Zülfikar Doğan
Haz 06 2018

Fenerbahçe Cumhuriyeti-Türkiye Cumhuriyeti: 3 Haziran, 24 Haziran’da tekerrür eder mi?

3 Haziran’daki Fenerbahçe Kongresi ve seçimleri, 24 Haziran seçimlerine gidilirken siyasal-sosyal ve toplumsal açıdan ciddi yankılanmalara yol açtı.

20 yıldan bu yana Fenerbahçe’yi yöneten Aziz Yıldırım’ın ağırlıkla kendisi gibi müteahhitlerden oluşan yönetim listesi, Ali Koç’un bankacılar, bilişimciler, lojistikçiler, enerji, medya vb geleceğin sektörlerinin öncü isimlerinin yer aldığı listesine karşı, ağır bir hezimete uğradı.

Fenerbahçe Ülker Stadı’nı Türkiye, 3 Haziran seçimlerini de 24 Haziran seçimleri olarak senaryolaştırdığımızda, ortaya çıkan benzerlikler ve sonuçtan önemli çıkarımlar yapmak olanaklı.

Başkan adaylarını rakip partiler, stadı dolduran taraftar ve üyeleri seçmenler, karşılıklı itham ve tartışmaları seçim kampanyaları, miting meydanları olarak tasnif ettiğimizde, Fenerbahçe Kongresi ciddi şekilde analiz edilebilecek, siyasi-sosyo ekonomik-toplumsal bir laboratuvar olabilir.

Kulübün içinde bulunduğu yüz milyonlarca dolar borçları, çarkın döndürülmesi için gerekli yeni borç bulma zorunluluğunu, sponsorların sağlayacağı finansman karşılığı taleplerini de Türkiye ekonomisinin mevcut durumu, dış borç batağı, faiz-döviz-sıcak para lobilerinin kaynak sağlamak için ileri sürdüğü koşullarla özdeşleştirebiliriz.

Yalçın Doğan, 1989’da yazdığı “Fenerbahçe Cumhuriyeti” kitabında, Fenerbahçe Devleti diyebileceğimi bir yapıdan yola çıkarak, kulüp seçimlerinden, başkan ve yönetimlerin siyasetçilerle perde arkası pazarlıklarına, devletle iş bölüşümüne, özellikle de futbol, yıldız oyuncular, tribünlere yönelik pazarlamalarla, taraftarı (seçmeni)  ikna ederek oylarını alma, sütre gerisinde ise kendisi ve yandaşları için devreye koyulan çıkar dolaplarının öykülerini tarihsel akışla aktarıyordu.

3 Haziran Kongresi ve öncesindeki Yıldırım- Koç münazarasında, Aziz Yıldırım stadyum, kapalı spor salonu gibi “imar ve inşa” icraatlarının yanında, kulübün içinde bulunduğu ekonomik darboğazı, yüklü borçları gündeme getirerek,  20 yılda bu noktaya gelinmesinin sorumlusu kendisi değilmiş gibi, tüm sorunları kendisinin çözeceğini vaat ediyordu.

Tıpkı, 16 yıldır tek parti, tek lider, tek başına iktidar ve tek adam olma makamında bulunan, mecliste her türlü yasayı geçirme olanağını kullanıp, dilediğini yapan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, şimdi batağa saplanan, duvara toslama noktasına gelen Türkiye’yle ilgili hiç sorumluluğu yokmuşçasına, ülkeyi kurtaracak tek kişinin kendisi olduğunu iddia etmesi gibi.

Erdoğan’ın da meydanlarda icraatları olarak dile getirdikleri hep müteahhitlik, altyapı, konut, yol, tünel, köprü,  havaalanı projeleri. Övündüğü, 16 yılda alınan 350 milyar doları aşkın yeni dış borçla, milyarlarca dolarlık devlet garantisi ve kefaletiyle kaynakların toprağa gömüldüğü yatırımlar. Gelecek için vaatleri de yine beton ve inşaat ekseni üzerinde Kanal İstanbul vb. projeler.

Futbolcu döven, tercümanı, teknik direktörü azarlayan, devre arası soyunma odası basıp tehdit yağdıran kulüp başkanı modeli Yıldırım ile  meydanlarda siyasi rakiplerini aşağılayan, hakaret yağdıran “çırak, terörist, hain, eli kanlı, üç koyunu güdemez, bisiklet süremez vb.” kulplar takan Erdoğan arasındaki tavır ve üslup benzerliği  örtüşmüyor mu?

FETÖ’nün şike kumpası ve komplosuyla  bertaraf edilmek istenen Yıldırım’a sahip çıkan kulüp ve milyonlarca taraftara artık bu mağduriyetin sürekli kullanılmasından gına gelirken, benzer şekilde şiir okuduğu için 4,5 ay Pınarhisar’da hapis yatan Erdoğan’ın da neredeyse 20 yıldır bunun “siyasi mağduriyetini” kullanıp, oya tahvil etme stratejini hâlâ sürdürmesi gibi.

Ali Koç, Aziz Yıldırım’ın 20 yıllık yönetiminin müteahhit ağırlıklı yapısının karşısına, kendi alanlarında liyakatlerini kanıtlamış, bankacı, hukukçu, profesyonel üst yönetici, bilişimci, marka yaratıcılarından oluşan ve görev tanımlarını, farklılıkları bütünleştiren bir yönetim ve projelerle çıktı.

 

ali

 

Erdoğan ve 16 yıllık AKP iktidarının kendi müteahhitlerini yaratan, besleyen, büyüten rant siyasetine karşı da şimdi meydanlarda, gelecek 10 yılda mekatronik mühendisi, robot koordinatörü yetiştirmekten söz eden, marka yaratacak, tasarım yapacak, bilgiye erişecek, sorgulayacak, özgüvenli bireylerden oluşacak bir gelecek toplumu, Türkiye’si vaat eden fizikçi Muharrem İnce var.

Dayısının Makyal İnşaatı‘nda  başlayıp, sonra kendi müteahhitlik şirketini kurarak, ağırlıkla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin , NATO’nun  inşaat ihaleleriyle büyüyen Yıldırım’ın yönetim listesinde, Kadıköy stadını yapan müteahhit arkadaşı MÖN İnşaat’ın sahibi Nihat Özbağı ve yıllarca büyük taahhüt işlerini birlikte üstlendikleri LİMAK’ın patronu Nihat Özdemir’in kızı Ebru Özdemir vardı.

AKP döneminde Mehmet Cengiz’in Cengiz İnşaat’ı, Celal Koloğlu’nun Kolin İnşaatı ile oluşturdukları konsorsiyumla,  hemen bütün mega projeleri üstlenen, Erdoğan devrinde en hızlı büyüyen müteahhitlerin başında gelen Nihat Özdemir ve şirketi Limak, 3. Havaalanından sonra, Çanakkale Boğaz Köprüsü ve Otoyol bağlantılarını aldı.

Özdemir’in şirketleri, sadece yurt içinde, devletten aldıkları altyapı, enerji vb. ihaleleri değil, Erdoğan ile olan yakınlık sayesinde Kuveyt’ten Katar’a kadar yurt dışında da milyarlarca dolarlık proje kazandı.

Limak’ın CEO’luğunu yürüten Ebru Özdemir, anlaşılan babasının kontenjanından Fenerbahçe yönetimine girecekti olmadı.

Seçimi kazanan Ali Koç’la birlikte göreve başlayan yeni yönetime bakıldığında ise Fenerbahçe Cumhuriyeti’nin gelecek vizyonunu görmek olanaklı.

Türkiye’nin ilk bilgisayar mühendislerinden, aynı zamanda ilk bilişim şirketlerinden İndeks Bilgisayar’ın sahibi olan TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik ve Türkiye’nin en başarılı, uluslararası düzeyde de en saygın bankacı-finansçılarından Burhan Karaçam, bu isimlerden ikisi.

Almanya’da mühendislik okuyup uzun yıllar yöneticilik yaptıktan sonra Türkiye’ye döndüğünde de Koç Holding’den,  Henkel ve Tesco’ya, Tayvan’a kadar pek çok ülke ve küresel şirkette üst yöneticilik yapan Sevil Zeynep Becan, Maliyecilikten gelip Arthur Andersen’den Ernst&Young’a kadar küresel mali denetim şirketlerinde yöneticilik yapan Şaban Erdikler de Koç’un listesinden yeni Fenerbahçe yönetiminde.

Türkiye’nin en eski ve en köklü Hukuk Bürosu Pekin&Pekin’in üçüncü kuşak sahibi Fethi Pekin, Procter and Gamble’ın marka sorumluluğundan küresel yöneticiliğe geçiş yapan Tankut Turnaoğlu, Fenerbahçe Özel Eğitim Kurumları kurucusu ve yöneticisi  Turhan Şahin, üst düzey profesyonel yönetici Simla Türker Beyazıt, yeni yönetimdeki diğer isimler.

Sadece Koç yönetimindeki isimlerin mesleki köken ve birikimlerine baktığımızda bile, hukuka dayalı, şeffaf ve profesyonel mali-finansal yönetimle kurumsallaşmayı öngören, markalaşmayı hedefleyen, küresel bir kulüp olmayı amaçlayan, bilişim-iletişim vb. alanlarda güncel olanakları kullanıp atılıma geçmeyi planlayan ve bu kültürle yeni nesilleri eğitmeyi şiar edinen bir kulüp yönetimi oluşturulduğunu görüyoruz.

Bu iki yönetim listesinin iç dinamiklerini ve yapısını  Fenerbahçe Cumhuriyeti/Türkiye Cumhuriyeti ya da Erdoğan/İnce ekseninde ele aldığımızda, bir yanda yine beton ağırlıklı, devletten alınacak taahhüt işlerinden sağlanacak kaynakların bir kısmını kulübe aktarıp, kulübü kendisine borçlandırarak, borcu borçla çevirecek bir yönetim yapısının sürdürülmesi öngörülüyor.

Diğer yanda ise kulübü  borçlarından arındırıp, mali-finansal açıdan bağımsızlaştırmayı, “yenilikçi-güncel ve gelecekçi” bir yönetimle, hedefler koyan, heyecanlar yaratan, umutları yeşerten, farklılıkları bir araya getiren, profesyonelliği, deneyimi, liyakati, uzmanlığı ortak aklı önemseyen bir yaklaşımın öncelikli olacağını saptıyoruz.

Fenerbahçe Cumhuriyeti 3 Haziran’da  “bir dönem daha” talep eden, bunun için yine mağduriyetini kullanan 20 yıllık bir sultayı, dipten gelen dalgayla alaşağı edip, kendi ayakları üzerinde doğrularak kalkmayı, özgüvenle yeni bir yola çıkmayı başardı.

Şimdi; 16 yıldır “müteahhit-beton-rant” üzerine inşa edilmiş, mağduriyetten nemalanan, biatçılıktan beslenen, adalet ve şeffaflıktan korkan, deneyim ve liyakatten ürken, sorulardan-sorgulanmaktan haz etmeyip men eden,  ortak aklı değil tek başına hükmetmeyi seven 16 yıllık bir hükümranlığın sonlandırılması sınavı, 24 Haziran’da Türkiye Cumhuriyeti’nin önünde.