Maya Arakon
Oca 23 2018

Ocak ayının faili meçhulleri

Her sene Ocak ayı bana yas ayı gibi gelir. Öyle ki yeni bir yıla girdiğime sevinemem bile. Kaç ölüm kaç cinayet yaşadık Ocak ayında. Hangi birini saymak lazım?

31 Ocak 1990, Türk Hukuk Kurumu Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy, düzenlenen bir suikast sonucu öldürülüyor.

90'ların diğer faili meçhulleri Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Necip Hablemitoğlu, Gaffar Okkan, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin bir halkası bu suikast de. Aksoy'un öldürülmesinden 2 saat sonra gazeteleri jetonlu telefonla arayan bir kişi, bozuk bir Türkçeyle“Tesettür konusunda İslam’a karşı takındığı tavır nedeniyle Müslümanlar tarafından cezalandırıldı. Olay, İslami Hareket adına üstleniliyor. 7.65 Baretta ile cezalandırılmıştır.” diyor.

12 Eylül öncesinde Ülkücü kesimin güçlü olduğu Bahçelievler semtinde işlenen bu cinayette 10 yaşındaki bir çocuk dışında görgü tanığı yok.

Muammer Aksoy'un öldürüldüğü gün dosyasına giren üç adet mermi kovanından başka hiçbir kanıt bulunamıyor. Olay Türk siyasi tarihinin diğer cinayetleri gibi karanlık dehlizlerde unutulup gidiyor.

24Ocak 1993. Araştırmacı gazeteciliğin en önemli isimlerinden biri, Cumhuriyet Gazetesi yazarı  Uğur Mumcu, Ankara'daki evinin önünde, aracına konan C-4 tipi patlayıcıyla öldürülüyor.

Patlamanın ardından olay yerine gelen emniyet uzmanları, patlamayla ortaya saçılan parçaları cımbızla toplamak yerine süpürüyor.

Evet süpürüyor ve bütün deliller de bu şekilde yok ediliyor. Cinayetin hemen ardından dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ve Başbakan Yardımcısı İsmet Sezgin, Mumcu'nun ailesine ve kamuoyuna cinayetin faillerinin yakalanacağı sözü veriyor, bunun "devletin namus borcu olduğu" ifade ediliyor.

Güldal Mumcu, eşi Uğur Mumcu’nun ölümünden sonra evlerine gelen Mehmet Ağar’ın “Bir tuğla çekersem devlet yıkılır” dediğini söylüyor.

Ancak o günden bu yana ne o tuğla çekiliyor, ne de cinayetle ilgili en ufak bir gelişme oluyor. Failler -tabii ki- hâlâ yakalanabilmiş değil.

Yıl 1995. 30 Aralık'ta İstanbul The Marmara Otelindeki Opera Pastanesine koyulan bombayla gencecik bir arkeolog ve rehber, Yasemin Cebenoyan ve sinema yazarı Onat Kutlar ağır yaralanıyor. Yasemin Cebenoyan hemen oracıkta hayatını kaybediyor, Onat Kutlar ise iki hafta sonra. Yasemin Cebenoyan bir gün önce 37. doğum gününü kutlamış. Pastaneye bir arkadaşının daveti üzerine, doğumgünü hediyesini almaya gitmiş.

Onat Kutlar, eşi Filiz’le buluşacak ve evliliklerinin yıldönümlerini kutlayacaklar. Patlamanın ardından islamcı terör örgütü İBDA-C propaganda fırsatını kaçırmayarak eylemi üstleniyor.

Fakat gerçek suçluyu bulmak için güvenlik kameralarının çektiği görüntülere dahi bakılmıyor. Ancak daha sonra bunun bir PKK saldırısı olduğu iddia ediliyor.

Suçlu yakalanıyor ve suçunu itiraf ederek eylemi PKK adına yaptığını söylüyor. Pişmanlık yasasından da yararlanıyor ve cezasının tamamını çekmeden, 9 yıl yattıktan sonra da serbest bırakılıyor.

Bu kadar basit. Katliam yap ve 9 yılda serbest kal. Ölenlerin ailelerinde ise ateş düştüğü yeri yakmaya devam ediyor hâlâ.

Sonra Metin Göktepe var. 8 Ocak 1996 tarihinde, "Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar" diyerek, Ümraniye Cezaevi'nde öldürülen tutukluların cenazesini izlemek üzere Alibeyköy'e gidiyor.

Ancak, "Sarı Basın Kartı" olmadığı gerekçesiyle ilçeye sokulmuyor. Haberi izlemekte "ısrarcı" davranınca da, gözaltına alınıyor ve yüzlerce insanla birlikte Eyüp Kapalı Spor Salonu'na götürülüyor.

Henüz 28 yaşında. "Gazeteciye özel muamele" diyen polislerce dövülerek işkenceyle öldürülüyor. On kişi üzerine çullanıyor. İçlerinden biri "ölecek galiba, hastaneye götürelim" diyor, diğerleri "ölürse ölsün" diyerek dövmeye devam ediyorlar.

Hiçbir suçu olmayan gencecik bir gazeteciyi döverek öldürüyorlar. Devlet yetkilileri çelişkili açıklamalar yaparak cinayeti gizlemeye çalışıyor.

Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, Metin Göktepe’nin gözaltına alınmadığını; Eyüp Cumhuriyet Savcısı Erol Canözkan gözaltına alındığını ancak sonra çay bahçesinde otururken fenalaşarak sandalyeden düştüğünü; İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan ise spor salonunun duvarından düşerek öldüğünü iddia ediyor.

Bir metrelik duvardan düşmüş güya Metin ama yüzü mosmor, gözleri şişlikten kapanmış.

İlden ile sürülerek süren dört yıllık hukuk mücadelesinden sonra tutuklanan 11 memurdan altısına 7 yıl hapis cezası veriliyor, beşinin cezası onanıyor; fakat kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen afla şartlı tahliye edilen polisler toplam 1 yıl 8 ay hapis cezasından sonra hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyor.

Göktepe'nin yüreği yanık annesi Fadime Ana ise bugün hâlâ pisi pisine dövülerek öldürülen evladının arkasından ağlamaya devam ediyor.

Uğur Mumcu suikastinden yedi yıl sonra, 2001'de, gene bir 24 Ocak'ta Gaffar Okkan öldürülüyor.

Kendisi o esnada Diyarbakır Emniyet Müdürü ve Diyarbakır'da Kürtlere insan gibi davranan ilk emniyet müdürü olduğu söylenerek çok seviliyor. Doğu'da faili meçhul cinayetlerin arttığı, halkla devletin arasının çok açıldığı bir dönemde Gaffar Okkan İnsanların, polise bakış açısını değiştiriyor,

Şehre geldiği daha ilk günlerde, sivil kıyafeti ile halkın arasına karışıyor, o zamana kadar lokantalarda yedikleri yemek için bile hiç para ödemeyen polisleri hizaya getiriyor, görev süresinde Hizbullah'a karşı verilen mücadelede etkin bir rol oynuyor, örgütü bitirme noktasına getiriyor, kahveye girerken "selamun aleykum, çavani başe" diyerek Kürt halkının gönlünü alıyor, sevgisini saygısını kazanıyor.

Bunca yıldır onlara insanca muamele yapan tek Türk emniyet yetkilisi. Cenazesinde esnaf kepenk kapatıyor, o derece sevilen bir emniyet müdürü, bir "insan" Gaffar Okkan.

Cinayet halen çözülebilmiş değil ancak Hizbullah tarafından işlendiği söyleniyor. Tıpkı bölgedeki işlenmiş ve hâlâ aydınlatıl(a)mamış diğer cinayetler gibi.

19 Ocak 2007. Bu toprakların en has evlatlarından biri, kadim bir halktan geriye kalan son emanetlerin belki de en cesuru, kalemini satmamış bir gazeteci, Hrant Dink, Agos'un önünde ensesinden sıkılan bir kurşunla öldürülüyor.

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘’Hiç bir cinayet Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak’’diyor ancak Dink cinayetini kazıdıkça altından binbir türlü kirli ilişki çıkıyor, tetikçilerin ardında kimlerin olduğu bir türlü aydınlatılmıyor.

Hrant'ın arkadaşları ise her sene 19 Ocak'ta öldürüldüğü yerde buluşup onu anmaya ve adalet istemeye devam ediyor.

Yukarıda saydıklarım sadece Ocak ayında işlenen ve kamuoyunca tanınmış kişilerin öldürüldüğü cinayetler. Bir de başka siyasi cinayetler var.

Yılın her ayına her gününe yayılan cinayetler, Kürt siyasetçilerin, sendikacıların, insan hakları savunucularının ve hukukçularının öldürüldüğü ve Cumartesi Anneleri tarafından her Cumartesi saat 12'de Galatasaray Meydanında hesabı sorulan ama bir türlü yanıt bulamayan cinayetler.

Aranmaya, "kemiklerini bile bulsak yeter" denmeye devam edilen kayıplar. Evlatlar, kocalar, ağabeyler, gidip de dönmeyen, son kez sarılıp koklanamamış bedenler.

Türkiye faili "meşhur" olan ama meçhul bırakılmaya devam edilen cinayetler ülkesi. Gabriel Garcia Marquez'in Kırmızı Pazartesi romanı gibi. Santiago Nasar'ın öldürüleceğini herkes biliyor ama cinayeti engellemek için kimse birşey yapmıyor. Bir başka deyişle, "cinayeti kör bir kayıkçı görüyor" sadece.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar