Evrim Kaya
Haz 07 2019

Büyülü Geceler: Kaçırılmış bir fırsat

20. yüzyılın ikinci yarısında sinemanın, sınırları coğrafi olarak belirlenmiş kutupları vardı. Hollywood teknik yeniliklere temel olan dramatik bir muhafazakarlığın ve endüstri olarak sinemanın merkeziyken, Avrupa da avangart bir estetiğin ve sinemayı her şeyden önce yedinci sanat olarak kabul edenlerin Kabe’siydi. Avrupa sinemasının kalbi de İtalya ve Fransa’da ve altın bir ‘auteur’ kuşağının etrafında atıyordu.

Televizyonun günlük yaşamı ele geçirmesi, yükselen bireycilik, kentin ve kültürün dönüşümü her iki kutbu da dönüştürdü. 90’lar Avrupa’da yeni bir sinemanın doğuşundan çok eskisinin uzun sürmüş ölümünün karakterize ettiği yıllardı. İtalya’da sinemanın altın çağının kapanışı için bir sembolik tarih arayacak olsak Fellini’nin 1993’teki ölümünü seçebiliriz pekala...

Paolo Virzi’nin yönettiği Büyülü Geceler 3 Temmuz 1990’da, Dünya Kupası’nda İtalya ve Arjantin’in yarı finali oynadığı akşamda herkesin televizyonlara, Maradona’nın penaltı atışına kilitlendiği bir anda suya gömülen bir otomobilin peşinden, yitip giden o altın çağın izini sürmeye başlıyor. Otomobilin içinde bir zamanlar çok mühim işler yapmış, ancak kariyerinin pek parlak olmayan finaline gelmiş bir yapımcı olan Leandro vardır.

Otopsi Leandro’nun otomobil nehre uçmadan önce öldüğünü gösterince titiz bir soruşturmaya başlayan polis yapımcının aklı havada metresinin de yönlendirmesiyle bir polaroidden ünlü yapımcının son gecesini üç genç senaristle geçirdiğini tespit ederek, gençleri teker teker polis merkezine aldırır. Soruşturmanın akışındaki uzun geri dönüşlerde, son birkaç gün içinde olanları izleyerek hem Leandro’nun ömrünün son günlerinde olup bitenleri hem de İtalyan sinemasının hal-i pürmelalini öğrenmiş oluruz.

Pek bilmiş ve babacan komiser nihayet filmin temel gizemini çözüp Leandro’yu kimin öldürdüğünü ilan ettiğinde başta sezilenden daha sembolik bir hikayeyle karşı karşıya olduğumuz açıktır: Ofisine gelen haciz memurlarından metresinin yatağını zor kurtaran, herkesin aklı Maradona’dayken sulara gömülüveren İtalyan sinemasından başkası değildir. Ancak soruşturma gösterecektir ki merhum zaten pek sağlam pabuç değildir.

Sinemanın kendi kendisi üzerine düşündüğü filmlerin artık uzun bir geçmişi var. Godard’ın Le Mépris’inden (1963) Fellini’nin Sekiz Buçuk’una (1963) Avrupa auteur sineması da kuşkusuz bunların en iyi örneklerine imza attı. Yakın zamanda Netflix’in devreye girmesiyle 40 yılın ardından tamamlanan Orson Welles filmi The Other Side of the Wind benzer bir temayı saykodelik bir Hollywood atmosferinde izliyordu. Türkiye sinemasındaki sayısız örnekleri arasından hemen Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ni (1990) bir kenara ayırabiliriz.

Bu filmlerin her birine içkin bir melankoli, kimi zaman da bir mizah duygusu vardır. Bazen bir şefkat duygusuyla, bazen keskin bir öfkeyle gelen bir tür hesaplaşmadan söz edilebilir. Büyülü Geceler bu duygu ve hallerin hepsine biraz yanaşır gibi olsa da hiçbirini tam yakalayamıyor. Mizahı sık sık karikatüre saplanıyor ve bütüne rengini veren şey hak edilerek varılmamış bir sinizm. Bu haliyle de kaçırılmış bir fırsat, zira anlattığı dönem bir sinemasever için gayet ilgi çekici ve pekala iyi bir filme kaynaklık edebilirmiş.

Virzi sinemaya doksanlı yıllarda, senaryo ve film öyküsü yazarı olarak girmiş. Filmin merkezindeki üç genci de belli ki kendi gençliğini düşünerek yazmış. Yine de onlara karşı da acımasız olduğuna kuşku yok. Luciano haşarı, gürültülü, ziyadesiyle özgüvenli ama gerçekten yetenekli olduğuna dair pek işaret yok. Antonino taşralı, çekingen ve sürekli bir kafa karışıklığı içinde. İlginçtir, iki erkeğe kıyasla ruh halini biraz daha anlar gibi olduğumuz Eugenia ise burjuva ailesinin sağladığı imkânlara sırt çevirmiş, varoluş krizlerinde, siyahlar giyen bir genç kadın.

Prestijli bir yarışmanın finalistleri olarak sinema endüstrisiyle tanışmaları seyircinin de bir önceki kuşağı tanımasına yardım ediyor. Filmin fazla cömert bir kurguyla iki saati aşan süresi boyunca partilerden brunchlara, hararetli tartışmaların yapılıp makarnaların yendiği büyük sofralardan toplantılara, üç gencin içine girmeye can attıkları parıltılı dünyayı aslında çoktan çökmüş bir binanın harabelerini gezer gibi geziyoruz. Dekadansla onun içinde büyüyen manevi boşluk kuşkusuz pek çok kereler işlenmiş konular.

Virzi’nin Roma’sı akla örneğin Sorrentino’nun Muhteşem Güzellik’indeki (La Grande Belleza, 2013) Roma’yı getiriyor ama Sorrentino’nun yaptığının aksine Büyülü Geceler seyirciyi etkisine alan anlar yaratamıyor; çöküşü ve onun verdiği sancıları seyirciye duygusal olarak aktarmayı başaramıyor. Bunda yönetmenin karakterlerinden esirgediği bir tür sahiplenme ya da şefkat duygusunun payı var. Herkese belli bir mesafeden bakıyor ve bu mesafe kadrajlarından kurgusuna, diyaloglarından şakalarına bütün filmin yanlış tercihlerle ilerlemesine neden oluyor.

Yanlış bir ritim, yanlış duygular... Bizzat Fellini’yi gördüğümüz, Sekiz Buçuk göndermesini doruğuna ulaştıran sahne öyle özensiz ki insan biraz öfkelenmeden edemiyor. Velhasıl Büyülü Geceler pek çok karaktere, içi içe geçen bir sürü olaya sahip ancak bunları bir araya getirmesi gereken şeyin yani bir tür büyünün eksikliği hissediliyor. Sanki daha iyi bir filmin eskizi gibi...

Bir de, şapşal metresten sevgisiz eşe filmin kadın karakterleri felaket.

Paolo Virzi’nin bir tür homage yapmak istediği zaman zaman hissedilse de sonuç daha çok gizlenemez bir kızgınlığın eseri. 90’larda sinemaya girip gişede ve festivallerde başarılı olmuş yönetmenin geçmiş günlerden hiç güzel şey hatırlayamıyor olmasının nedenleri olmalı elbette. İki saati aşkın sürede kurulan bu dünya ise söz konusu öfkeyi ve sinizmi izah etmeye yetmiyor.

*Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe