Bugün 24 Nisan, kalanlar anlatıyor: ‘Avrupa’da bir karar alınınca bize yansıması olur mu diye kaygılanıyoruz’

Suriye sınırında portakal bahçeleriyle çevrili, gidenlerden kalan son Ermeni köyü Vakıflı… Bir Paskalya sabahı İstanbul, Fransa, İzmir’den gelen Ermenilerle doldu taştı Vakıflı’daki kilise bahçesi. Hepsinin direnişe dair dedelerinden duyduğu bir hikâyesi var ama geçmişi konuşmak pek hoşlarına gitmiyor. 1915’e dair konu açılınca ise şöyle deniyor: 21 yüzyıldayız artık bazı olaylar kabul edilmeli

Hatay’ın Samandağ ilçesine 4 km. uzaklıktaki, bilinen adıyla Vakıflı, köylülerin kullandığı isim Musadağı köyü; Türkiye’nin son kalan Ermeni köyü…

Köyü, Suriye’nin Keseb Kasabası’ndan Kel Dağları ayırıyor. Musa Dağı eteklerindeki yerleşim yeri Akdeniz’i tepeden seyrediyor. Osmanlı döneminde Suriye’ye bağlı olan bölge, şimdi bir kısmı Suriye’de kalan Keseb’le birleşik bir yermiş o dönem. Ve Samandağ’a bağlı altı tane daha Ermeni köyü varmış. Şimdilerde ‘tek Ermeni köyü’ diye lanse edilip, vitrin oluşturulan Vakıflı, son kalanların köyü.

 

Sakin bir hayat süren Musadağ Ermenilerinin hayatı, tıpkı Osmanlı’nın diğer vilayetlerinde yaşayan Ermenilerin hayatları gibi 1915 yılında değişir. 1915'te, Hatay'ın Kebusiye (Kapısuyu), Vakıf, Hıdır Bek (Hıdır Bey), Yoğunoluk, Hablak (ismi iki defa değişir, Hacı Habibli ve Eriklikuyu), Bityas (Batı Ayaz veya Teknepınar) ve Yezur (Azir) köylerinin Ermeni halkı, Anadolu'da Ermenilerin başına gelenleri haber alıp kendilerini bu kaderden kurtarmak için dağa çıkma kararı alır.                          

Yedi köyden yaklaşık 4 bin 500 kişi Musa Dağ'a çıkarak 40 gün burada kalır. Sonunda bir Fransız gemisi tarafından kurtarılır ve Mısır'a, Port Said'e götürülürler. Dört sene burada yaşayan Hataylı Ermeniler, daha sonra köylerine dönerler. 1939'a kadar Fransız egemenliğinde olan Hatay'ın bu tarihte Türkiye'ye katılacak olması yeni bir kararın eşiğine getirir bölgedeki Ermenileri.

Gidecekler mi, kalacaklar mı? Sonunda, bir grup gitmeye karar verir. Gidenlerden bir kısmı Lübnan'daki Bekaa Vadisi'nde bir köy kurar. Kalanlar ise, bugünkü Vakıflı denilen köyde toplanır. Köyün nüfusu 120 kişi. Köyde daimi kalanlar köyün yaşlıları. Genç nüfus ya yurtdışında ya da büyük şehirde. Yaz tatillerinde ve özel günlerde köye geliyorlar.

24 Nisan’a günler kala bir Paskalya sabahı Vakıflı köyünü ziyaret ettim. Sabahın erken saatlerinde vardığım köy kahvesinde, kahvenin sahibi Garbis karşıladı beni. Ardından da köyün vazgeçilmezlerinden Panos Çaparyan…

Bir çay eşliğinde başladı sohbete Panos amca. 87 yaşındaki Zeytunislam doğumlu Panos amca, Arapça, Ermenice, Fransızca, Türkçe’yi iyi biliyor, gelip gidenlerden de çat pat Kürtçe öğrenmiş.

 


Musadağ’da doğduğunu ve hep burada yaşadığını söyleyen Panos Amca, geçmişi ve siyaset konuşmaktan pek yana değil…

Musadağı Direnişi’ni sorduğumda “Sürgüne gitmek istemeyenler dağa çıktı. Sonra Fransızlar Port Said’e götürdü onları. Dedem yaşamış bunları. Ama biz bilmiyoruz” diyor. 1915’i sorduğumda ise “Biz böyle şeyler konuşmuyoruz. Bizim onlarla ilgimiz yok. Amerika’nın kararı bizi etkilemez” diye yanıtlıyor.

Panos amcayla beraber Paskalya için kiliseye geçiyoruz. Kilise bahçesi yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Köye şık giyimli, çocuklarıyla beraber akın akın insanlar geliyor. Paskalya için Fransa’dan, İstanbul’dan, İzmir’den gelenler de var. Dört bir yandan gelen Ermeniler, kilise bahçesinde uzun uzun sohbetler ediyor. Bu sohbetlerden birine dâhil oluyorum.

Fransa’dan gelen Azad Basmacıyan, köyün damadı olduğunu belirtiyor. Diyarbakır Lice Ermenilerinden olan Basmacıyan, Diyarbakır Sur’da büyümüş. Altı yaşında Sur’dan İstanbul Üsküdar’da Ermeni okuluna okumaya gitmiş.

 

 

Diyarbakırlı Ermeni yazar Mıgırdiç Margosyan’la aynı mahallede büyüdüğünü, aynı okulda okuduğunu söyleyen Basmacıyan şöyle anlatyor:

“Üsküdar’dan sonra Fransa’ya göç ettim. Eşim Vakıflılı. Her sene hem Paskalya hem de ziyaret için geliyoruz. Eşimin ailesi Musadağı direnişini yaşayan ailelerden. Kayınbiraderim Port Said’de doğdu. Sonra buraya geldiler.”

Musadağ’da yaşayan Ermeniler, 1915 olaylarını konuşmaktan çekiniyor. Ama diaspora Ermenileri konuyla ilgili daha rahat konuşuyor. Azad Basmacıyan’ın 1915’le ilgili görüşleri şöyle:

“Ermenilere katliam yapılmadı, yolda hastalıktan ölenler oldu diyorlar. Soruyorum onlara: Milyonlarca Ermeni yaşıyordu Anadolu’da buharlaştılar mı? Ne oldu onlara. Biz niye memleketimizi bırakıp Fransa’ya gittik. Diyarbakır’a gidince içim acıyor. 21’inci yüzyıldayız. Artık bazı şeyleri kabul etmeleri lazım. Çok acılar yaşandı, çok insan öldü. Yapılanların kabul edilmesini ve bir özür bekliyoruz.”

 

1994’ten beri Köy Muhtarı olan Berç Kartun’la köyün dünü, bugününü konuştuk. Kartun’un dedesi, Hatay 1939’da Türkiye’ye bağlandıktan sonra Lübnan’a gitmeyip kalanlardan. Babası 1939’dan sonra 52 yıl kilisenin papazı olarak görev yapmış. Kartun, “1939’da Hatay Fransızların elinden alındığında köyün bir kısmı tedirgin oldu. 1915’in aynısı yaşanır mı diye. Bir kısmı devletin ‘size bir şey yapmayacağız’ sözüne güvenmedi ve Lübnan Bekaa’ya göç etti. Bir kısmı devlete güvendi ve kaldı. Benim dedem kalanlardan” diye konuşuyor.

Vakıflı’da Ermeni kimliğiyle rahatça yaşamalarında Hatay’ın hoşgörü kültürünün büyük etken olduğunu belirten Kartun şöyle devam ediyor:

“Ben burada kendi dilimle, kültürümle ötekileştirilmeden yaşıyorum. Samandağ- Hatay halkının hoşgörü ve kimliklere saygılı olma anlayışının bunda etkili olduğunu düşünüyorum. İstanbul’da 50-60 bin Ermeni iş adamı var. Hepsinin ikinci bir lakabı, ismi var. Kendi kimlikleriyle, isimleriyle var olamıyorlar. Ama biz burada kendi ismimizle, inancımızla, kimliğimizle var oluyoruz. İstanbul’daki Ermeni’den daha rahatım.”

Hatay Ermenicesi diğer Anadolu Ermeni lehçesine göre farklılık gösteriyor. Bu lehçe Hatay’ın dışında Suriye’nin Keseb kasabasında konuşuluyor. Şu an konuştukları lehçenin yok olmaya başladığını belirten Berç Kartun, “Hatay Ermenicesini konuşan çok az kaldı. Onun dışında köyde okulumuz yok. Fransızlar döneminde köyde bir okul varmış. 1960’lı yıllarda ailelerimiz okul okuyalım diye İstanbul’a gönderdi. Ben de Karagözyan Ermeni Okulu’nda okudum. Köyde bir okul olsa anadilimizi öğrenmek için uzağa gitmek zorunda kalmazdık” şeklinde konuşuyor.

Avrupa’da Türkiye’nin herhangi bir yerinde yaşanan olayların köyde yaşayanları da etkilediğini belirten Kartun, bunun kendilerine etkilerini şu sözlerle anlatıyor:

“Avrupa’da Ermenilere dair bir adım atılınca, bir karar çıkınca ne olacak, bize yansıması olur mu diye düşünüyoruz hep. Hrant Dink katledildiğinde hepimizin yüreğinden bir parça gitti. Onun için taziye kurduk burada. Bir saldırı olduğunda biz de tedirgin oluyoruz. 1915’de neler oldu diye tartışılıyor. 21. Yüzyıldayız. Hala katliam oldu mu olmadı mı tartışılıyor. İki tarafın da tarihçileri çıksın araştırmalarını sunsun, elde ettiği bilgileri, verileri sunsun. Bunun açıklanması kaybedilen insanlar için bir borçtur.”

2014 yılında Suriye’nin Keseb kasabası Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) tarafından işgal edilmişti. O dönemde köyden kaçabilen 25 Kesebli Vakıflı köyüne getirildi. Muhtar Berç Kartun, hep geçmişte duydukları savaşı o dönem gelenlerin yüzünde gördüklerinin altını çizerek şunları naklediyor:

“Çoğu yaşlı 25 kişiyi misafir ettik. Perişan durumdaydılar. Günlerce depolarda kalmışlardı. Evler, kilise yakılıp yıkılmış. Bir çobanın 300 koyununu almışlar, anne, baba, kızı depoda tutmuşlar günlerce. Onlar da buraya geldi. Yine bir aile geldi. Evin oğlunu almışlar, babanın gözü önünde öldürmüşler. Annenin haberi yoktu. Oğlunun gelmesini bekliyordu. 40 gün kaldılar burada. Sonra bir kısmı Lübnan’a bir kısmı da Lübnan üzerinden Suriye’ye geçti. Savaş tüm insanlığı perişan ediyor.”

Musadağ direnişinin ardından köy sakinlerinin, 40 gün boyunca hayatta kalma mücadelesi ve yaşamlarını yitirenler için bir anıt diktiklerini belirten Berç Kartun, “Direnişte mücadele verenler ve burada ölen şehitlerimiz için bir anıt diktik. Hatta o dönem direnişçileri kurtaran gemi de anıta yapılır. Ve şehit olan 18 kişinin mezarı. 80'li yıllara dek, buraya gelir, dua ederdik. 1980 darbesi zamanı anıtımız yıkıldı. Mezarlarımız dağıtıldı” diyor.

 

 

Vakıflı’da iki tane de Suriye’nin Halep kentinden gelen aile var. Üç buçuk sene önce doğduğu Halep’in Süleymaniye Mahallesi’ni (Hristiyan Mahallesi) bırakıp gelmek zorunda kalan Sarkis Apkaryan değişen hayatını şöyle anlatıyor:

“Bir ağacın dalını kesersin ya işte öyle sevdiğim, doğduğum yerlerden koparıldım. Çok özlüyorum mahallemi, işimi, arkadaşlarımı. Savaş zor, kötü diyor herkes. Yaşamayan bilemez. Bir gecede düzenim, hayatım değişti. Hiç bilmediğim bir yere geldim. Burası güzel. Hepsi bizim cemaat. Ama nereye kadar. Burada sürekli hayat yok. Halep’e dönmeyi isterim fakat bir ağca hastalık bulaşırsa artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Halep hasta eski haline dönemez. Halep’teki mahallemizden kaçan herkes Kanada’ya gitti. Ben de gideceğim.”

 

Apkaryan, Halep doğumlu ama kökeni Maraşlı. 1938 yılında babası Maraş’tan Suriye Halep’e göç etmiş. Savaş başlayana kadar da hep Halep’telermiş. Suriye’de Türkiye kökenli Ermeni’nin çok olduğunu belirten Sarkis Apkaryan, şimdi bunların çoğunun Kanada’da olduğunu vurguluyor. 24 Nisan 1915’i sorduğum Apkaryan, o dönemin Halep’te çok konuşulmadığını, o dönem bir sürgün yaşandığını bildiğini söylüyor.

Vakıflı köylüler geçimlerini portakal bahçelerinden sağlıyor. Köyün toprakları organik tarıma elverişli olduğu için bir süre organik tarım yapılmış. Ama çok büyük getirisi olmadığı için organik meyvelerden ürünler yapıp, kilise bahçesinde ziyarete gelenlere satışlar yapılmış. Vakıflı Köy Kooperatifi kurucularından Talin Kartun, be kadınla başladıkları sürecin genişlediğini, 30 kadından oluşan bir Vakıflı Köy Kooperatifi kurulduğunu belirtiyor. Kartun, turunç, ceviz, erik reçelleri, nar ekşisi, meyve likörleri, el işi danteller yapan kadınların hem köylerini tanıttığını hem de gelir elde ettiğini vurguluyor.

Vakıflı köyünden portakal çiçeği kokusunu içime çekerek ayrılırken, köyde tanıştığım Diyarbakır Lice Ermenilerinden Azad’ı, Halep Ermenilerinden Sarkis’i düşünüyorum.

Lice’den Üsküdar’a, Üsküdar’dan Fransa’ya kesilen biletler… Maraş’tan Halep’e, Halep’ten Kanada’ya uzanan ve Margosyan’ın dediği gibi tespih taneleri gibi dağılan hayatlar…