Faruk Bildirici: ‘Hürriyet’te haber yapılmıyor’

12 yılı Cumhuriyet, 27 yılı Hürriyet’te geçen 39 yıllık bir gazetecilik yaşamını Hürriyet’in “Okur temsilcisi” olarak tamamlayan Faruk Bildirici’nin “Medyanın Ombudsmanı Saray’ın Medyası” isimli kitabı raflardaki yerini aldı. 

Faruk Bildirici, Simavi’den Demirören Grubuna kadar uzayan süreci, kendi deyimiyle “Yerlerde sürünmeye başlayan gazeteciliği”, değerler erozyonunu, siyaset medya ilişkisini, Hürriyet’teki etik kavgasının bilinmeyenlerini anlattığı kitabı hakkında Birgün’den Nurcan Gökdemir ile konuştu. 

O söyleşiden bazı bölümler şöyle:

“İnsanların benim Hürriyet’teki etik mücadelemi bilmesini istedim. Orada yaşadıklarım, etik kavgam sadece benimle ilgili değildi. Hem gazetecileri ilgilendiriyordu hem de medya tarihine not düşmem gerekiyordu. Bunların bilinmesi gerektiğini düşündüm. Gazetecilik şeffaf yapılması gereken bir meslek. Dolayısıyla olanları gizlemek doğru değil, herkesin her şeyi bilmesi gerekir. Ben Hürriyet’in Okur Temsilciliği görevinde her şeyi doğru yaptığımı da iddia etmiyorum. Eksikliklerim, yanlışlıklarım da oldu. Ama her şey açığa çıksın, herkes bilsin istedim.

Gazetecilik etiği benim için her zaman önemliydi. 1990’ların sonunda Doğan Tılıç’la TV 8’de Çuvaldız isimli bir program yaptık. O programdan sonra daha da yoğunlaştım medya etiği konusuna.

Gazete sahiplerinin -Cumhuriyet dışında tabii- okurla güveni yeniden inşa etmek gibi bir sorunları vardı. Medya sahiplik yapısı iyice değişmişti, kartelleşmenin getirdiği sorunlar vardı; kartel sahipleri hem özelleştirmelerden pay kapma yarışına girmişlerdi hem siyaset mühendisliği yapıyorlardı. Gazetecilik yerlerde sürünüyordu. O nedenle “Biz artık doğru düzgün gazetecilik yapacağız, bakın yayın ilkelerimiz ve okur temsilcilerimiz var” demek zorunda kaldılar.

Patronların gerçekten istedikleri o yayın ilkelerine uyulması değildi. Yayın İlkeleri onlar için vitrin süsü, duvarda asılı bir tabloydu sadece. Neden böyle söylüyorum? Çünkü ben Hürriyet’te yayın ilkelerini her hatırlattığımda, itiraz ettiğimde patron kesimi beni desteklemedi; ilkelere gerektiği gibi sahip çıkmadı. Yayın İlkeleri’ni duvarda asılı duracak ve orada unutulacak bir tablo gibi görmeseler, o ilkelere uymak için ellerinden geleni yapar; okur temsilcisi olarak yanlışların düzeltilmesi için bana destek olurlardı. Ama olmadılar.

Benim en büyük sorunum gazete sahipliğinin kendi ilan ettikleri etik ilkelere aykırı işler yapmaları ve kimi yanlışları neredeyse teşvik etmeleriydi. Gazete sahipliğinden başlayarak aşağıya doğru inelim genel yayın yönetmeninden, yazı işlerine servis şeflerine kadar yayın ilkeleri uygulanmıyordu, gazetecilik hak getire…. Ben bunlara karşı çıktıkça kavgalar çıktı. Ben sakınmadım, sakınmak için bir nedenim de yoktu. Şunu yapamazdım, ben vitrinde duracağım, gazetenin halkla ilişkilerini düzenleyeceğim, okur temsilcisinden çok müşteri temsilcisi gibi çalışacağım! Bunu yapmadım, yapmadıkça da sorunlar arttı.

Okur Temsilciliği’ne başladıktan bir süre sonra gazeteden bir arkadaşım “Sen bizi savunmaktan çok bizi eleştiriyorsun, yanlışları ortaya seriyorsun” dedi. “Doğru” dedim. Çünkü hataların düzelmesini istiyor; ortaya çıkan yanlışlardan hem mesleğim hem de gazetem adına artı değer üretmeye çalışıyordum. Benim yazılarımı sadece Hürriyet okurları okumuyordu. Tüm medya ve iletişim camiasına sesleniyorum. İletişim fakülteleri için yazılarımın derslerde aktarılmaya değer örnekler olduğunu düşünüyorum.

Kitapta ismi geçenlerin büyük bölümüne, 50’den fazla insana kendileriyle ilgili bölümleri gönderdim ve görüşlerini sordum. 5 kişi karşı görüş bildirdi, onları dipnot olarak koydum. Bir kısmına hiç göndermedim, aramızda sert tartışmalar geçmişti, bana yanıt vermezlerdi.

Ama bana en çok kızan Aydın Doğan oldu. Evet ben bir gazete çalışanıyım, o bir patron. Dünyaya ve gazeteciliğe aynı pencereden bakmıyoruz bunlar doğal. Zaten tam bir anlaşma sağlamamızı beklemiyordum.

Fakat ona kitabın tamamını gönderdim ve üzerinden konuşmak istedim. “İnceleyin, maddi hata varsa düzelteyim” dedim. Bana gönderdiği mektup çok sertti; kendisine karşı kin ve nefretle dolu olduğumu, dedikodulara dayalı kitap yazdığımı söylüyordu. Bu kadarına şaşırdım doğrusu. Böylesini beklemiyordum. “Böyle davransam kitabımı yayımlanmadan önce göndermezdim” diye yanıt verdim. Karşı görüşü varsa göndermesini, kitaba ekleyebileceğimi belirttim. Ama bundan sonra bir yanıt göndermedi.

Başkalarından da bu tarz eleştiriler, suçlamalar geleceğini biliyorum. Oysa ben subjektiflikten mümkün olduğunca kaçınmaya çalıştım. Muhataplarına kitabın bölümlerini gönderme nedenim buydu. Yaşadıklarımı kendi penceremden öznel değerlendirmiş olabilirim diye kaygılandım. Yazdıklarımı karşı görüşe açarak objektif olmasını sağlamaya çalıştım. Temel kaygım gerçeğe sadık kalmaktı, kaldım da sanırım.

Aydın Doğan yıllar önce bir gün Ankara’da benim de olduğum yazar ve yöneticilerin olduğu bir toplulukta otururken “Benim dört kızım var, dördüne birer oyuncak verdim, onlar da mutlu ben de mutluyum” dedi. O an şoka girdim. Bu sözler kendisi için doğal olabilirdi ama ben o oyuncaklardan biri olan Hürriyet içindeki minicik bir oyuncaktım! Öyle hissettim kendimi. Aydın Doğan’ın bu sözleri yıllarca unutamadığım bir yara oldu benim için. Kitabımda bunu yazdım, bilinmesi gerekiyordu.

Aydın Doğan bu ülkedeki en uzun süreli medya patronlarından biriydi. Fakat temel amacı gazetecilik ve kamu yararı mıydı, daha fazla kar etmek mi? Maalesef gazetecilik ya da kamu yararı diyemiyorum. Öyle olsaydı, Hürriyet’i iktidar ve güç odaklarıyla ilişkilerinde bir araç olarak kullanmazdı. Son olarak da demokrasiye ve basın özgürlüğüne ne denli zarar vereceğini görür, medya grubunu Demirörenler’e devretmez, direnirdi ama milyar dolarları seçti.

Aydın Doğan, Milliyet’i aldıktan sonra ilk yaptığı sendikayı bitirmekti. Sonra Hürriyet’e geldi aynı şeyi orada da yaptı. Ertuğrul Özkök aracılığıyla gazetecilere tek tek baskı yaptırarak, atılmakla tehdit ettirerek sendikayı Hürriyet’ten de çıkarttı. Ankara Temsilcisi Sedat Ergin yapamadı, çok gönüllü de değildi zaten. Ertuğrul Özkök noterle Ankara bürosuna geldi tek tek tehdit ederek arkadaşlarımızı sendikadan istifa ettirdi.

İlk çalıştığım Cumhuriyet Gazetesi ve Simavi’nin şirketler yararına ya da zararına çalışmak gibi bir anlayışı yoktu. Aydın Doğan öyle değildi. Hürriyet’te patron şirketlerinin çıkarları korundu, iş dünyasının çıkarları korundu. Azınlığın çıkarları çoğunluğun çıkarlarından önde görüldü. Ekonomi sayfalarındaki habercilik bunun somut kanıtı.

Örnek vereyim. Aydın Doğan Petrol Ofisi’ni satın aldı, Hürriyet’te sürekli PO’yu öven haberler yayınlandı. PO’yı sattı, Aytemiz Petrol’ü aldı, bu kez bu şirkete güzelleme haberleri çıktı. Demirörenler geldi, Hürriyet bu kez Aytemiz’i de unutup Total haberleri yapmaya başladı. Patronun bütün şirketlerinin çıkarları korundu, reklamları yapıldı. İnternetten satışlar için Hepsi Burada, “Efsane Cuma” ilan etti. Hürriyet’in Ekonomi bölümünde 23 Kasım 2017 tarihinde “Hürriyet yazarları ne alacak” başlığı altında da Doğan Hızlan, Ertuğrul Özkök, Taha Akyol, Murat Yetkin, Kanat Atkaya, Cengiz Semercioğlu, Melis Alphan’ın da alışveriş listeleri yer aldı. Özkök, kendi köşesinde de “Efsane Cuma’ya işte böyle hazırlandım” diye yazdı. Tam bir reklam çalışmasıydı. Örnekleri çoğaltabilirim.

Aydın Doğan, Hürriyet’i şirket çıkarları için araç haline getirmekle kalmadı. Diğer medya patronları Dinç Bilgin, Cem Uzan, M. Emin Karamehmet gibi gibi özelleştirmeden pay kapma yarışına girdi. O dönem özelleştirmelerden en büyük pay alanlardan biri Doğan grubudur. Tabii bu süreçte bir yandan da siyaset mühendisliği yaptılar. Bunun gazeteciliğe olumsuz yansımaları oldu.

Gazetecilik 2000’lerde geldiğinde artık sessizlerin sesi, güçsüzlerin gücü olmaktan çıkmıştı. Tamamen güç odaklarının çıkarlarını koruyan, o mutlu azınlığın sesini yansıtan bir konuma gelmişti.

Ben kendi adıma söyleyeyim, ben de mükemmel bir gazetecilik yapmıyordum. Her zaman mümkün olanın en iyisini yapmaya çalışan bir kişi oldum ama ne kadar olabiliyorsa o kadardı.

Somut olaylar üzerinden yazdım. Diyelim bir basın toplantısında hediye telefon alınmışsa, bir servis şefi bir şirket davetlisi olarak gidip reklam metni kaleme almışsa onu yazdım, sakınmadım. Bana hep “Başkaları da yapıyor” yanıtı verdiler. Hala böyle konuşanlar oluyor. Oysa başkalarının da yapıyor olması yanlışın doğru olduğu anlamına gelmez. Cengiz Semercioğlu, bir cep telefonunu alıp tanıtım yazısı yazıyorsa da yanlış, diğer yazarlara pahalı hediye şaraplar gelmesi de. Onur Baştürk araba kullanmayı bilmediği halde hibrit araba reklamı yaptı. Magazin servisi şefi Selim Akçin, “Ne var bunda?” diye savundu. Ertuğrul Özkök araba kullanmayı bilmediği halde Meksika’ya araba tanıtım gezisine gitti. Berlin’de düzenlenen Tüketici ve Ev Elektroniği Fuarı IFA’yı Hürriyet’ten üç kişi izlemişti. Ahmet Can, Onur Baştürk, Ertuğrul Özkök… Üçü de Vestel’in davetlisiydi!

Bir tur şirketinin Hint Okyanusu’ndaki Pasifik’teki Cruise gezisine neredeyse dört ayda biri gidiyor, tam sayfa haber yapıyordu. Elbette bunlar patronajın ve gazete yönetiminin de gözü önünde oluyordu. Hatta bazı yazarların yazılarının içine örtülü reklam bölümleri yerleştiriliyordu. Ahmet Hakan yazısında yatak reklamı yaptı; Kelebek yazarları AVM reklamları yaptılar yazılarında. Reklam Servisi’nin bu isteklerine Kelebek’te tek itiraz eden Melike Karakartal’dı. Onun adını kayda geçirmek zorundayım, sırf itiraz ettiği ve onurlu davrandığı için işten atıldı. Ben de yazılara gizli reklam alınmasına karşı çıktığımda “Gazete yönetiminin kararı” denildi. Bir toplantıda “Madem bir karar var. Bana tebliğ edin, kamuoyuna açıklayın” dedim. Yapamadılar tabii. “Açıklamadığınıza göre utanılacak bir karar bu. Duyulduğunda utanacağınız bir kararı neden alıyorsunuz” dedim.

Demirörenler aldıktan sonra Ayşe Arman’ın para karşılığı röportaj yapması da tartışıldı, epeyce de eleştirildi.

AKP iktidarı geldiğinde güç odaklarıyla içiçe geçmişlik nedeniyle gazetecilik epeyce seviye kaybetmişti. Aydın Doğan ve kimi yöneticileri, “Biz ne kadar iktidar gördük, bunlarla da ilişkiyi kotarırız, cicim aylarını kızdırmadan geçirelim” diye düşündüler. Halbuki Tayyip Erdoğan onların bildiği siyasetçilerden değildi. “Medyayla savaşarak geldik” diyordu. Farklı bir misyon yüklenmişti, Cumhuriyet ve demokrasi ile kavgası vardı. Medyayı daha önceki örneklerde olduğu gibi etki alanına almayı değil tamamen ele geçirmeyi hedefliyordu. TMSF’yi silah olarak kullandı. Uzanlar’la ile başladı, Karamehmetler’le, Bilgin Grubu ile devam etti. Doğan Grubu da iktidarın medyayı bu şekilde ele geçirme operasyonlarına karşı çıkmak yerine “Buradan nasıl pay kaparım” yarışına girdi. Star TV’yi aldı. Tabii daha sonra iktidar, Doğan Grubu üzerinde baskısını artırdı; ağır vergi cezaları getirdiler. Tayyip Erdoğan, bizzat meydanlardan Doğan grubunu hedef alan konuşmalar yaptı; partililer kamyonlarla gelip gazeteyi bastılar. Doğan grubu ise ilk günden itibaren direnmek yerine hep ilişkiyi kotarmaya çalıştı, her geçen gün biraz daha geri çekildi, sonunda da tümüyle teslim oldu.

Kitabımda Hürriyet’teki bu dönüşümü, iktidara teslim olma sürecini genel yayın yönetmenleri temelinde anlattım. Her genel yayın yönetmeni değişimiyle Hürriyet’in politik konulardaki tavrı biraz daha geriledi. Örnek vereyim, yakın tarihteki önemli olaylardan biri başkanlık referandumu. Referandum öncesinde Aydın Doğan, Tayyip Erdoğan’a gitti, kitapta bu görüşmenin ayrıntılarını yazdım. Tutuklanan ve gözaltına alınan Doğan Grubu yöneticilerinin durumunu konuşuyorlar o görüşmede. Sonra da Aydın Doğan, Tayyip Erdoğan’a “Biz ne evet ne hayır kampanyası yapacağız” diye söz veriyor. “Zaten Fatih Çekirge, evet diyeceğini açıkladı, diğerlerine de yazdırmayız” diye güvence veriyor. Bunu yöneticilerle biraraya geldiği yemekte anlattı ben ona itiraz ettim. “Hürriyet, kampanya yapmasın ama okurların karar vermesini kolaylaştıracak bilgi vermek gerekli. Yazarlar da kendi görüşünü yazabilmeli” dedim. Buna karşılık olarak Aydın Doğan bana “Gazetenin patronu benim, benim gazetem” dedi, susturdu beni.

Anayasa Referandumu sırasında etkisiz yayıncılık yapmaları, mahcup bir edayla Erdoğan’ın kampanyasına destek olmak da yetmedi, eleştirel haberler yapmaktan vazgeçmeleri de. Doğan Grubu’nun diz çökmesi, Hürriyet’in silikleşmesi, istediği yöneticilerin gelmesi, istemediği yazarların atılması Tayyip Erdoğan’a yetmedi. Sonunda Aydın Doğan’ın bütün grubu Erdoğan Demirören’e devrini istedi, o da yapıldı. Bu ani satıŞın nasıl ve neden olduğu hâlâ karanlık. Ama Turkuaz Grubu’nun avukatının devir teslim sırasında orada olması bile epey şeyi gösteriyor.

Ne yazık ki, Aydın Doğan’ın çalışanlarla ilgili kaygısı olmadı, bir gecede herkesi bıraktı gitti. Eh, ne de olsa biz onun için kızlarının elindeki bir oyuncağın içindeki küçük oyuncaklardık! Ona göre davrandı.

Aydın Doğan’ın 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin iktidarı kaybedeceği umudu vardı. 1 Kasım’da AKP iktidarını perçinleyince umutlarını iyice yitirdi. Mehmet Ali Yalçındağ aracılığıyla Saray ile iyi ilişkiler kurmak tek kaygısı haline geldi.

Enis Berberoğlu’ndan sonra Sedat Ergin’in genel yayın yönetmenliği planlanmıyordu. Ama Yılmaz Özdil ile iplerin kopacağı da hesaplanmamıştı. Tufan Türenç, Yılmaz Özdil’in yazısında Tayyip Erdoğan ile ilgili bazı ifadeleri çıkarmasını istiyor, o da kabul etmiyor. Tabii bu müdahale Aydın Doğan ve Vuslat Doğan Sabancı ile görüşülerek yapılıyor. Yılmaz Özdil yazısını değiştirmeyi kabul etmeyip direnince kırılma yaşanıyor. Zaten daha önce “sarı öküz” verilmiş, Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, Rahmi Turan, Oktay Ekşi, Ferai Tınç, Özdemir İnce gibi yazarlar gönderilmiş, okurla ilişkiler iyice sıkıntıya girmişti. O nedenle durumu toparlaması için Sedat Ergin getirildi. İktidar bu değişiklikten de memnun olmadı ama Sedat Ergin döneminde Orhan Pamuk’la yapılan röportajın yayımlanmaması gibi gazetecilik açısından son derece üzücü olaylar yaşandı. Düşünün Nobel ödüllü Orhan Pamuk gibi bir yazar, gazetenize demeç veriyor, anayasa değişikliğine karşı olduğunu söylüyor, siz genel yayın yönetmeni olarak bunu yayımlamıyorsunuz!

Kitapta bu tür olayların yanısıra siyasi iktidarın yargı ve medyaya müdahalesi, hem de medya etiğiyle ilgili yaşadığım tartışmalar var. Bunların bilinmeliydi. Gazetecilik şeffaf yapılması gereken bir meslek. Benimle birlikte o dönem Hürriyet’te yaşananların şeffaflaşmasını, herkesin öğrenmesini sağladım. Bütün bunları da günü gününe aldığım notlara, sakladığım yazışmalar ve e-postalara dayanarak yazdım. Mesleğe başladığım Cumhuriyet Gazetesi’nde ilk öğrendiklerimden biri arşivin değeriydi. O alışkanlıkla her şeyi not alıyordum.

Herkesin içinde bir yara vardır, benim içimdeki yara da oydu. Ben orada da anlattım, Ahmet Kaya ile ilgili haberler yayınlandığında çok üzülmüş, çok etkilenmiştim başına gelenlerden dolayı. Berlin’de kendisini gördüm. Fakat başına gelenlerin sorumlusu gazetede çalıştığım için yanına gitmeye cesaret edemedim. Bu kaygılarla İspanyol Haber Ajansı Temsilcisi arkadaşım Doğan Tılıç’ın yanına koştum, birlikte gidersek konuşma şansım olacağını düşündüm. Birlikte cafeye döndük ama Ahmet Kaya gitmişti, ondan kısa bir süre sonra da yaşamını yitirdi.

Bir dönem Hürriyet, Ahmet Kaya haberlerinden dolayı çok eleştiriliyordu. Aydın Doğan, Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu’ndan bir rapor istemişti. “Anlayalım varsa kusurumuz özür dileyelim” demişti. Enis Berberoğlu da benden istedi bunu. “Vay şerefsiz” ve “Ayıp ettin gözüm” manşetlerinin nasıl yazıldığını, malzemelerin nereden geldiğini araştırdım. Meğer haberde kullanılan konser görüntüleri Antalya’ya gelmiş, oradan alınıp ajansa gönderilmiş. Sonra da Hürriyet yazı işlerine gelmiş. Haberin kimin tarafından yazıldığını bilmiyorum ama muhabirler falan değil bizzat yazı işlerinde kaleme alınmış. Elbette Ertuğrul Özkök’ün bilgisi ve nezaretinde…Haberleri incelediğimde bırak içeriğini uslup olarak bile habercilik kurallarına uyulmamış olduğunu. Yargılayan suçlayan, hüküm veren haberler olduğun gördüm.

Eleştirime (Enver Aysever) ilkeli olmasını beklediğim arkadaşlarımdan itirazlar geldi, buna çok üzüldüm. Gazeteciler haber kaynağı ile maddi ticari ilişkiye giremez. Bu evrensel bir gazetecilik ilkesi. Ben icat etmedim bunu. Enver Aysever de siyasi alanda haber yazan bir gazeteci-yazar. CHP’li belediyelerle parasal ilişkiye girmesi yanlış. Belediyeler siyasi kurumlar, bundan sonra nasıl yazacak? Eleştirse bir türlü, övse başka. Bir gazetecinin bu yapılarla arasında çıkar çatışması doğmamalı. Ne yaparsa yapsın yazılarına bu ilişkinin gölgesi düşer.

Belediyelerle bu tip mali ilişkilere giren arkadaşlara sormak istiyorum. Yeri geldiğinde Uğur Mumcu gazeteciliği diyorlar! Ama lütfen söylesinler Uğur Mumcu hangi toplantıdan, hangi panelden para almış? Lütfen söylesinler. Uğur Mumcu katıldığı toplantılardan, konuşmalardan para alıyor olsaydı o külüstür, bilmem kaç yıllık arabaya binmezdi. Maalesef gazeteciler arasında bu işler o kadar yaygınlaşmış ki, yaygınlaştıkça doğru sanıyorlar. Bir şeyin çok kişi tarafından yapılması doğru olduğunu göstermez ki…

Üstelik ahlak asıl zor durumdayken önem kazanan bir kavram. Her şey yolundayken herkes ahlaklı olabilir…

Raporumda Hürriyet’in Ahmet Kaya haberlerinin gazetecilik kurallarına uymadığını, yanlış yapıldığını yazdım. Bu raporu verdim. Bir süre sonra yayınlamalarını bekledim. Rapor açıklanır, “Hatalı olduğumuz ortaya çıktı, özür dileriz” denir diye bekledim ama olmadı. Ertuğrul Özkök, Paris’te Ahmet Kaya’nın mezarına gitti, üzüntüsünü belirtti. Ama Hürriyet adına özür dilenmedi ve bu benim içimde yara kaldı. Hürriyet’te olduğum süre içerisinde bu raporu yayınlayamazdım ama artık durum farklı. İnsanların bu rapordan haberdar olması gerek. Bu ülkenin insanları, Hürriyet’te habercilik adına Ahmet Kaya’ya yapılanları bilmeli. Ahmet Kaya’yı yargılayan, sürgüne hatta ölüme götüren habercilik nasıl yapıldı? Böyle düşündüğüm için Ahmet Kaya raporumu da kitabıma ekledim.

Hürriyet her zaman devletin ve egemen ideolojinin bir parçası oldu. Devlet ve bünyesindeki yapılanmalarla her zaman iyi ilişkileri vardı. Bu haberlerin yayımlandığı 1999 yılında da Türkiye’de yine bir milliyetçi dalga esiyordu. Ahmet Kaya’ya çatal bıçak fırlatılan Magazin Gazetecileri Derneği gecesindeki ruh hali Hürriyet yönetimine de hakimdi. Ülkede farklı kesimler olduğunu, kendi dillerini konuşmalarını, şarkı söylemelerini o dönemde isteyemezdin. Hürriyet bunu bile isteye yaptı.

Okur temsilciliğine başladığımda yazılarım bir gün önceden Vuslat Doğan Sabancı’ya ve genel yayın yönetmenlerine gidiyordu. Sansür mekanizması ilk günden itibaren işledi. Yazılarım kesildiğinde, yayınlanmadığında önümde iki seçenek vardı ya böyle olmaz deyip çekip gidecektim ya da tartışarak devam edecektim yola. Ben devam ettim böyle bir mücadele ve onun kitabı çıktı ortaya.

Zaten aynı duyguyu Hürriyet’te haber müdürlüğü yaparken de hissetmiştim. Her gün duvara çarptığımı hissediyordum. Bırakıp gitmek yerine kendimi korumaya ve mümkün olanı yapmaya çalıştım. Sürekli tartıştım, doğru bildiğimi söylemeye çalıştım ama bunu kavgaya dönüştürmeden devam ettim. Ama kabul etmem gerekir ki, 1992’den 2010’a kadar olan dönem Hürriyet’in yaptığı gazeteciliğin içinde yer alanlardan biriyim ben de. Geriye baktığımda ve Hürriyet gazeteciliği gördüğümde üzülüyorum. Farklı davranmaya çalışsam da o yapının içinde yer aldım. Beni üzen bu.

Mükemmel bir gazetecilik yaptığım iddiasında değilim, yanlışlarım oldu, ben de her insan gibiyim. Hatalarım da başarılarım da oldu. Bunu samimiyetle kabul ediyorum. Kitabımın da en önemli özelliklerinden biri bu olsa gerek. Kendimi yüceltme kaygısı taşımadım. Olup bitenleri olanca samimiyetimle aktarmak ve tarihe not düşmek istedim.

Bugün olmadı ama yarın mutlaka”ya inanmasaydım okur temsilciliğinden atılınca bu kez medya ombudsmanı olarak mücadeleye devam ediyor olmazdım. Zaten her mücadele zafere ulaşmak için yapılmaz. Kimi zaman mücadelenin kendisi zaferden daha değerlidir. Sonuçta koca bir medya karteli, ben bir çalışanım. Ben neyim ki bir fiskede silkeler atarlar. Nitekim Vahap Munyar döneminde Osman Müftüoğlu’nun ton balığı şirketi reklamına ve Bahçeşehir Üniversitesi tanıtımına karşı çıkan yazılarımı yayınlamadılar; böyle devam etmekte ısrar edince de beni attılar. Attılar ama gazeteciliğimi bitiremediler, ben vazgeçmedikçe de bitiremezler. Bu kez sadece Hürriyet’i değil bütün medyayı eleştiriyorum. Medya ombudsmanı olarak kendi sitemde yazılarıma devam ediyorum. Medya etiği konusunda farkındalık yaratabilirsem benim için o kazanç olacak.

Kendime yeni bir yol açıyorum. Birileri bu yoldan gelir, “Medya kuruluşlarının içinde ombudsmanlık olamıyor, editoryal bağımsızlığa izin verilmiyor. Türkiye’de medya kuruluşlarının desteklediği ama onlardan bağımsız, özerk bir medya ombudsmanlığı kurumu gerekli” derse bu benim başarım olur. Nihai amacım böyle bir kurumsal yapının gerekliliğini göstermek…”

Haberin kaynağına buradan ulaşabilirsiniz