 1961’de dördüncü cumhurbaşkanı seçildi.

Böylece Türkiye partili cumhurbaşkanları döneminden partisi olmayan asker kökenli cumhurbaşkanları dönemine geçiyordu. Cemal Gürsel'den sonra 1980 askeri darbesine kadar geçen çalkantılı dönemde asker kökenli olan Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk cumhurbaşkanı olarak görev yapacaklardı.

12 Eylül 1980 darbesinin başındaki isim olan Orgeneral Kenan Evren 1982 Anayasasının kabulünden sonra cumhurbaşkanı seçildi. Yedi yıllık  sürenin sonunda görevinden ayrıldı. 

1971 Askeri Müdahalesi sonrası Türkiye hak ve özgürlüklerin kısıtlandığı, hukukun askıya alındığı istisna dönemleri yaşadı. Askeri vesayet tüm kurumlarıyla siyasetin çizgilerini belirledi.

Kenan Evren’den sonra Turgut Özal da, Celal Bayar gibi anayasal gereklilik olarak ANAP Genel Başkanlığından istifa ederek Cumhurbaşkanlığına aday oldu. Meclis’te 3. oylamada 8. Cumhurbaşkanı olarak seçildi.

Turgut Özal’ın 1993’te ölümü üzerine Süleyman Demirel de DYP Genel Başkanlığı’ndan istifa etti ve 3. oylamada seçilerek 9. Cumhurbaşkanı oldu. Yargı kökenli Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanlığı döneminden sonra Abdullah Gül sıkıntılı bir sürecin sonunda Adalet ve Kalkınma Partisi’nden istifa ederek 2007’de cumhurbaşkanı seçildi.

Anayasa cumhurbaşkanının tarafsız ve partisiz olmasını öngörüyordu. Partilerinden istifa edip cumhurbaşkanı olan isimler Anayasa gereği ettikleri tarafsızlık yeminine bağlı kalmaya çalıştılar.

Cumhurbaşkanını halkın seçmesi yönünde yapılan anayasa değişikliğinin referandumda kabulünden sonra 2014’te gerçekleştirilen seçimle Recep Tayyip Erdoğan doğrudan halkoyuyla cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereği AKP’den istifayla birlikte tarafsız bir cumhurbaşkanı olacağına dair yemin etti.

Ancak Erdoğan’ın diğer cumhurbaşkanları gibi anayasal tarafsızlık içinde kalmayacağı, fiilen partiyi ve başbakanı yönlendireceği görüldü. Anayasanın fiilen ihlalinin anayasal bir düzenlemeyle uyumlu hale getirilmesi acil bir ihtiyacın varlığını gösteriyordu.

Türkiye uygulanan rejimdeki sıkıntıların nedenlerini tartışmadan sorunlara bir çare getirecekmiş gibi başkanlık sisteminin zorunlu olduğu noktasına getirildi. ABD dışında başkanlık sisteminin otokrasiye ve faşizme geçit verdiği örnekleriyle ortadaydı.

Öngörülen sistemin ABD’deki sistemle hiçbir ilgisinin bulunmadığı anlaşılınca Türk tipi denilerek partili cumhurbaşkanlığı üzerinde karar kılındı. 

Anayasada yapılan düzenlemenin uygulanmasıyla Türkiye hızlı bir şekilde otokrasiye savruldu. Genç Cumhuriyet’in modernleştirmeye dayalı tekçi ideolojisinin yerini muhafazakârlığa dayalı tekçi ideoloji almıştı. Dayatmadan mağdur olmuş muhafazakâr dindar kesim dayatmacı haline gelmişti.

Türkiye değişikliğe giden süreçte merkezden bölgelere yetki devri, iktidarın hukukla dengelenmesi, bürokratik kurumların şeffaflığı ve hesap verebilirliği, anadiliyle yaşamak, siyasetin finansmanı gibi çoklu katılımcı, özgürlükçü, meşru hukuka bağlı bir demokrasiyi inşa etme yönünde anayasal tartışmalar yapmak yerine başkanlık sistemi üzerinden anayasa tartışması yaptı.                              

Erdoğan seçilmeden önce halka Türk tipi başkanlık sistemini ve yararlarını, güçlü başkanın nasıl sorunları çabucak çözeceğini, ülkenin böylece nasıl çağ atlayacağını anlattı.

Türk tipi başkanlık sisteminde yetkiler aynen merkezde kaldı. Bürokratik kurumlar inanılmaz yetkilerle, kapalı, hukukla denetlenemez bir şekilde partili cumhurbaşkanına bağlı durumda. 

Başbakanlık makamının kaldırılmasıyla birlikte cumhurbaşkanı yürütmenin başı olarak hem devlet hem de hükümet başkanı sıfatını taşımaya başlamış oldu. Eski sistemde Bakanlar Kurulu'nda olan yürütmenin ve bakanların yetkilerinin çok büyük bir kısmı cumhurbaşkanına aktarıldı.

Daha önce Bakanlar Kurulu tarafından yapılan büyükelçi, genelkurmay başkanı ve vali gibi üst düzey makamlar ile düzenleyici ve denetleyici kurumların başına yapılacak atamalarda cumhurbaşkanı tarafından yapılmakta.

Bakanlar Kurulu kaldırıldığından partili cumhurbaşkanının ve atadığı bakanların yapacakları icra faaliyetlerine ilişkin parlamentoda güvenoyu alması söz konusu değil. Partili cumhurbaşkanı tek başına ve bakanlara dikte ettiği tüm icraatı bakımından hiçbir yasama denetimine tabi bulunmamakta. Böylece hikmet-i hükümet dönemi başlamış durumda.

Yapılan anayasa değişikliğiyle birlikte TBMM'nin görev ve yetkileri arasından; "Bakanlar Kurulu'nu ve bakanları denetlemek", "Bakanlar Kurulu'na belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek" ve "bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşüp kabul etmek" çıkartıldığından TBMM'nin artık anayasal araçlar üzerinden yürütmeyi denetleme yetkisi bulunmamakta.

Meclisin yürütmeyi denetleme araçlarından olan gensoru verme ve sözlü soru sorma hakkı kaldırılmış durumda. Cumhurbaşkanına yazılı soru sorma imkânı da bulunmamakta.

Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname'nin (KHK) yerine yeni sistemde cumhurbaşkanlığı kararnameleri getirilmiş durumda.

Uygulamada görüldüğü gibi hâkim bağımsızlığı ve tarafsızlığı anayasal hükümlere rağmen askıda durmakta Oysa hâkimlerin özlük işlerinde yetkili olan Hâkimler ve Savcılar Kurulu hukuk güvenliğinin teminatı olmak durumunda.

Ancak bu kurulun başkanı Adalet Bakanı partili cumhurbaşkanı tarafından atanmış, hakkında parlamentoda gensoru verilemeyen, geleceği kendisini atayan kişinin elinde olan bir konumda bulunmakta. Eski sistemde dahi HSK başkanı olması eleştirilen Adalet Bakanının bu sistemde yerini korumasının sonuçlarını yaşamaktayız.

Partili cumhurbaşkanının askeri darbeye karıştığı iddia edilen bir generalle ilgili istinaf mahkemesinin vermiş olduğu beraat kararını eleştirirken konuyla ilgili talimatlar verdiğini beyan etmesi durumun vahametini göstermekte.

Kolonyal bir idari yapılanma, şeffaflıktan uzak denetlenemeyen bürokratik kurumlar, hukuk güvenliğini sağlayamayan bir yargının var olduğu, hak ve özgürlüklerin kullanılamaz hale geldiği bir ortamdayız. 

Merkezde toplanan yetkilerin tümünün mutlak, denetlenemez, eleştirilemez şekilde tek kişi tarafından kullanıldığı nevi şahsına münhasır bu sistemin otokrasiye dönüştüğü ve her alanda ama özellikle ahlaki bir çöküşe neden olduğu ortada.                                          

ABD’de de seçim yoluyla bir başkan yaratmanın, sistemin federal yapısı ile ilgisi vardı. Merkezi güç, başkan, kongre ve yargı arasında bölünüp zayıflatılarak hem federe devletlerin özerkliği korunuyor, hem de girişimcilere tam bir özgürlük sağlanıyordu.                                       

Federasyon sistemi ile yönetilen Amerika’da her federe devletin kendi anayasası olduğu gibi, bu devletlerle federal devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen üstün bir anayasa bulunmakta. Federe devletlerin başında halk tarafından seçilmiş valiler mevcut.. Bu devletlerin de kendi yasama, yürütme ve yargı organları faaliyet gösteriyor.

Arjantin, Meksika ve Brezilya başta olmak üzere Güney Amerika’da, Fas ve Etiyopya hariç Afrika ülkelerinde ve İran’da başkanlık sistemi uygulanmakta. Bu ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ortada.

Toplum olamayan toplulukların güç savaşlarının aleti olması etik ve estetik değerlerden yoksun siyasi ve bürokratik kadroların önünü açmakta. Merkezde toplanan tüm yetkileri kullanan ve rant dağıtma işlevi gören partili cumhurbaşkanlığı sistemi çoklu, çoğulcu, katılımcı, meşru hukuka bağlı bir demokrasi hedefinden uzaklaşmaya neden oldu.                    

Türkiye’deki demokrasi ve hukuk eksikliği daha çok kurumlarda, siyasette ve bürokraside demokrasi-hukuk kültürü ve geleneği bulunmayışıyla ilgili. Denetlenemez bir güç isteyen, demokratik kültür ve geleneklere uymayan söylem, uygulama ve davranışlarda bulunan siyasi aktörlerin toplumca itibar görmemesi önemli.

İster monarşi olsun ister ister cumhuriyet her demokratik rejimde toplumun  “biz” olmayı temsil eden, tarafsız, kucaklayıcı ve hakem rolü oynayan bir figüre ihtiyacı bulunmakta. Bu sembolik yetkiler kullanabilen bir cumhurbaşkanı olmalı.

Sıfırdan inşayı yaparken yönetme modeli merkezden bölgelere yetki devri yapan, yürütme-yasama arasında güvenoyu-fesih dengesine ve karşılıklı etkileme- işbirliği esasına dayanan ve yargı yoluyla hukuk güvenliğini sağlayan parlamenter sistem olmalı. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.