'Euro Bölgesi ekonomisi gümbür gümbür toparlanıyor'

Hadi, biraz Avrupa’dan konuşalım.

Dün açıklanan PMI verilerine göre Euro bölgesinde endeks Aralık ayındaki 58,1 seviyesinden 58,6’ya yükseldi. Son 12 yılın en kuvvetli artışı anlamına geliyor bu rakamlar. Hizmet ve imalat sektörlerinde aktivite ivmelenirken, iş bulma oranı da hızla yükselmekte. Ankete yanıt verenler, 2018 boyunca Euro bölgesi ekonomisine dair iyimserliklerini koruyorlar. Bu da Avrupa’da ekonomilerin miktarsal olarak büyürken, büyümenin kalitesinin de artığını anlatıyor. Avrupa’nın lokomotif ekonomileri Almanya ve Fransa’nın ötesinde, neredeyse Euro bölgesi içindeki tüm ülkelerde benzer bir resim var. Çeşitli finans kurumlarının beklentilerine göre Euro bölgesi hem bu sene hem de 2019’da %2,5 civarında büyüme yakalayacak. Bu da uzun vadeli potansiyel büyüme oranının da üzerine çıkıldığına işaret.

Kaynak: Pictet WM, Markit, Egeli & Co.

Hal böyle olunca da ister istemez dikkatler fiyat artışlarının temposuna doğru dönüyor. PMI verilerinin detaylarına inince, mevcut üretim kapasitelerinin yavaş yavaş zorlanmaya başladığını da gözlemlemek mümkün. Hammadde maliyetleri ve satış fiyatları da Nisan 2011den bu yana en yüksek tempoya ulaşmış durumda.

PMI verisi elbette, makroekonomik göstergelerden sadece bir tanesi. Fakat GSMH artışı ile neredeyse birebir korelasyona sahip. Üstelik özellikle son sekiz aydır Euro bölgesine ait veriler alt alta konduğunda Avrupa ekonomisinde kalıcı bir toparlanma olduğuna dair şüpheye pek yer kalmıyor. Zaten Euro’nun diğer para birimleri karşısındaki performansı Euro bölgesine ait ekonomik beklentilerin bir barometresi gibi. Euro’nun güçlenen trendi ise şimdilik Euro bölgesi ekonomisindeki toparlanmaya olumsuz bir etki yapmış, ya da enflasyon tarafında bir yumuşamaya neden olmuş da değil.

Kaynak: Tradingeconomics, Egeli & Co.

Bu şarlar altında, Avrupa Merkez Bankası (AMB) önümüzdeki aylarda tonunu çok daha sertleştirecek gibi. 25 Ocak’ta AMB Başkanı Draghi’den gelecek mesajlar bu açıdan önemli. Aslında Mart 2018’den önce kimse AMB’nin varlık alım programında bir değişiklik yapılmasını beklemiyor. Kısaca, önden bindirmeli bir değişiklik gelmesi kolay değil, toparlanmanın beklenenden kuvvetli olmasına rağmen. 25 Ocak toplantısında dili biraz değiştirmesi, miktarsal genişlemenin artırılabilme opsiyonundan vazgeçildiğinin ilanı beklenirken; AMB’nin “tapering” zamanlaması ile ilgili netlik çok muhtemel yaz aylarına doğru gelecek. Ocak 2018 itibarıyla zaten aylık 30 milyar Euro’ya inen alımlar, yaz ortasına kadar kademeli olarak sıfırlanmış olacak. Faizlerin yeniden yükseltilmesi ile ilgili beklentiler de yaz sonuna doğru şekillenecek.

Dolayısıyla, Draghi, 25 Ocak’ta yapacağı açıklamada net bir değişiklik ilan etmezken, yakın zamanda değişiklik yapılacağının ilanını yapacak. 2019 başına kadar miktarsal genişleme tamamen biterken, 2019 son çeyrekten itibaren de Avrupa Merkez Bankası faiz artışlarına başlayacak. İlk adım mevduat faizinin %-0,40’tan %-0,20’ye; gösterge faiz oranını %0 dan %0,05’e yükseltilmesiyle gelecek.

Fed’in tapering döneminde kurlardaki gelişmeleri hatırlayınca, önümüzdeki aylarda AMB’nin dil değiştirme sürecinde Euro’da oynaklığın artacağını da öngörmek mantıksız olmaz tabi. AMB daha şahin bir tona bürünüp 2018’de faiz artışlarına doğru ilerlerken, Fed’in de bu sene itibarıyla faiz artışlarını dörde çıkarabilme olasılığının yüksekliği hesaba katıldığında kurlarda oynaklığın giderek sertleşeceğine vurgu yapmak gerek. Üstelik 2017 sonlarında faizlerde yukarı yönde başlayan hareketin de devam edeceğini eklemek gerek.

Kaynak: Pictet WM, Markit, Egeli & Co.

Yaklaşık on yıllık bir durgunluğun ardından euro bölgesinin, tabana yayılan, sektörler arası senkronize görünen dış şoklara karşı dayanıklılığı yükselmiş kalıcı bir büyüme eğilimine girdiği ortada. Bu durum özellikle yüksek borç ve işsizlik seviyesi olan ülkelerde bir rahatlama yaratıyor. Türkiye’nin ihracatı içinde halen AB ülkeleri %50 ile en büyük ağırlığa sahip. Euro bölgesi özelindeyse, 2008 krizinden bu yana Türkiye’nin toplam ihracatında Euro bölgesinin payı %27’lere kadar gerilemişken Kasım 2017 itibarıyla %33’e yükselmiş durumda. Sırf 2017 başı ile sonu arasında Euro bölgesine yaptığımız ihracatın oransal olarak 3 puan artmış olması; o tarafta güçlenerek devam eden ekonomik toparlanmanın Türkiye ekonomisine hemen nasıl olumlu yansıdığının habercisi.

Kaynak: Pictet WM, Markit, Egeli & Co.

Üstelik son yıllarda ağızlara pelesenk olmuş, AB’nin dağılma, Euro bölgesi ekonomisinin de çökmeye yattığı söylemleri, en tatlı ifadeyle akılsızca.

Bilindiği üzere Euro bölgesi, ekonomik toparlanmaya rağmen zayıf tasarlanmış bir mali yapı ve mali mimarinin sonucunda ortaya çıkan kritik zaaflardan halen mustarip. Bugünlerde Davos’ta da sıkça dillendirildiği üzere AB’li yetkililer Mart ayında İtalya’da yapılacak seçimlerin ardından “güneş parlarken altyapı çalışmalarına öncelik vereceklerini” açıkladılar zaten. Üyeler sorunların nasıl çözüleceği konusunda henüz ortak bir tavır yakalayamamış olsalar da, ortaya çıkmaya başlayan paketler var. Amaç, risk paylaşımını uyumlu hale getirirken euro bölgesinin finansal istikrarını, siyasi bütünlüğünü ve vatandaşlarının refah sağlama potansiyelini artıracak reformlarda ilerleyebilmek. Finansal kırılganlıklar, uzun vadeli sürdürülebilir büyümeye engel ülkeler arasındaki farklılıklar ve son dönemlerin yükselen sorunu derin politik kutuplaşma aşılması gereken sorunlu alanlar.

Euro bölgesi ölçeğinde bankacılık sektöründe birliğin tamamlanamamış olması ve parçalanmış sermaye piyasaları, Euro’ya geçiş ile beklenen bütün avantajların ortaya çıkmasını engeller konumda. Daha iyi bir risk paylaşımı planlanması gerekiyor. Mali kuralların şeffaflaşması, yapısal bütçe açığı yerine basit bir harcama hedefine dönüşmesi ve kamu borcunu düşürmeyi de kapsaması gerekiyor. Devletin harcamalarının uzun vadeli nominal üretim seviyesine endekslenmesi ve borç-GSYİH oranlarını düşürmesi gereken ülkelerde harcamaların bu tempodan daha da yavaş büyümesi gerektiği ilkesi ön planda. Aynı şekilde, bu kuralı ihlal eden ülkelere özel bonolar çıkartma yükümlülüğü gibi önlemler de tartışılıyor.

Bankalar ve ülkeler arasındaki kısır döngünün kırılması için, bankalara ek sermaye gibi belli bir ülkenin tahvillerine fazla yoğunlaşma maliyeti yaratılması ve ortak bir mevduat sigortası kırılması öncelikli başlıklar arasında. 2008’den bu yana AB içinde yaşananlar dikkate alınınca, koşullu kriz kredileri yoluyla bile ödeme güçlüğü yaşayan ülkelerde, borçların yeniden yapılandırılması için ekonomik, yasal ve kurumsal temeller oluşturulması çabası da tabi atlanmamalı. Ülkelerin katkılarıyla finanse edilen ve katılımcı ülkelerden birinde büyük ekonomik aksaklıkların atlatılmasına yarayacak bir euro bölgesi fonu yaratılması da gündemde. Herhangi bir ülkede işsizlik seviyesinde belli bir oranın üstüne çıkılması halinde bu fonun devreye girmesi tetiklenirken, kalıcı transferlere yol açmaması için de fonu kullanmaya en yakın duran ülkenin katkı oranının yükseltilebilmesi gerekiyor.

Brexit sonrasında 2017’ye düşük moralle başlayan Euro bölgesi ekonomisi açısından 2017 sürprizlerle dolu olumlu bir yıl haline dönüşmüştü ekonomik açıdan. Ekonomik hareketlenme o kadar elle tutulur hale geldi ki, IMF’nin tanımıyla Avrupa “küresel ticaretin motoru” haline dönüştü. Bunun ilk yansımalarını biz de Türkiye olarak artan ihracattan hissedebildik. Önümüzdeki dönemde merkez bankalarının hareketleri sonucunda Euro’da oluşabilecek dalgalanmalar büyük resmi görmeye engel olmamalı. Euro bölgesinde işler son derece iyi gidiyor ve bu gidiş bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Bahsi geçen yapısal reformlar alanında atılacak adımlar hızlandıkça, Euro bölgesinde ekonomik canlılığın siyasal uyumu da tetiklediğini izliyor olacağız.

Kısaca, 2018 Avrupa Birliği’nin dağıldığı veya Euro bölgesinin ekonomik açmaza girerek sarsıldığı bir yıl olmayacak Ankara’da hâkim olan söylemin aksine. Tam tersi gerçekleşecek. Siyasi ilişkileri gerilmiş AB ve Türkiye için bu dönemin ülkemiz tarafına yeni bir demokratikleşme dalgasını beraberinde getireceğini umalım biz de.

YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN