Erdoğan Berlin’den eli boş mu döndü?

İsterseniz bu soruya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dönüş öncesi Köln Camii'nin açılışında - bu açılış ile 'kırılan testi'ye ayrıca eğileceğiz) cevap niteliğindeki cümleleri ile başlayalım:

“Bir kez daha özellikle dostum Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’e nazik daveti için teşekkürlerimi sunuyorum. Böyle güzel bir vesileyle bizleri ağırlayan Köln halkına da gönülden teşekkür ediyorum. Hamd olsun kritik bir dönemde son derece verimli, son derece başarılı bir ziyaret yaptık. Gerek Steinmeir ile gerek Merkel ile görüşmelerimizde iki ülkeyi yakından ilgilendiren meseleleri samimiyetle ele aldık.”

Bu cümleler ile Erdoğan oldukça olumlu bir tablo çiziyor.

(Erdoğan, hatırlayacaksınız, ziyaret öncesinde de geçmişi geride bırakıp iyi ilişki arayışında olduğunu vurguladıktan sonra, beklentisini şu mütevazı cümlelerle dile getirmişti:  "Avrupa Birliği'nin lider ülkelerinden Almanya'nın gerek Avrupa Birliği'ne tam üyeliğimiz gerek Gümrük Birliği'nin genişletilmesi ve Türk vatandaşlarına vize serbestisi tanınması süreçlerinde yapıcı bir rol üstlenmesini de bekliyoruz.)

Bu “kritik bir dönemde son derece verimli, son derece başarılı bir ziyaret yaptık” ifadesi gerçeği yansıtıyor mu?

İsterseniz bu soruya “dostu” (“Nazi kalıntısı” lafını çok seven Havuz medyası bu kelimeyi manşetten vermiş midir dersiniz?) Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in değerlendirmeleri ile girelim.

Steinmeier şunu söyledi:

"Bu ziyaret normalleşmenin bir ifadesi değil. Bundan çok uzağız. Ama bu ziyaret bir başlangıç olabilir.”  dedikten sonra şu cümlelerle beklentisini vurguladı: "2016'daki darbe girişimi ile yaşanan travmanın ardından hukuk devleti ilkeleri yaklaşımına dönülmesini beklentisi içindeyiz. Medya, yargı ve sendikalar üzerindeki baskıyı kabul edemeyiz”. 

Steinmeier, Erdoğan şerefine Bellevue Palas’ta verilen akşam yemeğinde diplomatik nezaket sınırlarını zorlayarak ve bir adım daha ileri giderek bu konuları tekrar konuşmasına aldı.

Erdoğan’ın oldukça rahatsız olduğunu konuşma metninden çıkarak sitem dolu şu cümlelerinden anlıyoruz:

"Biz bunları gündüz aramızda konuştuk. Tekrar konuşmaya gerek yoktu. Bu sofrayı ben muhabbet sofrası olarak görüyordum."

Fehmi Koru'nun da “haksızlık” olarak yorumladığı bu muamele, ziyaretin güllük gülistanlık bir hava içerisinde geçmediğini gösteriyor.

Steinmeier’i protokol nezaket sınırlarını zorlamaya iten sebepler, Erdoğan’ın  bir yıl önce Hristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlar ve Yeşilleri “Türkiye düşmanı” ilan edip, tabanını bu partilere oy vermemeye davet ettiği için değildi.

Danışmanları Erdoğan’a Almanya basının ziyareti nasıl yansıttığını, Bundestag’ta milletvekillerin hükümete ve Cumhurbaşkanına yönelttikleri eleştirileri ilettiler mi bilmiyoruz. Ama Steinmeier basın özgürlüğü, hukuk devleti gibi temel sorunların konuşulduğunu kamuoyu bilsin istiyordu ve bu yüzden protokol sınırlarını geniş yorumlamak zorunda kaldı.

Zira Almanya basını üç gün boyunca Erdoğan’ı değil, Can Dündar gibi Türkiye’de tutuklu kalmış veya kaçmak zorunda kalan aydınları, gazetecileri okuduğu gibi; Erdoğan davetini sorgulayan yorumlarla da doluydu.

Steinmeier ve Başbakan Merkel’i açık mesajlar vermeye zorlayan da bu kamuoyu baskısıydı.

Buna rağmen Erdoğan'a Berlin’de bir devlet başkanını ziyareti için öngörülen protokol çekingen, ama temkinli bir şekilde uygulandı.

Misafirin güvenliği için Berlin merkezi trafiğe kapatıldı ve kuş uçurulmadı. Erdoğan bu yüzden her halde “Hoş Gelmedin” pankartı ile sokakları dolduran binlerce protestocuyu görme olanağı da bulamadı.

Almanya Meclisi Bundestag’ta konuşma veya Obama gibi Brandenburger Tor’da kitlelere seslenme şerefine de nail olmadı, ama ziyareti Bundestag gündeminde idi.

Muhalefet daveti sert bir dille eleştirmekle kalmadı, kısmen Cumhurbaşkanı'nın Erdoğan şerefine verdiği yemeğe de uzak kaldı.

Her neyse, buna rağmen ziyaret gerçekleşti. Berlin diyalog ve Türkiye ile iyi ilişkiler arayışında olduğunu yorulmadan tekrarladığı gibi, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasının kendi çıkarlarına da olduğunu vurgulamaktan geri kalmadı.

Bu yüzden iyi ilişkiler için bir “başlangıç” ta olsa, Berlin ziyareti bir başarı idi ve bir çok hedefine ulaşmamış olsa da, 'eli boş döndü' diyemeyiz.

Mesela sığınmacılar ve Suriye politikasında elini güçlendirici, Moskova ve İran üzerinde etken olabilecek desteği Berlin’de bulduğunu söyleyebiliriz. Rusya, Fransa ve Almanya ile Suriye’nin geleceği ve yeniden inşası üzerine başlayan diyaloğun derinleşmesi İdlib konusunda önemli bir etken olabilir. Merkel basın konferansında bu konuya özel bir vurgu yaptı ve Ekim ayında dört ülkenin buluşacağını söyledi.

İran ve Rusya Suriye’nin yıkımında oldukça başarılı idiler, ama inşa yetenekleri olmadığı gibi, ekonomik kapasiteleri de yok. Almanya, Fransa ve Türkiye bu konuda önemli bir aktör ve işbirliği içerisinde olabilir.

Rusya ve İran ile ilişkilerde de Almanya ile Türkiye’nin örtüşen politikaları söz konusu. Trump’ın Birleşmiş Milletler toplantısında Almanya’ya ile Rusya arasında planlan ikinci gaz boru hattı Nordstream II projesini eleştirmesi tesadüf değildi.

İran politikasında da Türkiye ve Almanya benzer bir tutum içerisinde ve Obama ile imzalanan anlaşmaya desteklerini sürdürüyorlar.

Bu ortak politikalar tabii ki Almanya’nın Türkiye politikasında ABD’den tümden farklı bir çizgide olduğu anlamına gelmiyor. Rusya füze savunma sistemi S-400 meselesinde Berlin’in Washington’dan farklı düşünmediği malum. Ama Berlin’de bu konu konuşuldu mu, bilemiyoruz. 

Erdoğan’ın altını çizdiği Vize ve Gümrük Birliği konusunun da Berlin’de önemli konular arasında olduğunu açıklamalardan anlıyoruz.

Vize konusunda Bayan Merkel’in vermiş olduğu söz var, Gümrük Birliğinin güncellenmesi sadece Türkiye değil, Almanya’nın da çıkarına.

Ama başta belirttiğimiz gibi, bu konularda mesafe alınması için Ankara’nın Brüksel rayına tekrar dönmesi gerekir. Yani hukuk devleti, basın özgürlüğü, serbest piyasa adaleti, ihlallerde yaşanan yolsuzluklar gibi daha birçok konuda elle tutulur yeni bir havanın esmesi gerekir.

Merkel ile ortak basın toplantısında Erdoğan’ın vize serbestisi için geriye kalan 6 kriteri kısa zamanda yerine getireceğiz demesi, “Eyüp çıkışı” ile başlayan sürecin bittiği anlamına mı geliyor, önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Ben pek iyimser değilim doğrusu.

Zira kriterlerden biri “terörle mücadele kanunu” ile ilgili, ve bu konuda Ankara’da hava pek iyi değil.

Türkiye politikasında Almanya’nın tutumunu insan hakları, basın özgürlüğü gibi konular belirliyor hissine kapılıyorsanız, derdimi anlatamadım demektir.

Evet, Almanya kamuoyu bu konuda hassas ve Berlin bu hassasiyeti göz ardı edemez. Ama ziyaret bu hassasiyete rağmen gerçekleşti ve eleştiren basın bile “çıkarlarımızın gereği” tespitini vurgulamayı ihmal etmedi. İlişkilerde temel sorun  ve çözümün sırrı “hukuk devleti” vurgusunda yatıyor.

İsterseniz bu iki kelimeyi biraz açayım.

Türkiye’ye yatırımların durması ve Almanya’nın mali destek konusunda çekingen olması da bu iki kelime ile ilişkili. Türkiye artık hukuk devleti değil. Mahkemeler bağımsız olmadığı gibi, tarafsız da değil. Bir adım daha ileri gidip Türkiye’de adli yapının bir siyasi parti genel başkanının elinde enstrümana dönüştürüldüğünü söyleyebiliriz.

(Almanya bunu sadece Deniz Yücel olayında değil, neredeyse her gün örnekleri ile izliyor. Cumhuriyet gazetesinde yaşananlar da bu açıdan ilginç bir örnek olarak görülüyor.)

Sudan sebeplerle tutuklanmak mümkün olduğu gibi, hiç bir gerekçe gösterilmeden mallarınıza pekala el konabilir. Boydak ailesinin başına gelenler, herkesin başına gelebilir. Türkiye’de kurumlar çökmüş, hak hukuk ortadan kalkmış durumda.

Bakanlıklar, paralel devlet gibi yapılanmış Saray’dan işaret almadan bir şey yapmıyor.

Bu cümleleri benim görüşüm olarak okumayın lütfen. Bu cümleleri Berlin’de Türkiye nasıl algılanıyor sorunuza cevap olsun diye yazıyorum.

Raporlardan, brifing notlarından bu cümleler.

“Hukuk devleti” teriminin AB süreci ve ekonomik ve mali yardım konusunda önemli ikinci bir boyutu da var.

Türkiye’de denetim mekanizmaları tümden kalkmış durumda. Sadece TBMM’nin bakanlıklar ve yürütme üzerinde denetimden yoksun olması değil. Sayıştay, bakanlıklar kapsamında ekonomide hayati kuralların denetimi gibi yapılar da çalışmıyor artık. Saray genelge üzerine genelge ile yürütme zaafını gidermeye çalışırken, genelge kaosu ile ekonomiyi tıkıyor.

İhalelerde yaşananlara hiç girmeyeceğim, yakından izliyorsunuz.

“Yolsuzluk hırsızlık değil” artık.

Ekonomik ve mali yardım konusu Cumartesi sabahı Erdoğan-Merkel ikinci görüşmesinin merkezinde idi. Maliye bakanı Albayrak’ın ziyaret hazırlığı için Berlin’de bulunması ve Alman ekonomi bakanın “bu konu gündeme gelmedi” cümlesi, mesafe alınmadığına işaret ediyordu.

Bayan Merkel bu konuya Cumartesi sabahı eğileceğiz demişti. Basına her hangi bir karar veya mesaj verilmedi. Ziyaret öncesi “yardım gündemde değil” dense de, bu konunun enine boyuna konuşulduğunu sanıyoruz. (Bayan Merkel’in Ekonomi bakanlarının Ekim ayında Türkiye ziyaretine vurgu yapması, bu konuda diyaloğun sürdüğünü gösteriyor.)

Ama şundan emin olabilirsiniz: Almanya mali ve ekonomik yardım konusunu “hukuk devleti” ve güvenilir denetim mekanizmaları ön şartına bağlamıştır. Bu denetimi Berlin yapamayacağı için, AB kriterleri ve kurumları yanında, IMF’nin devrede olmasını ön koşul olarak masaya sürmüştür.

Erdoğan için bu iki ön şart kolay hazmedilir şeyler değil. Havuz medyasının dilden düşürmediği, lafta kalan “hukuk devleti” söylemi de değil sorun sadece.

Mahkemelerin gerçekten bağımsız ve kanunların geçerli olduğu bir yapılanma, beklenen adımlar.

Denetim konusu ise zor bir mesele. Yerel seçimlerin yaklaştığı bu günlerde Erdoğan’ın Arjantin gibi IMF’in kapısını çalıp, IMF reçetesini uygulaması, sadece psikolojik olarak değil, siyasi geleceği için de imkansız. Almanya’nın ise, meblağ 1 Euro bile olsa, denetimsiz yardım elini uzatması mümkün değil. Siyasi ve parlamento onayı gibi kurumsal yapı yanında, ekonomide etkin kütür ve etik yapılanma müsaade etmediği için.

Bu kültür sadece Almanya’ya özgü bir kültür değil, gelişmiş tüm Kuzey Batı Avrupa’da etkin bir kültür.

Hayrettin Karaman gibi AKP 'düşünür'lerinin oldukça yabancı oldukları bir etik yapı bu.

Başlıkta öne çıkardığımız soruya döner ve toparlarsak, Erdoğan için Paris ve Londra’dan sonra Berlin’de gerçekleşen üst düzey ağırlanma kırmızı halı, top atışları ile karşılanma, önemli siyasi ve diplomatik bir başarı idi.

Bu yüzden eli boş döndü demek yanlış olur. Ama eli dolu döndü demek içi ise çok erken.

Türkiye açısından bu tür ilişkiler, Avrupa ile diyalog içerisinde olmak oldukça önemli, ve umarız, Selahattin Demirtaş, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Osman Kavala... gibi demokratların hürriyete kavuşması, AKP kadrolarının, hukuk devletinin yaşamsal olduğunu kavramaları için önemli bir vesile ve etken olur.