Ömer Taşpınar
Haz 27 2018

Türkiye milliyetçi faşist bir devlete dönüşüyor

Ömer Taşpınar, The World Post’taki analizinde 24 Haziran seçimlerinin sonuçlarını değerlendirdi. Taşpınar, seçimlerin galibinin Erdoğan ya da İslam değil, milliyetçi faşizm olduğunu yazdı.

Muhalif aktivistlerden biri olan arkadaşım hayal kırıklığını dün telefonda “Türkiye devletinde çürümüş bir şeyler var” diye özetledi. Telefonu kapattığımızda, Türkiye’nin resmi haber ajansı, Recep Tayyip Erdoğan'ı, kendisine büyük güç veren yeni sistemle birlikte Türkiye'nin ilk başkanı yapan seçim sonuçlarını alelacele ilan ediyordu.

Pazar günkü zaferde Erdoğan sadece Başkanlığı kazanmakla kalmadı, ayrıca partisi Adalet ve Kalkınma Partisi de parlamento seçimleri sonucunda yüzde 42 ile ilk sırada gelen parti oldu. Muhtemelen Erdoğan’ın uzun siyasi kariyerindeki en önemli gelişme de buydu.

AKP artık, Kürt düşmanı, şovenist bir parti olan ve şaşırtıcı bir şekilde oyların yüzde 11’ini kazanan Milliyetçi Hareket Partisi’nin koalisyonu sayesinde parlamentonun kontrolünü ele geçirdi. Aslında bu seçimlerin asıl galibi milliyetçilik oldu. Kürt oylarını bastırmaya yönelik her türlü çabaya rağmen Kürt hareketi yanlısı Halkların Demokratik Partisi oyların yüzde 11.7’sini almayı başardı.

Bu seçim sonuçları etnik çizgiler üzerinden kutuplaşmanın açıkça Türk siyasetinin belirleyici bir özelliği haline geldiğini gösteriyor.

Bu hiper-merkezileşmiş yeni başkanlık sisteminde Erdoğan artık tüm politik güçlerin vasıtalarına sahip: yasama, yargı ve tabii ki yürütme üzerinde tam kontrol sahibi. İktidar, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’te Cumhuriyet’i kurmasından beri hiç bu kadar bir kişinin elinde merkezileşmemiş ve kişiselleşmemişti.

Bununla birlikte Erdoğan’ın gözden kaçırdığı önemli bir nokta var: muhaliflerinin gözündeki demokratik meşruiyet. Muhalefetin Türkiye’de neden kaybettiğini analiz etmeye çalışan herkes aşikar olanla başlayacaktır: Bu seçimler özgür değildi ve kesinlikle adil de değildi.

Arkadaşımın Shakespearvari referansının yanı sıra, Türk siyasetinin çürümüşlüğü konusunda hissettiği umutsuzluğu ve hayal kırıklığını muhalif partilere oy vermiş milyonlarca vatandaş paylaşıyor. Sisteme güvenleri anlaşılabilir sebeplerle parçalanmış durumda.

İfade, örgütlenme ve toplanma özgürlüğünü şiddetle bastırış bir olağanüstü hal rejimi altındayken, medyanın büyük bölümü hükümetin kontrolündeyken, Kürt partisi lideri hapishane hücresinde kampanya yürütürken, hükümet zaferi için tüm mali kaynakları harekete geçirmiş ve belki de en önemlisi seçmenlerin büyük çoğunluğunun seçim ihlalleri konusunda endişeleri varken insanlar sandıklara gittiler.

Türkiye’de bir şeylerin gerçekten de çürüdüğünün şaşırtıcı bir işareti de ülkenin resmi haber ajansının, hükümet yanlısı bir televizyon kanalında seçim sonuçlarını yanlışlıkla seçimlerden dört gün önce açıklamasıydı: sonuçlara göre Erdoğan yüzde 53 oyla başkanlığı kazanıyordu, muhalif adaylar ise çok gerilerdeydi.

Geçtiğimiz yıl Türkler çok az bir farkla, Erdoğan’ın uzun süredir istediği yeni başkanlık sistemini kabul etti, seçim ihlalleri konusundaki şüpheler somut bir zemine dayanıyordu. Avrupalı seçim gözlemcilerinin çoğuna göre sistematik toplu oy kullanımı ve ciddi usulsüzlükler vardı. Avrupa Konseyi ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gözlemcileri 2,5 milyona yakın oyun -neredeyse galibiyeti sağlayan farkın iki katı- manipüle edildiğini açıkladı.

Yeni başkanlık sistemi bu şüpheli koşullar altında doğdu. Mart 2018'de, bu kaygılarla alay eden AKP iktidarındaki Türk parlamentosu, seçim sahtekarlığına meşruiyet kazandıran mühürsüz oy pusulalarını kabul eden bir yasayı onayladı. Deste şüphesiz muhalefetin aleyhine karılmıştı. Ama Erdoğan, Türkiye’nin ekonomik dinamikleri kötüden berbata çevrilmeden bir önce zaferini ilan etmek için aceleci ve gergin görünüyordu.

Erdoğan’ın pirus zaferi yalnızca ülkenin kutuplaşmasını artıracak. O, Popülist otokratların klasik yöntemlerinin ustası. Medyayı kontrol ediyor, eleştirenleri susturuyor, dalkavukları ödüllendiriyor ve ahbaplarına ekonomik lütuflar dağıtıyor. Eğer gerekirse seçimlerde hile de yapar. Günün sonunda Türkiye’nin güçlü adamı demokratik meşruiyet görüntüsü altında iktidarını pekiştirdi.

O zaman Türkiye’yi ne bekliyor? Türk modelinin İslam, demokrasi ve sekülerizm arasında bir uyum olabileceğini kanıtlaması gerekiyordu, daha fazlası değil. Ama model, İslam ve sekülerizmin çatışması nedeniyle çökmedi. Gerçek hikaye Türk milliyetçiliğinin yükselişiydi.

Bugün, Türkiye etnik zeminde derin bir şekilde kutuplaşmış durumda. Erdoğan,İslami mesajı nedeniyle değil, Türk milliyetçileriyle yaptığı koalisyon nedeniyle zafer kazandı. Bu seçimlerin asıl galibi Erdoğan değil, tüm Amerikan, Kürt ve Avrupa karşıtı karakteristikleriyle Türk milliyetçiliği oldu.

Erdoğan’ın Türkiye’sinde şahit olduğumuz şey İslami devrim değil, korkutucu bir şekilde yükselen milliyetçi faşizm.

Makalenin tam hali The World Post’ta yayımlandı.