Nate Schenkkan
Haz 02 2018

Seçimlere dışarıdan bakış: Muhalefet iyi oyun kurdu

Altı hafta önce Türkiye’de erken seçimlerin ilan edilmesinden beri şaşırtıcı biçimde yoğun bir seçim kampanyası dönemi yaşanıyor.

Öncelikle, seçimlerin 24 Haziran gibi aşırı derecede yakın bir tarihe alınması, Türkiye’nin yaşamakta olduğu ve net kanıtlarla destekli ekonomik sorunların halkın anladığından daha da ağır olabileceği ihtimalini akıllara getirdi.

Söz konusu kuşkular, Erdoğan’ın Londra’ya yaptığı feci ziyaretten sonra açıklığa kavuştu. Erdoğan’ın Londra’da Bloomberg ile yaptığı söyleşide Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla alay etmesi sonucunda Lira değer kaybetmeye başladı.

Bankanın günlerce tepki vermeden bekledikten sonra aldığı nihai kararlar sonucunda yükseliş şimdilik durmuş olsa da, yaşanan panik Erdoğan’a bir hafta süren gazete haberlerine mal oldu ve eğer Lira’nın daha da değer kaybetmesini istemiyorsa uluslararası spekülatörlere yönelik verdiği demeçlere ara vermeye zorladı.

İkinci olarak “muhalefet” - yani Erdoğan’ın tüm güçleri kendinde toplamasına karşı gelen son derece çeşitli partiler - sonunda strateji ve taktikler konusunda biraz hayal gücü ve pratik zeka kullanmayı başardılar.

CHP, kampanya yapma konusunda çok başarılı bir isim olan Muharrem İnceyi’yi aday göstererek, Erdoğan’a kendi koşullarında meydan okuyabilecek, halkın özlem duyduğu agresif bir konuşmacıyı yarışa soktu.

Diğer parti liderleri de Cumhurbaşkanı’na karşı kendi saldırgan cümleleriyle katkıda bulundu. Laiklik savunucusu CHP ayrıca MHP’den ayrılan İYİ Parti’nin meclis seçimlerine katılabilmesi için 15 milletvekilinin İYİ Parti’ye geçmesine izin verdi ve ardından milliyetçi İYİ, İslamcı Saadet ve merkez-sağ Demokrat Parti ile beklenmedik bir koalisyon kurdu.

Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin seçmen tabanı küçük olsa da, söz konusu koalisyon AKP’nin kendine ve meclisteki ortağı MHP’ye yaraması için yaptığı seçim kanunu değişikliğinden faydalanıyor. Bu değişiklik dahilinde seçim öncesi koalisyonlar sayesinde daha küçük partiler yüzde 10 barajına takılmadan meclise girebiliyor. Böylece, bu kadar geniş bir koalisyon kurmak muhalefet partilerinin barajın altında kalıp kazandıkları pozisyonları ziyan etmek yerine azami sayıda sandalye elde etmesi anlamına geliyor.

Üçüncü ve aynı derecede önemli bir noktaysa, bu koalisyon sayesinde muhalif güçlerin birbirleriyle olan farklarını göz ardı edip Erdoğan ve AKP’ye odaklanmayı seçtiği görülmüş oldu. Birleşen güçler muhalefetin mesajını sadeleştirdi ve seçmenlerin dikkatini tek bir basit soruya yönlendirdi: sistem değişikliği istiyor musunuz istemiyor musunuz? Erdoğan en sonunda var olan durumu savunmak zorunda olmak gibi rahatsız bir pozisyona geldi zira kendisi Türkiye’de olup bitenlerden herkesten daha fazla sorumlu ve bundan sonra mazlum görüntüsü arkasına saklanamaz.

Bütün bunların sonucunda havada belki bu sefer işlerin farklı olacağı, Erdoğan ve AKP’nin galibiyet serisinin son bulacağı, OHAL’in kaldırılabileceği ve AKP’nin alenen devleti ele geçirme sürecinin geri döndürülebileceği yönünde ateşli bir hissiyat oluştu.

Bu heyecana kapılmak için henüz erken ama mantıksız değil. “Muhalefet”, yani Erdoğan’a karşı kurulan her kesimden partiyi barındıran koalisyon, kazanabilir ama kabiliyet, cesaret, şans ve resmi makamların baskılarına dayanma gibi faktörler gerektiren çok hassas ve ince bir yol izlemesi gerekiyor.

Öte yandan Erdoğan ve AKP’nin önünde neredeyse tüm güçlere sahip oldukları geniş ve rahat bir yol var. Erdoğan’ın yıllardır inşa ettiği hukuki, siyasi ve medya sistemleri seçimleri kendine doğru çevirmek için çok büyük avantaj sağlayan yerleşik bir düzen. Bu durum, yükümlülük avantajlarının daha da etkin olduğu Cumhurbaşkanı seçiminde daha da kuvvetli biçimde geçerli.

Önerilen yeni sistemin tek bir acı gerçeği var ki, Cumhurbaşkanlığı makamı meclisten daha fazla güce sahip. Yeni anayasaya göre hükümeti meclis değil Cumhurbaşkanı kuruyor. Başbakanlık makamı ortadan kalkıyor; Cumhurbaşkanı bakanlarını ve yardımcı başkanlarını seçiyor, Milli Güvenlik Konseyi’ne başkanlık ediyor, yargı atamalarında daha fazla söz sahibi oluyor ve hukuki zorunluluk getirerek kararnameler yayınlayabiliyor.

Eğer bıçak kemiğe dayanırsa, bence Cumhurbaşkanı ülkeyi mecliste AKP-MHP çoğunluğu olmadan bile yönetebilir ama daha mantıklı olanı şu ki, Cumhurbaşkanı yeni güçleri sayesinde muhalefet partisi üyelerine iktidar içinde pozisyonlar veya benzer teşvikler önererek onları kendi tarafına geçirebilir.

Bununla beraber, anket sonuçlarına baktığımızda ve muhalefetin zeki biçimde aday sayısını azami seviyede tutma stratejisini göz önünde bulundurduğumuzda, muhalefetin Erdoğan’ı ikinci tura götürme ihtimali oldukça iyi görünüyor. Eğer hedef Erdoğan’ı %50 altında tutmaksa, ilk turda herkes istediği isme oy verebilir.

Ardından, ikinci turda muhalefet partileri birleşik bir demokrat cephe oluşturmaya hazır olmak zorunda. Bu, şu ana kadar görmüş olduğumuz taktiksel bir ateşkes değil, ‘Erdoğan olmasın da kim olursa olsun’ temelli, tek bir adayın arkasında tartışmasız bir birleşme anlamına gelmeli. İlk turda Muharrem İnce haricinde bir adayın ikinci olup ikinci turda muhalefeti temsil etmesi olası görünmüyor. Bu yüzden ilk turda herkes gönlüyle, ikinci turdaysa aklını kullanarak oy kullanmalı.

Mecliste çoğunluğu ele geçirmek bile muhalefet adına çok büyük bir başarı olacaktır. Her şeyden önce, ikinci tur seçimlerinde gerekli olan birleşmiş demokratik cephe için itici güç olacaktır ve seçmenlere kazanan tarafta olmaları gerektiği mesajını verecektir. Muhalefet Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamasa bile, mecliste çoğunluğa sahip olmak, demokratik, kurumsal ve uluslararası meşruiyet sahibi bir pozisyondan Erdoğan’a ve hükümete meydan okuyabilmek anlamına gelecektir. Dahası, dünyanın geri kalanına Türkiye’den ümidi kesmemeleri için önemli bir mesaj olacaktır.

Bunun gerçek olabilmesinin tek yolu HDP’nin yüzde 10 barajını geçerek meclise girmeyi başarabilmesi. HDP’yi seçim koalisyonunun dışında bırakmak tahminen İYİ Parti’nin ve CHP içindeki milliyetçi kanadın katılımını sağlamak içindi ama meclis seçimlerini kazanmayı çok daha zorlaştırdı. HDP son iki seçimde yüzde 10’dan fazla oy aldı (2014 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimini sayarsak üç), ama şu anda eski seçimlere kıyasla durum önemli derecede farklı.

HDP ve kardeş partisi BDP’ye son üç yıldır acımasızca zulüm edildi, binlerce üyesi ve 12 kadar milletvekili tutuklandı ve partinin karizmatik lideri dava beklediği cezaevinden seçim kampanyası yapamıyor. Güneydoğu’da 2015-16 yıllarında yaşanan çatışmaların sonrasında, HDP seçmenlerinin büyük bir bölümünün evlerinden olması, bölgede güvenlik önlemlerinin en üst seviyede olması, OHAL’in gelmesi ve oy sandıklarının yerlerinin değiştirilmesine izin veren yeni kanunlar sayesinde Kürt nüfusun oy vermesi zorlaştırıldı.

Türkiye’deki seçim barajı herhangi bir işlevsel demokrasi standartlarına hakaret seviyesinde çok yüksek ve ülke çapında yüzde 10 oy alamayan partilerin koltuklarının kazanan parti arasında dağıtılmasını sağlıyor. AKP-MHP koalisyonunun oy çokluğu elde edeceği kesin olarak görünürken, eğer HDP barajı geçemezse en büyük kazancı söz konusu koalisyon elde edecek. Şayet HDP barajı geçerse, muhalif partiler mecliste çoğunluğa sahip olacak ve HDP’yi de kapsayan meclis bazında bir birleşik demokratik cephe kurma şansı bulacaklar.

Yaklaşan seçimler, Türkiye’nin ne kadar çoğulcu olduğunu kanıtlamak ve halkın demokrasi isteğinde ne kadar inatçı olduğunu göstermek açısından sadece bir seçim olmaktan öte son derece ilgi çekici. Muhalefetin kazanması için öncelik HDP’yi meclise sokmak ve ikinci öncelik Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda tek bir aday arkasında birleşmek olmalı.