Ertuğrul Günay
May 18 2018

Önseçimsiz, Eşitsiz, Adaletsiz...

Türkiye iki seçimi birden yapacak. Milletvekili adaylarını millete soran yok. Cumhurbaşkanı adaylarından biri tutuklu, dördünün koşması serbest, biri yarışa bitiş noktasından katılıyor.

Türkiye, 2015 Haziran'ından bu yana, üç yıl içinde üçüncü kez genel seçime gidiyor. Üstelik bu kez genel seçimle birlikte Cumhurbaşkanı seçimi de yapılacak. Oysa genel seçimin olağan tarihine 20, Cumhurbaşkanı seçimine
18 ay vardı.

Bu acele seçime -muhalefet partileri dahil- hemen hiçbir çevre ciddi biçimde itiraz etmedi. Sanki bu kadar erken tarihte koşarak seçime gitmek, muhalefete, iktidardan bir an önce kurtulma imkanı verecekmiş gibi.

Seçim takviminin hızlandırılması, parti genel merkezlerini önseçim yükümlülüğünden kurtardı; tümü adaylarını merkez yoklaması ile belirliyor. Böylelikle, ülkeye sözde daha çok demokrasi getirmeyi vadeden partiler, acele seçim özrüne sığınarak, parti içi demokrasiyi yine rafa kaldırmak rahatlığına kavuştular.

Oysa, örneğin 1987 Genel Seçiminde, seçim takviminin önseçime imkan vermemesi ve seçim yasasına da adayların merkez yoklaması ile belirleneceği hükmü konulması üzerine, zamanın muhalefet partilerinden SHP, Anayasa Mahkemesine gitmişti. Anayasa Mahkemesi de, tüm adayların merkez yoklaması ile belirlenmesi kuralını iptal etmiş; böylece seçim bir süre ileri tarihe alınmıştı.

Önseçimsiz Seçim: Bu kez merkez yoklaması ile aday belirleme yöntemine kimse itiraz etmedi.
Partiler, 21 Mayıs akşamına kadar aday listelerini YSK'ya bildirecekler. Büyük olasılıkla Genel Merkez yöneticileri kendilerini seçilecek sıralara yerleştirecek, diğer adaylıkları da karar organlarından geçecek biçimde üleştirecekler.

24 Haziran'da oy kullanan seçmen yurttaşlar da, parti genel merkezlerinin kapalı kapıları ardında hazırlanmış bu listelere, en küçük bir itiraz, katılım, düzeltme imkanı olmadan, onay vermiş olacaklar.

Böylece, millet kendi adına yasa yapacak olan Meclis'in 600 üyesini sözde seçmiş olacak. Gerçekte, bu 600 kişinin aslında her partiden toplam 10-15 kişinin atadıkları arasından seçildiğini kimse gündeme getirmeyecek.

24 Haziran'da Cumhuriyet tarihinde ikinci kez genel oyla bir de Cumhurbaşkanı seçilecek. 1923'ten 2014'e kadar (91 yıl) Cumhurbaşkanları hep Meclis tarafından seçilmişti. 2007'de bazı siyasiler ve hukukçuların ortaya attığı 367 garabetinin sonucunda sistem değişikliğine gidildi; Meclis'in seçiminden vazgeçildi, genel oyla Cumhurbaşkanı seçilen sisteme öyle gelindi.

Taraflı Cumhurbaşkanı: Cumhurbaşkanlığı gibi 'devletin ve milletin birliğini temsil' göreviyle yükümlü, uzlaştırıcı, birleştirici bir makama, meydan nutukları, hamaset ve popülizmle bir kişi seçmenin doğurduğu sakıncaların örneklerini gördük. Üstelik bir yıl önce bu kişinin bir 'partizan' olmasına izin veren Anayasa düzenlemesi de yapıldı.

Şimdi bu seçimde de, bu yeni sisteme tümüyle karşı olduğunu söyleyen hemen bütün partiler, partici Cumhurbaşkanına rakip olarak, partiler üstü, barıştırıcı, birleştirici isimler aramak yerine, en partici isimleriyle yarışa katıldılar.

Böylelikle, genel seçimle birlikte yapılan cumhurbaşkanı seçimi de, makamın gerektirdiği nitelik ve değerlerin tartışmasından uzak, partiler arası bir yarışa dönüştü, öyle de süreceğe benziyor.

Eşitsiz Bir Yarış: Üstelik bu yarış son derece eşitsiz koşullarda yapılıyor. Adaylardan biri tutuklu, ötekilerle birlikte koşması bekleniyor. 2014 Ağustosunda Cumhurbaşkanlığına aday olan ve aldığı oydan daha fazla sempati toplayan Selahattin Demirtaş bu kez yeniden aday. Cumhurbaşkanlığına aday, ancak Edirne'de tutuklu.

Bir parti genel başkanının bir yılı aşkın bir süredir -nedeni de çok belli olmadan- tutuklu olduğunu, ancak bu yarış vesilesiyle anımsayan diğer adaylar, şimdi ziyaret ederek ya da tahliyesini isteyerek, onun taraftarlarının gözünde puan (seçimde oy) toplamaya çalışıyorlar.

Ancak hiçbiri, yarışmacılardan birinin bağlı olduğu bu yarışın haklı ve meşru olmadığını söylemiyor.

Hukukta, tutukluluk bir ceza değil, bir tedbirdir. Hakkında bir iddia bulunan, ancak suçlu olup olmadığı henüz belli olmayan ( kesin karara kadar masum sayılan) sanığın, kaçması, delilleri yok etmesi gibi olasılıklara karşı gözlem altında tutulmasının yöntemlerinden biridir, tutukluluk.

Cumhurbaşkanlığına aday olan tanınmış bir siyaset adamı, seçim sürecinde tahliye olunca başka bir ülkeye mi kaçacak, bir yıldan fazla tutuklu olan kişi, hangi eylemini ya da söylemini gizleyecek, hangi delili karartacak?

Bütün bu gerçeklik ortada iken, Türkiye'de sanki bütün adaylar eşit koşullarda yarışmıyormuş gibi seçime gitmek nasıl bir demokratik yarış olacak?

Adaletsiz Bir Yarış: Yarışmaya katılan adaylardan birinin eli kolu bağlı; hareket kabiliyeti yok. Tutukevi koşullarında, sesini, mesajını, görüşünü, önerilerini kitleye duyurma olanağı yok derecesinde.

Diğerleri ülkede gezebiliyor, salon ya da meydan toplantıları yapabiliyor.

30 TV kanalının 3-5'inde bile olsa görüşlerini açıklayabiliyor, tartışıyor, tartışmalara katılabiliyor.

Durumdan şikayetçi görünmüyorlar, çalışıyorlar, kazanacaklarına inanıyorlar.

Demirtaş bu kısıtlı olanaklardan da yoksun.

Bir aday daha var, ötekilerin tümünden farklı.

O, devletin tüm olanaklarını, uçaklarını, helikopterlerini, zırhlı araç konvoylarını kullanıyor. Tv'ler sadece konuşmalarını değil, salonlara girdiği, kürsüye yürüdüğü anları bile naklen/ canlı yayınlıyor.

O da, bu yarışın katılımcılarından biri.

Böyle bir ortamda iki seçime birden gidiyoruz.

İlk kez 600 (yazı ile altıyüz) üyeli bir TBMM'ye sahip olacağız; vekillerin kim olacağını millete soran yok. Parti başkanları onları seçiyor, sıralıyor.

İkinci kez genel oyla Cumhurbaşkanı seçeceğiz.

Altı aday var.

Adaylardan bir tutuklu, dördünün koşması serbest; biri yarışa bitiş noktasından katılıyor.