Soykırım tartışmaları – 2

İkidir oluyor. İçinde “soykırım” kelimesinin geçtiği iki yazı yazdım ama “oldu” veya “olmadı” diye görüş bildirmeden. İlginç tepkiler geldi. Kimileri kelimenin dile getirilmesine bile kızdı; başkaları “değildir” diye tepki gösterdi.

Konu çok hassas olmuş diyeceğim ama doğrusu, “kelime”nin hassas olması. Kelimeler hassas olunca ilgili olaylar da bu kelimenin kurbanı oluyor. Artık olay ikincil, kelime temel oluyor. Kelimeye odaklanıyor tartışma. Ve tabii lehte ve aleyhte olanlar diye iki taraf oluşuyor.

Bu günlerde yakın tarihle ilgili ve uluslararası bir ekiple hazırlanan bir belgeselin çalışmalarını yakından izleyebildim. Bu kelime saplantısı yeniden yaşandı. Soykırım taraftarı – yanlış anlaşılmasın, soykırım kelimesinin kullanılmasından yana olan biri – “bari soykırım kelimesini kullanın” dedi. Yani “olayın” anlatılması ikincil sayıldı, yeter ki kelime kullanılsın.

Başka bir garabet “olayı tarihçilere bırakalım” görüşüdür. Birbiri ile anlaşamayan tarihçilerin bir araya gelip, konuşup anlaştıkları hiç görülmüş müdür? W. McNeill çok önceden söylemişti: Bir tarihçinin doğru bildiği ötekine göre mitostur!

Bir de olayın hukuki yanı var. Bu yaklaşımın özelliği konunun avukatların soğukkanlılığı ile ele alınması. Soykırım kelimesi ne zaman kullanıldı ve tanımlandı, ne zaman insanlığa karşı suç sayıldı, bu kavram geçmiş olaylar için kullanılır mı, hangi şartlar “sağlanırsa” bir olay soykırım sayılır, gibi konular ilgili taraflarca konuşuluyor.

Olaylar soykırım sayılırsa tazminat istenebilirmiş, yoksa istenemezmiş. Soykırım kavram ve yasa olarak 1947’de kabul edilmiş, geçmişe şamil olamazmış. Bunlar doğru. Ancak günümüzde hangi olayların soykırım sayılacağı madde madde biliniyor. Geçmişteki bir olaya, diyelim Büyük İskender’in bir kent halkını kılıçtan geçirmesine – tazminat ve hukuk bir yana – soykırım diyecek miyiz; eğer yaptıkları bugünkü soykırım maddesiyle uyum gösteriyorsa?  

Bu tartışmalar görünüşte akademik ve bilimsel, özünde ise – tarihçilerle de olduğu gibi – aslında bir kelime hakkındadır: kelimenin anlamı konusunda lehte/aleyhte iki grup tartışıyor. İlginç olan bir insani dramda empatinin gündeme gelmemesi.  

Ben kendi adıma konuşayım. Ermenilerle ilgili bu olayları ne tarihçiler, ne hukukçular, ne de kelime uzmanı dilbilimciler gibi yaşıyorum. Benim gözümde sahneler canlanıyor. Ve bunlarla ilgili cevaplarını bulamadığım sorular. Bu sahneleri başkaları da görüyor mu, bilmek isterim. Görmüyorlarsa, neden onlar görmez de ben görürüm?

Geçen yazımda insanların kendi milletleri ile ilgili hiçbir milli kusuru/kabahati/yanlışı/vahşeti kabul etmediklerini anlatmaya çalıştım. Böyle bir ortamda “Ermenilere ne oldu?” gibi bir konu zaten tartışılamaz. Karar önceden çıkmıştır. 

Bence insanlar önce kendi milletlerinin bir utanç verici – bir tek olsun - olayını kabul edip edememelerini hele bir kontrol etsinler. Milli geçmişlerini bütünüyle kusursuz görüyorlarsa Ermeni “olayını” araştırmalarının ne anlamı olabilir ki? “Araştırma” inancın kanıtlanması eylemine dönüşecektir.

Benim öncelik tanıdığım ve hayal dünyamda canlanan sahnelerden ve sorulardan örnekler vereyim.

Bazen iki çocuklu bir anne düşünürüm. Birisi henüz kucakta. Öbürü iki yaşında. Babaları asker. Bunlar nasıl yürür? Kaç kilometre dayanabilirler? Anne çökerse çocuklar ne yapar?

Yaşlı bir adam gelir gözümün önüne. Yürüyebiliyor, ama hem yavaş, hem de bir saatten fazlası imkânsız. Kafileden kopan, geride kalanı ne yaparlardı? Duyduğuma göre süngü ile bitirirlermiş sorunu. Kurşun heba olmasın diye.

Yürüyemeyenleri arabalara almışlar mı? Her kafilede kaç araba vardı? Arabalar için uygun yollar seçilmiş mi? At arabası mı, inek arabası mıydı bunlar? Kimin sorumluluğunda sağlanırdı bunlar? Bedelini kim karşılardı? Kafileler günde kaç saat yürür, kaç kilometre yol kat ederlerdi?

Bu insanları yürütmeye karar verenler, yaşlıları, bebekleri, hamile kadınları, yataktan kalkamayacak durumda olan hastaları – yani bir köyün yarısı kadar bir kalabalığı - düşünüp çare düşünmüşler mi?

“Yolculuk” kararını verenler bu konuda direktifler vermişlerse, neydi bu direktifler, bunlar uygulandı mı? Uygulanmayanlar neden uygulanmadı?

Bu “olay” güvenlik amaçlı idiyse yaşlılar, hastalar, çocuklar ve anneleri neden yerlerinden edildiler? Erkekleri almak yeterli sayılamaz mıydı?

Kaç kedi ve köpek geride kaldı? Ayrılış sahneleri geliyor gözümün önüne. Son kez okşanan bir kedi, öpülen bir köpek. Kafilenin peşine takılmış köpekler olmuş mu?

Bu “yer değiştirenler” devletleri konusunda neler düşündüler; ve daha önemlisi bu devletleri konusunda ne tür duygular depreşti? Güven dünyaları nasıldı? Korkuları ne türdü? Geceleri nasıl uyurdu? Şilteleri var mıydı? Bu yürüyüş dünyaya bakışlarını değiştirdi mi?

Terk edilen evlere ne oldu? Her köyde birkaç Ermeni o evlerin bekçiliğini yapmak için geride bırakıldı mı? Nasıl oluyor da insanlar savaştan sonra evlerine dönmedi? Bir kısmı bile mi dönmedi? O evlere, ahırlara, tarlalara, büyük ve küçükbaş hayvana ne oldu? Kim sahip çıktı? Hangi yöntemle?

Şehirlerdeki dükkânlar, iş yerleri ne oldu? Bunların kaydı var mı? Bu kayıtlar nerededir?

Bu insanları böylesine uzak yerlere göndermek yerine cepheden uzaklaştırmak yetmez miydi?

Bu soruları cevaplandırmadan, yani ne olduğunu anlamadan ve bilmeden “soykırım” kavramını tartışmak olayı görmezlikten gelmek gibidir. .

İnsanlar, hayvanları, tarla ve dükkânlarıyla, evleri, anıları ve beklentileriyle yok oldu. Bir dünya kayboldu. Buna nasıl bir isim vereceğimiz çok mu önemli? “Kayboldular” demek ve nasıl kaybolduğunu bilmek yetmez mi?

1948’de Birleşmiş Milletlerce kabul edilen soykırım yasasının hemen başında “tarih içinde pek çok soykırım işlenmiştir” diye yazar. Yani 1948 tarihinden önce yaşanmış bir olaya soykırım demek çok normal. Ancak bu tür bir eylemden dolayı bazı kimselere karşı davacı olmak ve tazminat hakkının doğması çok farklı şey. Kelime kavgası da tam bu noktada yaşanıyor.

Birileri hukuksal sorumluluk açısından (haklı olarak) “sorumlu değiliz” derken, aynı zamanda (haksız olarak) 1948 öncesinde bir soykırım oldu diyemeyiz demekteler. Oysa eski bir olayı soykırım olarak tanımlamak, bu olayın cezaî müeyyidesi var anlamını taşımıyor. 

Geçmişe şamil olmayan kanunun cezaî yanıdır; yoksa “tarih içinde pek çok soykırım işlenmiştir”.

Bütün “güçlü” ülkelerin tarihlerinde böyle olaylar bulunabilir. Bence bu konuları “hukukçulara bırakalım”. İsteyen istediği kelimeye sarılsın. Konunun empati yanı çok daha önemlidir.

Ermeni “olayı” konusunda benim öncelik verdiğim beş alan var: 1) Milli çerçeve; 2) “Olaylar” soykırıma benziyor veya benzemiyor sorunu ve dilbilim açısından kelimelerin anlamları veya yeterlilikleri; 3) yapılanlarda niyetin olması/olmaması; 4) Özür meselesi; 5) Empati .

1) Milli çerçeve: Bu konuyu yeterince açıklamaya çalıştım. İnsanlar milletlerinin avukatı gibi davranırsa olanları anlamanın olanağı kalmıyor. “Biz suç işlemeyiz” ilkesi tartışılmaz bir milli inanca dönüşür. 

2) Olaylar soykırıma benziyor mu? Kelimeler insan topluluklarının yapısıdır. Anlamları insanların algı sınırlarını aşamaz. Oysa hayat çok daha karmaşıktır. Diller bu karmaşıklığa kelime yetiştirememişlerdir. Tipik bir örnek benzer/benzemez kelimeleridir. Aslında bu kelimeler karşıtlık ifade ederler oysa karşılaştırmalar iki şık arasında değildir; her zaman benzerlik ve benzersizliği aynı anda taşır.

Karşılaştırılacak iki şeyin farklı olması gerekir, yoksa aynılık söz konusu olur. “İki” farklı şey olmayanlar – tıpatıp aynı olanlar - karşılaştırılamaz. Sürünün içinde iki koyun karşılaştırılması için, örneğin, ya rengi, ya kilosu, ya yaşı, vb. “farklı” olmalı. Ancak bu şartlarda fark edilirler ve söz konusu olurlar.

Ama aynı zamanda benzer de olmalılar. Bir patates ile bir astronot karşılaştırılmaz. Çünkü karşılaştırmayı olanaklı kılacak ortak bir kategoride değiller. Patates ile astronot, ancak “canlı varlıklar uzayda nasıl davranır” türünde bir grubun içinde – yani yeni bir kategorinin içinde – karşılaştırılabilirler.

Yani, Ermeni olayı Nazilerin yaptıklarına benzer mi sorusu açmazdır. Çünkü karşılaştırmaya kalkıştığımız an hem benzer hem benzemez. Taraflar kolaylıkla iki şıktan birini savunabilir. Bütün karşılaştırmaların özünde vardır bu durum. Benzerlik derecesi ise insanların savunma mekanizmalarına karşı savunmasızdır. İnsanlar istediklerini önemli veya önemsiz gösterebilir. Yani dilimiz karşılaştırmayı yapıp bir sonuca varmak için yetersizdir. Milyon yıllık tarihimiz içinde toplumlar böyle ihtiyaçlar duymamışlardı- siyah/beyaz, iyi/kötü, bizden/bize karşı, benzer/benzemez kavramlarıyla yaşamışlardır. 

3)Niyet konusu biraz dil konusuna benziyor ama aslında bilinç dışımızla ilgilidir. “Suriye’ye yürüsünler” diye düşünen ve bu yönde karar veren birilerinin niyeti “yürüyüş” olabilir. Resmen böyle de demiş olabilirler. Hatta kendilerini bu yönde inandırmış olabilirler. Ama biz günümüzde “bilinç dışı” diye bir kavram biliriz. Şimdi, “belki de bilinç dışı bir dürtü ile ölmelerini de istemiş olabilirler” diye düşünebiliriz. Tabii baştan öldürme niyeti de olabilir.

Yani bu niyet sorusunun cevabı çok sorunludur. Kaldı ki, bir grup “yürüsünler” kararını verirken bütün grup üyeleri ayni “niyette” olmayabilir. Kimileri masum kimileri içten pazarlıklı olabilir– hatta bilincinde bile olmadan.

4) Özür konusu daha basit görünüyor ama benim için hiç değil. Sık sık milletlerinin kötü davranışlarını kabul edip “mağdur olanlardan” özür dileyen kimseleri ve özellikle devlet temsilcilerini görüyoruz. Bu normal karşılanıyor ve hatta olgunluk olarak övülüyor. Bence de öyle. 

Ama aynı zamanda bu tür özür olaylarını milliyetçi paradigmanın içinde anlamlı olduğunu görüyorum. Aslında bu özür, bu paradigmayı kabul eden ve hatta besleyen bir davranıştır. Çünkü özür suçlu tarafın eylemidir. Oysa suç bireyseldir. Özür dileyenin henüz doğmamış olduğu bir dönemde yapılmış bir eylemden dolayı özür dilemesi için şart olan, suçu işleyenle özür dileyenin ilişkili olmasıdır. Nedir bu ilişki?

Bu, bir millet içinde kuşaktan kuşağa geçen (sözde) suçluluktur. Eski kuşağın bir suçu bir “birlik” oluşturan milleti bütün olarak suçlu kılar. Bu ırkçı bir anlayıştır aynı zamanda. Eski bir dönemde işlenmiş bir milletin suçu için – hatta yapılan bütün milletin işi de değildir, bir kısmınındır – bu suça katılmamış, hatta hayatında hiç suç işlememiş insanın “özür” dilemesi özrün ötesinde bir anlam taşır. Bu milliyetçi paradigmanın temel ilkesinin kabulü demektir: “Biz bir milli birlik olarak zaman içinde bir tek kişilik taşırız” demek gibi; siz Yahudiler bizim İsa’yı çarmıha gerdiniz, demek gibi bir şey yani.

Tabii, geçmiş kuşakların suçlarından dolayı kendilerini sorumlu hissetmeyenler (örneğin ben), geçmişteki “ataların” başarılarından da kendilerine pay çıkarmamalı. 

Ama yine de, yeni ve masum kuşakların yapabileceği ve yapmasında büyük yarar gördüğüm başka bir şey var. Milli avukatlığı bir yana bırakarak, geçmişte yapılanlardan neleri beğendiklerini ve neleri eleştirdiğini seçmeleri gerekir; biz-siz demeden yapılanlara karşı yerini belirlemek.  Bu karar gelecekte ne tür bir toplum istediğimizin ilanı anlamındadır.

5) Empati konusunda ise çok şey söylenmiştir. En etraflı bir açıklama üç türlü empatinin var olduğudur: a) karşımızdakinin duygularını paylaşmak; b) duygularını anlamak; ve c) bu konuda bir şeyler yapma ihtiyacını duymak. Bir insan bunların hepsini duymayabilir, kimi zaman hiçbirini duymaz. Özellikle otistik olanlar empati duygusunu yaşamaz. Bu insan davranışının Sinirbilim (nörobilim) açısından açıklanması beynimizdeki ayna-nöronlarıdır: karşı tarafta kendimizi görürüz. Başka birkaç hayvanda da var bu özellik.

Empati düşünce ve dille ilişkili değildir; görünüm ve duyumlarla yaşanır. Bir refleks gibidir. Ve henüz konuşmanın ortaya çıkmadığı zamandan beri insanlarda var olmuştur.

Tarihçilerin ve hukukçuların “soykırım” tartışmaları bu empati olayıyla bütünüyle ilgisizdir. Kelimeler ve kavramlarla empati kurulmaz; empatiyi duygusunu gerçek hayat veya resimler ve hayal gücünü etkileyen (dinlenen veya okunan) hikâyeler yaratır. Son yıllarda izlediğim “soykırım” tartışmalarının empatiden çok uzak olmasını öyle açıklıyorum.

İnsan beyni empatiyi görüntüler sonucunda yaşar. Bu görüntünün “gerçek” olması da gerekmiyor. Beyinde oluşacak bir resim gerçeklik duygusunu yaşatır. Aslında beynimiz gerçek olan bir durumla onun simgesini ayıramaz. Bu yüzden bir film veya bir roman gerçek bir durum yaşıyormuşçasına bizi duygulandırır ve hatta ağlatır.

Mantığımız gördüğümüzün ve okuduğumuzun “yalan”, “hayal”, “kurgu” olduğunu bilir; ama bizim refleksimiz (beynimiz) gerçek bir durum yaşıyormuş gibi tepki verir, empati yapar. 

Ermenilerin neler yaşadığını ille de kavramlar içinden – ve tarihi analizler ve hukuki tartışmalarla – konuşmak empatinin sağlanmamasına neden olur. Ve bugün yaşanan budur.

Empati, insanların hukuk sınırlamaları ötesinde, topluluklar olarak yaşamalarını sağlayan en temel duygulardandır. Bu duygu olmadan birlik, dayanışma, hoşgörü, affetme hissi, yardım etme isteği de yaşanmaz ve sağlıklı bir toplum oluşmaz. 

Ama empati hem her insanda aynı değildir, ayrıca hem de toplum içinde kısmen “öğrenilen” bir duygu ve davranıştır.

Ermenilerle empati kurulsaydı, zaman zaman benzer acılar çeken bazı “yurttaşlara” böyle insafsız davranılmazdı. Daha dengeli toplumsal davranışlar görürdük. Kısacası, kavramlar ve kelimeler kavgası yapmak ile insan acısını yaşamak ve paylaşmak farklı şeylerdir. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.