alin taşçıyan
Ara 23 2017

Bu memleket insanı delirtir…

Deniz kıyısında, küçük bir iskelenin ucunda, kollarını açmış duran bir adam. Saçları ve cübbesiyle Rio de Janeiro’daki Kurtarıcı İsa heykelini andırıyor. Gözleri deli deli bakıyor, sanki hareketlerini kontrol edemez gibi kımıldatıyor başını…

Karşısında çığlıklar atan martılardan biri sanki! Onlarla konuştukça akli dengesinin yerinde olmadığını anlıyoruz. Martıların çığlıklarından “Merkez”in dokuz yıldır beklediği yardımcısını o akşam göndereceğini öğreniyor ve ‘uşağına’ hazırlıkların yapılmasını emrediyor.

Tuzla tersanesinin karşısına düşen, bir zamanlar İstanbul’un gözde sayfiye yerlerinden biriyken, bugün kentsel dönüşümle atıl kalmış yazlık evlerden birine doğru yürüyor. 

Uzun saçları, özenle traş edilmiş sakalı, güneşten yanmış teni, yakasına martı motifi işlenmiş uzun cübbesiyle bu genç ve yakışıklı adam, (nasıl olmasın, Mehmet Günsür’ün ta kendisi) zihninde yarattığı dünyada Martıların Efendisi…

Kameranın sık sık dikkat çektiği tırnakları uzun ve araları simsiyah, ama bunun nedeni marangozluk becerisi… Mesihinki gibi… Elleriyle martılar yapabiliyor. Kendini bir tür mesih olarak görüyor, tersanedeki gemilere iyi insanları doldurup Gizli Ülke’ye götürecek, en son kendisi gidecek, Dumanların Efendisi’ni yani kötücüllerin liderini yendikten sonra. 

Martıların Efendisi

Martıların Efendisi ve maiyeti evin küçük iskelesinde tören hazırlığını yapıp beklemeye geçiyor. İstemediği bir erkekle evlendirilmiş genç kadın, düğünden sonra midesinin bulandığını bahane edip bir deniz kıyısında otomobilden iniyor ve kendini suya atıyor…

Tahmin edilebileceği gibi tam da Tuzla’daki yazlığın önünde kıyıya vuruyor. Martıların Efendisi, onu kurtarıp bakıma alıyor. Kafasında hemen onun gelişindeki gizemi çözen bir hikaye uyduruyor.

Günlerce ateşler içinde yatan çaresiz Birgül, uyandıktan sonra Martıların Efendisi’nin Merkez’den atanan yardımcısı Rüya Hanım olarak görevine başlıyor.

Zaten yıllardır tam da onun bedeninde ve boyunda bir kadının gelmesini bekleyerek martı armalı giysiler, uzun beyaz elbiseler hazırlatmış… Aralarındaki ilişki tam tahmin edilebileceği gibi gelişiyor… 

Mahçup ve kibar tavırlarına, kullandığı özenli dile, evin rüstik dekorasyonuna, şarap merakına, hayalinde kurup somut gerçekliğe yansıttığı dünyaya bakılırsa üst orta sınıftan bir ailenin bireyi olmalı.

Bir kliniğe kapatılmasından ya da bünyeye ağır gelen ilaçlar kullanmasındansa ailenin artık işlevini yitirmiş eski yazlığında, bakıcı bir karı kocanın kontrolünde kendi haline bırakılmış, hayat tarzına bakılırsa Michel Foucault’nun Deliliğin Tarihi kitabını okumuş bir aileden gelmedir sanırsınız…

Şizofreni hastası izlenimi veren genç adamın zaman zaman gördüğü sanrılar ise onun siyasi bir geçmişi olduğunu, travma geçirdiğini, bu geçmişte işkence gören mi yapan mı olduğunu muallakta bırakıyor.

Bakıcı Suphi’nin ara sıra telefon edip gelişmeleri bildirdiği ve masraflar için para istediği (birazını da cebine attığı) telefondaki erkek sesi aileden biri mi yoksa başka bir ilişkisi mi var, açık etmiyor senaryo. Bu sayede her virajında izleyiciye merak edecek bir şey bırakarak ilgisini uyanık tutuyor.

Terry Gilliam’ın ünlü filmi Balıkçı Kral’da Robin Williams’ın canlandırdığı Parry’nin yaşadığı trajedi nedeniyle akli dengesini yitirmesine çok benzer bir karakter eğrisine sahip, Martıların Efendisi.

Filmin ismi de bir gönderme yapıyor Balıkçı Kral’a. Suphi ile Birgül’ün kaçtığı kocası,  Cafer’i kendi kahvehanesinde düelloya davet ettiği sahnede Don Kişot ile Sanço Panza’ya benzetilmişler.

Fisher King

Martıların Efendisi, kurban olmakla 'femme fatale' olmak arasında salınan Dulcinea’sı Birgül’ün sözde namus düşkünü babası, korkak ve güvenilmez sevgilisi Hakan ve kahvehane işleten, ahlaksız, zorba kocası Cafer’in bütün cinsiyet klişeleriyle temsil ettiği ‘mahalle düzeni'nin karşısına bir şövalye misali dikiliyor.

Zor durumdaki kadını kurtarmaya çalışırken kendini yerli dizi modeli bir entrikanın içinde buluyor. 

Film, kahramanın geçmişindeki gizeme bağlı olarak, ahlaksızlığı, ikiyüzlülüğü, fırsatçılığı, kaba kuvveti, maçoluğu ve böyle olmadığında da olanca sıkıcılığıyla alt orta sınıfa tiksintiyle bakıyor.

Nejat İşler’in canlandırdığı Cafer’i hem gerçekliğin hem hayal aleminin mutlak kötüsü olarak göstermesi boşuna değil… Öte yandan kahramanının karşısına dikildiği eril değerleri eleştirmeyip onları soylulaştırması, kurtarıcı erkek mitini yüceltmesi çelişkili bir durum.  

Yerli dizilerdeki gibi bir sahneden diğerine tonun değişmesi, komedi, korku, romantik, politik, kara film türlerinin unsurlarının bir arada kullanılması başlıca sorun.

Karakterlerin yorumu da bu değişkenlikten nasibini alınca kendileri de ilişkileri de istikrarlı olamıyor. Hem izleyicinin ilgisini uyanık tutmak için olay örgüsünün yoğun tutulması hem birçok ünlü oyuncuyu kadroya almak için gereğinden fazla karakter kullanılması başka bir dezavantaj.

Bir de sevilen eserlere yapılan nazireler, bir de sosyo-politik göndermeler işin içine girince içerik ağdalaşıyor. 

Geçmişi yavaş yavaş aydınlanan ve ruhsal durumunun ayrıntıları da belirlenen Martıların Efendisi’nin Balıkçı Kral misali aslında çok dokunaklı olabilecek bir öyküsü var… Geçirdiği dönüşümler bu filmden referans alınmış.

Ama bu filmde aşkıyla sağaltıcı olan, destek veren kadın karakterler yazılmayınca Balıkçı Kral’daki çözümün aksine “bu toplum, bu devlet insanı delirtir” noktasına sürükleniyor Martıların Efendisi.

Filmin sonunda birçok soru cevaplanmadan kalıyor ama pek de bir önem taşımıyorlar karakterin kaderi ve kendi ‘gerçekliği’ açısından…