Geleceği kurtarmak

2014 yerel seçimleriyle başlayan seçim fırtınası dinecek gibi görünmüyor. Bir kaç gün sonra yeni bir genel seçim için yine sandık başına gideceğiz.

2019 ilk baharında, yerel seçimler için bir kez daha sandık karşımıza gelecek.

Ama o arada başka bir seçim ya da seçimler olma ihtimali hiç de uzak değil...

Toplumsal barışımızdan dış politikamıza, eğitimimizden ekonomik sorunlarımıza kadar her sorunu, önemli önemsiz demeden, seçim arası konuşup seçim arası çözmeye kalktığımız için sorunlarımız da biriktikçe birikti...

Toplumsal barışımızdan ekonomimize sorunlarımızı daha da ağırlaştıran OHAL’in kaldırılması bile, seçimlere inat ve ısrarla OHAL altında giden ve bu nedenle OHAL’i yedi kez uzatan iktidarın ‘son dakika’ seçim vaadi olarak vaatler paketinde yer aldı.

Olağanüstü yönetim usulleri açısından bile Anayasaya ve demokrasinin tüm evrensel kriterlerine açıkça aykırı olduğu bilinen olağanüstü bir yönetim tarzıyla uyguladıkları OHAL ile özgür, adil ve güvenli bir seçim ortamının altını oyduktan ve olağanüstü hali olağanlaştırdıktan sonra, bu vaadin pek bir anlamı olmasa gerek.

Demokrasilerde seçimler, siyasi iktidarların sorumluluğunun sınandığı, seçmenlere iktidarı değiştirme olanağı sunan mekanizmalardır. Bunun için özgür, adil ve güvenli bir ortam gerekir. Bunu sağlamak da öncelikle iktidarın görevidir.

Oysa bugün ülkemizdeki siyasal, toplumsal ve ekonomik krizin bizatihi nedeni olan öngörülebilirliğini yitirmiş bir iktidar var.

Bu nedenle  seçimler dahi tartışma konusu. Sandığa attığımız oyların sayılıp sayılmayacağı  ve iktidarın seçim yoluyla değişip değişmeyeceği hepimizin aklının bir köşesinde duruyor...

Hepimiz biliyoruz ki, AKP’nin başı Cumhurbaşkanı Erdoğan, kurguladığı düzeni zora dayalı dahi olsa korumayı ve sürdürmeyi deneyecektir.

Demokratik meşruiyeti olmayan böyle bir zorun ülkeyi krizden krize sürükleyecek olması mevcut siyasi kadronun pek de umurunda değil, ama her vatandaşın umurunda olmak zorunda.

Herhalde bu kuşkunun seçmenin kafasını en fazla meşgul ettiği seçim, adli denetim dışında, açık oy, gizli sayım ve çoğunluk sistemi esasına göre yapılmış olan1946 seçimleriydi.

1946 sonrasında, ta ki 2015 Kasım seçimlerine kadar, güvenli seçim yapmayı ve prosedürel demokrasiyi oldukça iyi çalıştırmayı başarmış bir ülkeydik.

Türkiye’nin demokratik normları tartışılır ama seçimlerin meşruiyeti pek tartışılmazdı. Dahası iktidarların seçimle değiştirilebileceği konusunda pek kuşku yoktu. Bunun olmayabileceği ilk kez 7 Haziran seçimlerinde yaşandı. O güne kadar İktidar partileri de pek ala seçim kaybedebilir ve muhalefete geçebilirlerdi.

Zaten demokrasi dendiğinde de çoğulculuktan, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılamayacağından, herkesin yasalar önünde eşit olduğundan ve adaletten ziyade, iktidarın seçimle değiştirilebildiği rejim kastedilirdi...

72 yıl sonra bugün yine dürüst, özgür, adil ve şeffaf bir seçim yapılacağına hemen hiç kimse inanmıyor.

İktidar, değiştirebildiği tüm seçim kurallarını, kendi lehine çalışacak şekilde değiştirdi. Değiştiremediklerini de korku salarak, talimatla lehine işleyecek kıvama getirdi. Yargı, polis, ordu, istihbarat teşkilatı, sandık kurulu başkanları ve devletin bütçesi iktidarın elinde.

Böyle bir ortamda, sonuçları geleceğimize damga vuracak bir seçim yapacağız. Üstelik devlet kurumlarının, evrensel olarak kabul gören ilkelerin çoğunu uygulayacağı ve güvenli bir seçim ortamını sağlayacağına dair hiçbir kanıt ortada yokken...

Dolayısıyla zor kullanarak iktidarını kalıcılaştırmak isteyenler karşısında elimizde kalan son araç prosedürel demokrasidir.

Özlediğimiz barışı, çoğulculuğu, özgür ve eşit vatandaşlığı, hukukun üstünlüğünü ve adaleti egemen kılacağımız demokratik zemine ancak prosedürel demokrasiye sahip çıkarak kapı açabiliriz.

Sivil toplumun gücü işte tam da burada devreye giriyor. Çünkü demokrasi, ideal formuna, sadece her insanın hakkının gözetildiği bir durumda kavuşabilir. Bu da ancak özgür, adil ve güvenli bir seçimle iktidarları değiştirebildiğimiz çoğulcu demokratik hukuk düzeninde mümkündür.

Bu nedenle sivil toplum insiyatifleri, geçtiğimiz hafta “24 Haziran’da hepimizin eşit yurttaşlar olarak oy kullandığı, hiç kimsenin temsil hakkının engellenmediği demokratik bir seçim istiyoruz!” diye ses verdi.

Çünkü bu seçim, ülkeyi kimin yöneteceğinin ötesinde, nasıl bir rejim ve sistemle yöneteceğinin kararlaştırılacağı bir seçimdir. Ya demokratik zemini yeniden kurmaya kapı açacağız, ya da otoriter tek adam yönetimi anayasal düzen olarak yerleşecektir.

Tüm baskılara, zor kullanımına ve eşitsiz koşullara rağmen, öyle görünüyor ki, iktidar kazanacağından pek de emin değil. Tüm işaretler, seçim sonuçlarından bağımsız olarak, Türkiye’de karanlığın sonuna yaklaşıldığının habercisi.

Aydın Selcen Duvar Gazetesi’ndeki köşesinde: “Erdoğan dönemi bir marka yaratamadı. Fason üretimle yetindi. Özgürlük olmadan, çok seslilik olmadan, dayanışma olmadan, toplumsal örgütlülük olmadan, hukuk olmadan, meclis olmadan, saydamlık olmadan, hesap verebilirlik olmadan, erkler arasında denge olmadan, yönetenle yönetilen arasındaki uzaklık kısalmadan gelip gelebileceğimiz yer belliydi. Buradan öteye yol yok. Hikaye bitti. Hikayenin son bölümünde de beklenmedik dönemeçler, zikzaklar olabilir ama bitti.” diyor.

Bu hikayeyi bitiren çok önemli bir diğer neden de, muhalefet partilerinin seçimden önce birlikte hareket etmeleri, bir ittifak kurmaları olmuştur. Her ne kadar HDP, ittifak dışı kalmışsa da, HDP’nin de dahil olduğu işbirliği adil seçim platformuna taşınabilmiştir.

Şimdi, muhalefetin mecliste çoğunluğa sahip olması durumunda, dört madde olarak açıkladıkları bu işbirliğini seçimden sonra da sürdüreceklerini, birlikte görüntü vererek, daha güçlü bir ifade ve kararlılıkla seçmene yeniden hatırlatmaları gerekiyor.

Yeni bir hikaye ancak, "Bizler, bugün ülkemizin içinde bulunduğu zor koşulların farkında olarak yüce milletimizin huzurunda tüm vatandaşlarımızın şahitliğinde” taahhüdüyle başlayan İttifak protokolünde yer alan şu dört maddenin arkasında durarak yazılır:

“1- Toplumsal ayrışma ve kutuplaşmaya son vermek, halkımızın özlediği huzur, kardeşlik ve güven ortamı içinde adil ve güvenli bir seçimin yapılmasına katkıda bulunmak,

2- Ülkemizin siyasal sistemini bir an önce normalleştirmek, çoğulcu demokrasi esaslarına göre rekabetçi demokratik siyasal zemini tüm gerekleriyle yeniden inşa etmek,

3- Kuvvetler ayrılığı ilkesine göre hukukun üstünlüğünü, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamak,

4- Başta ifade ve basın özgürlüğü olmak üzere tüm hak ve özgürlüklerin vatandaşlarımız ve kurumlarımız tarafından layıkıyla kullanılmasını temin etme ilkelerini hayata geçirmek üzere seçim iş birliği için bir araya geldik.”

Bu taahhüt seçmenin, özellikle kararsız seçmenin, kafasında var olan her biri farklı dünya görüşüne ve farklı ideolojilere sahip dört partiden oluşan bu bloğun Türkiye’yi nasıl yöneteceğinin de hem cevabı hem güvencesi olacaktır.

Korkutulmuş, adalet duygusu ve vicdanı zedelenmiş, kutuplaştırılmış ve gerçeği bilmenin bile bir anlam ifade etmediği bir toplumdan, güvenle geleceğe uzanan bir barış toplumuna giden yol ancak böyle açılır.

Bu fırsatı iyi kullanalım.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar