Soykırım tartışmaları

Ermeniler soykırıma mı uğradı, kıyıma mı, katliama mı, etnik arındırmaya mı,  tehcire mi yoksa “bize” saldırdıklarından dolayı hak ettikleri sonuçları mı yaşadılar? Bu tür olayları bu biçimde ele almak toplama ve çıkarmayı öğrenmemiş bir öğrenciye bölmeyi öğretmeye kalkışmak gibidir. Soykırım sözüne varmadan önce söylenecek pek çok şey var.

Ecdadın iyi, güzel, olumlu davranışlarına sahip çıkmak bütün milletlerin huyunda vardır. Ama geçmişteki bir “büyük babanın” olumsuz yanları ne olacak? Bu sorun genellikle suskunluk ve unutma ile halledilir.

Bu davranış da insanın doğasında vardır. Araştırmacılar buna “doğrulama önyargısı” (confirmation bias) demişler. İnsan hoşuna gidenleri seçer ve öğrenir. Bunu yaparken bazı “metotlar” izler. Seçmeci bir yöntemle bazı şeyleri unutur, bazılarını hatırlar; haklı yanlarını abartır, haksız eylemlerini ikincil sayar – veya “yanlış oldu” der. Ötekinin kötü davranışları ise kötü niyetinin kanıtı sayılır. Hoşa giden şeyleri dile getiren kaynaklara başvurur, örneğin “doğruları” yazan kendi gazetesini izler. Sonunda inancı hep “doğrulanır”.

Ecdat neden hep korunur? Çünkü ırkçı anlayış temeldir. Milli karakterin kalıtımsal (irsi)  olduğu kabul edildiğinde bir ecdadın kötü yanı şimdiki soydaşı da şaibeli kılar anlayışı bilinçaltında hep vardır. Aynen eski milli zaferlerin, şimdiki bir insana gurur sağladığı gibi. İnsanlar dedeleriyle neden gurur veya utanç duyar? Dede ile torun farklı insanlar değil mi? Birinin günahı ötekine devredilebilir mi? Üstünlüğü birkaç yüzyıl sonraki insana nasıl geçer?

Milletler kapalı cemaatler gibidir. Onları bir arada tutan mitosları vardır. Bu mitoslara “tarihimiz”, “geçmişimiz”, “fıtratımız” vb. derler. Doğal olarak her milletin “milli hikâyesi” farklıdır. Buna da “grand national narrative” demişler - bu işleri korkmadan araştırmış olanlar. Mitos huzur sağlayan bir söylemdir.

Bu milli söylem her gün durmadan tekrarlanır. Örneğin, bir ay boyunca Türkiye’deki televizyon programlarını, gazete yazılarını izler, siyasi konuşmaları dinlerseniz, bir tek kez – altını çiziyorum, bir tek kez olsun -“Ermenistan’ın bir tezinin doğru olduğunu” duyamazsınız. Hep bizim doğrularımızla karşılaşırsınız. Ermenistan’da da bu durumun ayna karşıtı yaşanır. Millet olma böyle bir durumdur; bilgi ve görüş de ona göredir, millidir yani.

Bu ortamda, bir Türkiye vatandaşı “soykırım” tezini duyunca ne yapar? Normal olarak reddeder diyenler olacaktır. Ama daha kötüsünden söz eden bilim insanları var. Bir inanca karşı çıkıldığında  bumerang etkisi dedikleri bir tepki doğarmış (boomerang effect): insanlar  inançlarına daha da sarılırlarmış. Görüşleri kanıtlarla çürütülünce daha da inançlı olurlarmış. Bu, özellikle kenetlenmiş gruplarda veya topluluklarda çok daha belirginmiş. Milletler de bu tür topluluklardır. 

Bu insanî eğilimlerden söz açılmışken “hayali tasarım algısı”dan da söz edelim (illusory pattern perception). İnsanlar karmaşık dünya olaylarının açıklamasında acz içinde kalınca çözümü kolay neden-sonuç ilişkilerinde  bulurlarmış. Basit ilişkiler algılarlar. Bundan komplo teorileri doğar. Türkiye-Amerika ilişkileri mi? Cevabı kolaydır: “kıskanıyorlar” veya “onlar emperyalisttir”. O kadar! 

İlkokuldan mezara, sürekli ecdadın ne denli hatasız olduğu duyan birinin birden bir “soykırımla” karşılaşması bumerang etkisini tetikler. Düşünün ki Osmanlının yayılmacı seferleri bile “tarihçiliğimizde” Kızılay’ın yardım paketi gibi gösterilmiştir. “Biz” saldırı savaşı hiç yapmadık, istila söz konusu değil, kan dökmedik, esir alıp köle satmadık, başkaldıranı kesmedik, zenginliklerini çalıp güzel camiler inşa etmedik ve dolayısıyla sömürgeci ve emperyalist hiç olmadık.

Soykırımı kabul etmek, hiç spor yapmamış birinden iki metreye konmuş bir çıtanın üzerinden atlamasını istemek gibidir. Ben antrenman olsun diye çıtayı yirmi santime koyuyorum.

Önce Türk devletinin veya Türk tarafının şu an haksız olduğu bir tezin kabulünü deneyelim. Bununla başlayalım. Ülkenin dış ilişkilerinde herhangi bir alanda – Irak, Suriye, Yunanistan, Ermenistan, AB, ABD ilişkilerinden örneğin – haksız olduğu bir tek tezi var mı? Tek bir kabul bile çıtanın – yirmi santimin - aşıldığı anlamını taşıyacak.

Bendeniz aylarca ve yıllarca böyle bir “itirafı” duymadım. Çoğunluğun hain dediği bir avuç insanın dışında, tabii. Bunlar da konuştuklarına bin pişman edilmişlerdir: İftiralar, tehditler, soruşturmalar, hapis, dayak ve silahlı saldırılar. Milyonlar bir tek haksız davranışımızın, haksız olan bir tezimizin var olduğunu duymamıştır. Beyin yıkama yani.

Bu “yüksek atlama” denemelerinde bir kurnazlık yapıldığı için bir şartı hatırlatayım. Eskilerde yapılmış olan “hatalardan” söz etmiyorum. Olmuş bitmiş ve bugüne etkisi olmayacak geçmiş olayların “yanlış oldukları” genellikle daha kolay kabul edilebiliyor. Hatanın kabul edildiğinde “bugün” siyaset değiştirmek gerektirecek haksız tezlerden söz ediyorum. Bunun kabulü zordur.

Bu yüzden “eski dönemlerde” yapılmış yanlışları kabul edenler bile, “şimdiki zamanda” yapılan bir haksızlığı görmeyebilir – işte, doğrulama önyargısı! 

Ermenilere ne oldu sorusu böyle bir ortamda konuşuluyor. Soykırım bir yana, incitmiş olabileceğimiz bile kabul edilemiyor! Biz mi? Yahu onlar bize saldırdı! Biz kime zarar vermişiz ki Ermenilere ilişelim?

Hele şu yirmi santimi atlamaya başlayalım sonra soykırımı da, etnik arındırmayı da  konuşuruz! Örneğin, okul kitaplarımız, siyasilerimiz, akademik dünyamız, medya geçmişi doğru değerlendirse: İmparatorluklar demokratik toplumlar hiç değildi, diyebilse. Yağma ve köleleştirme sıradan uygulamaydı. Kazığa oturtma, çengele asma, diri diri deri soyma da cezalardan sayılırdı.

Eskiden dünyamız feciydi, hoşgörü güzellemesi acıklı bir yalandır, milliyetçi bir hikâyedir diyebilsek. Yani önce sağlıklı bir tarihsel çerçeve çizsek. Hele bu sağlansın, komşulara yapılanları, komşuların bize yaptıklarını ondan sonra konuşuruz.


© Ahval Türkçe

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.