Ağu 02 2019

Beş yıl önce Şengal’den gelen telefon: 'Hevallere söyleyin, şu noktadayız, gelip bizi alsınlar…'

1915’e dair kişisel belleğim annemin anlattıklarından ibaret. O da bir Ermeni olan babaannesinden henüz çocuk yaştayken dinlediklerini; köyümüzdeki bütün bağların, tarlaların, bahçeliklerin önceden Ermenilere ait olduğunu söyleyerek başlar hep söze. Ve laf arasında “Nenem uzaktan o bağlara bakıp ağlardı” der. Belli ki büyük babaanne, küçük torununa kıyımı, katledilen insanları anlatmaktansa; üzüm bağlarına duyduğu özlemden bahsetmeyi tercih etmiş.

Tıpkı yetişkin yaşlarımızda kendi keşfimizle Dersim Katliamı’nı öğrendiğimizde; makaradan boşalıveren ip misali dört yaşının belleğine olanca detayı sığdırdığını fark ettiğim, ölmeden önce büyük ailemizin soyağacını çizerek bize miras bırakan babam gibi. Onu her dinlediğimde hafızasının bir film makinesine benzediğini düşünürdüm.

2014’te IŞİD çetelerinin yaptığı Ezidi soykırımını ise; çocuk belleklerinde kalan hatıralardan değil, sahadaki gerçek gazetecilerden dinledim. Neredeyse her gün. Gariptir; Şengal Katliamı’nı henüz ilk dakikalarında binlerce kilometre uzaktaki bir Avrupa şehrinde milyonlarca izleyiciye aktarırken, aklımda büyük babaannem ve babam vardı. İlk günlerde Şengal’deki tek gazeteci olan Hayri Kızıler belirgin bir şok haliyle yaşananları anlatırken; zalimler değişse, çağ ilerlese bile zulmün yönteminin hep aynı olduğunu görmektendi belki.

Lafı fazla uzatmadan Hayri Kızıler’in anlattıklarını anımsatmak gerek. 3 Ağustos’ta başlayan IŞİD çete saldırılarını ilk dakikalarda şöyle anlatıyordu Kızıler:

“Girzerik, Sibasexıdır’dan sonra Tilbenat, Tilkasab, Koço köylerine de IŞİD çeteleri doçka ve havanlarla saldırıya başladı. Çatışmalar her beş köyde de devam ediyor.”

Bir yandan telefonun şarjını idareli kullanıyor, bir yandan da yaşanan her gelişmeyi anında aktarmaya çalışıyordu. Şengal’in güneyindeki Ezidi köylerin ve Şengal merkezinin IŞİD çetelerinin eline geçtiğini öğrendiğimizde, soykırım harekâtının başladığını da anladık. Zaten halk da sokaklara dökülmüş, menzili belli olmayan bir yere doğru kaçıyordu. Peşmergenin bir tek kurşun atmadan Şengal’i terk etmesi, soykırımı hızlandırmıştı. IŞİD Şengal’i alır almaz ilk yaptıkları iş, Şiilerin kutsal mekânı Siti Zeyneb’i havaya uçurmak oldu. Şehirde kalan insanlara Müslüman olmak dayatılıyor, olmayanlar oracıkta katlediliyordu.

Hayri Kızıler, yüzlerce insanın öldürüldüğünü aktarırken sesinin ferinin giderek söndüğünü canlı yayında bile anlamak mümkündü. Her telefon bağlantısında yüzlerce insan, ölüm listelerine ekleniyordu. Ve kaçırılan yüzlerce, binlerce genç kadın. Kaçırılan kadınların Baac şehrine götürüldüğünü dair haberi dinlerken, uzak bir çaresizlik hissiyle sadece sabahlara kadar ayakta kalıp yayın yapmak geliyordu elimizden. Kızlarını vermek istemeyen bir babanın iki IŞİD’çiyi öldürmesinin ardından, yüzlerce sivil insanın öldürüldüğü haberinin benzerini saat başı yeni haberler izledi.

Tarih bizi katliam istatistikleri tutmakla görevlendirmişti sanki: Qine köyünde 50 kişi öldürüldü, Kahtani köyünde 60 genç kadın kaçırıldı, kaçırılan kadın sayısı bin 500’e ulaştı, Koço köyünde katledilenlerin sayısı 600’ü buldu, bugün susuzluktan 10 çocuk öldü, yaşlı Ezidiler göç yollarında ölmeye devam ediyor vs. vs… Bu istatistiklere her gün bir yenisi ekleniyordu.

Daha sonra bu istatistikler, birer görüntüye dönüştü. Katledilen ve göçertilenlerin görüntüleri FTP’ye düşerken; bu toprakların bugüne kadar en son 1915 ve 1938’de gördüğü yeni trajedilerin öyküleri yazılıyordu. Susuz kalan bebeğini parmağından akıttığı kanla besleyen anneler, saklanırken yerleri belli olmasın diye ağlayan bebeklerini diri diri gömen babalar, kaçırılıp köleleştirilmektense kendilerini uçurumdan atan kadınlar, yanlarında intihar etmek için bıçak taşıyan genç kızlar… İtiraf edeyim; her biri birer dehşet hikâyesi olan görüntülere bakmayı daha ilk günlerde bıraktım. Ama çalışma arkadaşlarım o görüntülerin her birini izledi, haber yazdı, montajladı.

Katliam haberlerinin ortasında güzel haberler de gelmeye başladı birkaç gün sonra. Can havliyle Şengal Dağları’na sığınan Ezidi Kürtleri ilk saatlerde tek başlarına savunan yedi Kürt savaşçısının varlığı gibi. “Sırtımızı dağlara verdik ve direndik” diyen Kürt savaşçıların, dört gün boyunca aç susuz yaptığı savunma, halkın imdadına koşan YPG birliklerinin varlığı karanlığın içine doğan güneş gibiydi. Bir tepeden bir tepeye halka silah kullanmayı öğreterek özsavunma gücünü yaratan Kürt savaşçıların varlığıyla, Şengal Direniş Birlikleri’nin kurulması bu yedi savaşçının attığı tohumla gerçekleşti. Kürt savaşçılarının önce Şengal’i ve daha sonra kuşatmaya alınan Mahmur’u savunmak üzere Rojava’dan ve Kandil’den alana inmesiyle savaşın seyri değişti. Kürt güçleri bir yandan sivil halka saldırmaya devam eden IŞİD’le çarpışıyor, bir yandan da onları Rojava’ya, Federal Kürdistan bölgesinin diğer kentlerine ve Türkiye’ye geçirmeye çalışıyordu.

Dedim ya; tarih bizi katledilen bir halkın istatistiklerini tutmakla görevlendirmişti sanki. Katliamdan önce Irak merkezi hükümetine bağlı Şengal’de yaşayan Ezidi nüfusu 563 bindi. Federal Kürdistan’a bağlı köylerde yaşayan Ezidi nüfusu ise yaklaşık olarak 190 bindi. Yani Irak’ta 753 bin Ezidi yaşıyordu.

IŞİD saldırısından sonra 174 bin civarında Ezidi, Zaho’ya sığındı. Zaho kentinin göçten önceki nüfusu, 170 bindi.

Duhok’a ise 170 bini aşkın Ezidi sığınmıştı.

Katliamdan kaçan Ezidilerin 180 bini Erbil’e geçti.

Süleymaniye’ye sığınan Ezidi sayısının yaklaşık olarak 100 bin civarında olduğu tahmin ediliyordu.

Ayrıca YPG, HPG ve Ezidi Savunma Birlikleri’nin oluşturduğu güvenlik koridoru sayesinde Rojava bölgesine geçen Ezidi sayısı ilk günlerde 100 bini bulmuştu.

Türkiye’deki Kürt kentlerine resim olarak pasaportlarıyla ulaşan Ezidilerin ise sayısı 20 bine yaklaşıyordu. Neredeyse bütün Kürt kentlerinde belediyeler ve sivil toplum seferber olmuş durumdaydı.

Gelelim ilk günlerdeki en kötü rakama: Resmi olmayan rakamlara göre IŞİD çetelerinin saldırıları ve sonrasında 20 bine yakın Ezidi katledilerek, açlıktan, susuzluktan ve hastalıktan yaşamını yitirmişti.

Birçoğunuzun bildiği bir vakayı anlattığımı biliyorum. Ama çölün ortasında ya da dağın başında zar zor çeken telefonundan Avrupa başkentindeki bir telefonu arayarak “Hevallere söyleyin, şu noktadayız, bizi kurtarsınlar” diye imdat dileyen bir insanla hiç konuştunuz mu? Ya da kızının, karısının Musul Pazarı’nda 30 dolara satıldığını öğrenen bir erkeğin görüntüleriyle baş başa kaldınız mı?

Belki anlamanıza ve anlatmanıza yardımı olur diye, o günlerde sahadaki gazeteci arkadaşlarımızın Ezidilerle yaptığı söyleşilerden Türkçeye çevirdiğim cümleleri de alın saklınıza…

Diyorlardı ki Ezidiler:

“Kadınlarımızın bazıları dağlarda doğum yaptılar ve bebeklerini bırakıp yola devam etmek zorunda kaldılar.”
“Kadınlara erkeklerin gözü önünde tecavüz ettiler.”
“Paralarımızı ve ziynet eşyalarımızı gasp ettikten sonra erkek ve kadınları ayrı ayrı yerlere alıp erkekleri öldürdüler. Kadınları ise götürdüler.”
“Kirvelerimiz (Ezidiler genellikle Arap bir aileyi kirve olarak seçer) IŞİD’le birlikte kızlarımızın namusunu kirletti.”
“Dağda susuzluktan, hastalıktan, açlıktan ölen birçok Ezidi var.”
“Ailelerimiz parçalandı. Çoğumuz akrabalarımızın nereye gittiğini, yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyoruz.”


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.