Nesrin Nas
May 14 2018

Sorumluluk seçmenin sırtında

Türkiye yeniden çoğulcu demokratik hukuk devletine yelken açarak yeni bir hikaye yazar ve bu hikayeyi orta ve uzun vadeli bir demokratikleşme ve ekonomik reformlarla taçlandırırsa hem ekonomik krizin ağır sonuçlarından kaçınılır, hem devletin dağılan kapsayıcı kurumları onarılır hem de ağır hasar gören toplumsal birlikteliğimiz onarılır.

Oysa son 10 yıldır iktidarın önceliği gücünü tahkim etmek, bunun için “başarı” algısını gölgeleyecek her şeyi gözlerden kaçırmak ve günü kurtarmak...

Maliye politikasından para politikasına, OHAL’den kanun hükmündeki kararnamelere, yasama organı ve yargıdan polise, askere ve medya gücüne kadar ellerindeki tüm araçları bunun için kullanıyorlar.

Operasyonel güçler hep devrede zaten...

Terör suçlamalarının ardı arkası gelmiyor. Siyasetçiler, gazeteciler, öğrenciler, sosyal medya kullanıcıları için matbu iddianameler hazır.

Yetmiyor!

İktidar partisinden başka partiye oy vermeyi düşünenler “münafık”, muhalif partiler “pislik”, “çöplük” ilan ediliyor; günlük konuşma dilinde en çok kullanılan kelimelerden biri olan “tamam” edatı dahi yasaklı oluyor. İçişleri Bakanı sosyal medya kullanıcılarına gözdağı vermekte gecikmiyor.

İktidar partisi, 16 yıl önce  “3Y ile mücadele” diye formüle ettiği  “yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar” mücadelesinde sınıfta kaldığı gerçeğini kimse görmesin, görenler de söylemesin istiyor.

Bugün yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar sorunumuz 16 yıl öncesinden de kötü...

Türkiye, gelir ve servet dağılımında dünyanın en kötüleri arasında. 2002 yılında toplumun yüzde 1’i servetin yüzde 38’ine sahipken, bugün aynı yüzde 1, servetin yüzde 55’ine sahip. Yüzde 99 ise geride kalan yüzde 45’i paylaşıyor. Üstelik bu yüzde 99 fena halde borçlu.

Banka kredilerinin üçte ikisi geliri 5000 TL’nin altında olanların üzerinde. 30 milyondan fazla insan bankalara borçlu ve 2002’de yalnızca 6 milyar lira olan tüketici borçları bugün 560 milyar lira. Tüketiciler sadece temel yaşam standartlarını korumak için borçlanıyorlar ve borcu borçla ödüyorlar.

Öte yandan bankaların da nefesi tükenmiş durumda. Sorunlu kredilerin toplamı geçen yıl 181 milyar liraya ulaşmış. Bunların yüzde 23’ü silinen, yüzde 43’ü yapılandırılan krediler, kalanı da tahsili gecikmiş alacaklar. Yani bankaların şirketlere ve tüketicilere kredi verecek kaynakları neredeyse kurumuş…

Üstelik yeni yapılandırma talepleri de sırada...

Bu tabloya bir de, zaten nefesi tükenmiş kamu bankalarına, müteahhitlerin ellerinde patlayan konut stoğunu eritmek için düşük faizli konut kredisi verme görevini ekleyin…

Dört dörtlük bir krizin ayak seslerini şimdiden duyarsınız. Çünkü 2001 krizi sonrasında büyük bedeller ödeyerek kurtulabildiğimiz görev zararları tüm haşmetiyle yeniden hayatımıza girdi.

Yolsuzluk ise artık ayyuka çıkmış durumda. Onlarca kez değişen ihale yasası, tüm denge ve denetleme kurumlarının çökertilmesi, ABD mahkemelerinde yargılama konusu olan rüşvet ağları, vergi cennetlerinden ortalığa saçılan isimler… Yolsuzluğun kurumsallaştığının kanıtı.

Neredeyse tüm ihaleler artık davet usulüyle yapılıyor.

Halkın her kuruşunun nasıl harcandığının izini büyük bir titizlikle takip eden Çiğdem Toker, köşesinde, 2017’de 150’nin üzerinde “davet” yöntemli ihale yapıldığını, toplam büyüklüğün 36.5 milyar TL olduğunu yazıyor ve İhale Kanunu’nun  “Pazarlık usulü” başlıklı 21. maddesinin “b” fıkrası’nda devletin “Doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal kaybı tehlikesi gibi idarenin önceden öngöremediği ani olaylar çıkarsa idare, açık ilan etmeden şirketleri davet edebilir” düzenlemesini hatırlatarak, “Fakat 21/b, bu dönem ‘su yolu’ edildi” diyor.

Yolsuzluğun, uzun vadede kaynakları verimsiz alanlara yönlendirerek ekonomik kalkınma ve büyüme için bir engel oluşturduğu; öngörülmeyen bir ek vergi gibi çalışarak yatırımları azalttığı; rüşvet alan politikacıların büyük çaplı üretken olmayan projelere yatırım yapması nedeniyle kamu harcamalarının bileşimini bozduğu; toplumun eğitim seviyesini azalttığı hatta iktidara bağımlılığı artırarak iktidarların seçim yoluyla değiştirilmesini güçleştirdiği biliniyor.

Bu konuda Dünya Bankası ve uluslararası denge denetleme ağlarının yayınladığı yıllık raporlar oldukça açık ve aydınlatıcı.

Yasaklar konusuna gelince, Türkiye dünyanın en yasakçı ülkeleri arasında artık.

Ülke 21 aydır olağanüstü hal ile yönetiliyor. Açık ara en çok gazeteci, yazar ve öğrencinin demir parmaklıklar arkasında olduğu bir ülkeyiz. Sıradan bir iktidar eleştirisi dahi şiddetle cezalandırılabiliyor.

Demokrasisi, devletin hukuki yapısı ve kapsayıcı kurumları çökertilen herhangi bir ülkede yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar nasıl birbirlerini besleyerek toplumu içeriden çökertirlerse, Türkiye’de olan budur.

16 yıldır iktidarda olanlar ise, bu resimde hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi, OHAL altında seçim yapmaya zorladıkları seçmene 3 Y ile mücadele, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi vadediyorlar. Paket üstüne paket açıklıyorlar.

Bugüne kadar açıklanan teşvik paketlerinin, vergi ve varlık barışı düzenlemelerinin, imar ve vergi aflarının sayısını çoğumuz hatırlamıyoruz bile...

Her vergi, prim, imar ve sicil affı ödeyeni cezalandırıp, ödemeyenleri ödüllendirdiğinden bir sonraki affın alt yapısını hazırlıyor...

Aslında vaatleriyle de, teşvik paketleriyle de başaramadıklarını açıkça itiraf ediyorlar.

Şimdi güvenlik, eşitlik, dürüstlük ve temsilde adalet bakımından belki de dünyanın en tartışmalı seçimini yapacağız.

Sanki OHAL yokmuş, cezaevinde bir Cumhurbaşkanı adayı normalmiş, gardiyanın çektiği fotoğraflarla adaylık başvurusu yapması olağanmış gibi...

Oysa Anayasa'nın “özgür, serbest ve eşit güvenlikli seçim” ilkesi diyen 67.maddesi açık.

Dürüstlük, eşitlik, adalet  ilkeleri hoyratça çiğnenirken sadece dünyanın en güvensiz seçiminin yol açtığı enkazla baş başa kalmayacağız, tüm farklılıklarımızla birlikte yaşama duygusu da ağır hasar alacak. Demirtaş’ın “Biz İttifakı, barajı geçmek için değil yüz yıllık korkuların, tabuların, hataların yıkılması için istedik” sözü akıllara kazınmalı.

Bu  hasarı, TBMM çoğunluğunu AKP-MHP ittifakının elinden alarak bir ölçüde azaltmamız mümkün.

Bu ihtimalin giderek güçlendiğini iktidar partisi de biliyor.  TBMM çoğunluğunu kaybedeceği korkusuyla, gelecekte kullanmak üzere Bakanlar Kurulu’na  KHK’ çıkarma yetkisi alıyor.

Üstelik bunu, 16 Nisan’da kendi yaptığı ve şaibeli referandumla kabul edilen Anayasa değişikliğinin “6 ay içinde yapılır” amir hükmünü çiğneyerek, 2 yıldır yapmadığı “uyum değişiklikleri”ni yapma gerekçesine dayandırıyor.

Kendi yaptığı Anayasa değişikliklerini dahi çiğneyen bu iktidara dur demenin yolu ise TBMM çoğunluğuna sahip olmaktan geçiyor.

Çünkü temel yasaları yapma yetkisi hala TBMM’de.

HSK’nın 13 üyesinden 7’si ve RTÜK üyeleri TBMM tarafından seçiliyor.

TBMM gündemini belirleme ağırlığı olan Meclis Başkanı’nın muhalefet tarafından seçilmesi, başkanlık divanı ve komisyonlarda muhalefetin çoğunlukta olması, Cumhurbaşkanı kim olursa olsun, yürütmenin gücünü dengeler.

Cumhurbaşkanı kararnamelerini geçersiz kılacak yasaları çıkararak, ülkeyi sonu belli olmayan maceralara sürüklenmekten alıkoyma imkanı çoğulcu ve uzlaşmacı yapısıyla hala TBMM’nin elindedir.

Sorumluluk şimdi biz seçmenlerin sırtında...