Selim Eyüboğlu
Haz 30 2018

İç içe geçmiş iki kültür | Sicario: Day of the Soldado

 

2015 yapımı Sicario'nun bir devam filmi olan Sicario: Day of Soladato, ilkinden çok daha farklı bir gündemle başlıyor: Texas'da bir alışveriş marketine cihatçılar saldırıyor ve birden fazla bomba patlıyor. Çocuğuyla çıkışa kadar gelebilen bir anne kapıdaki intihar bombacısına dışarı çıkmak için yalvarıyor. 

Ancak bombacı, anneyi görmezden gelerek  fünyeyi çekiyor, içerdeki herkesi öldürüyor. Bunu hemen izleyen sahnede  sınırdan içeri girmeye çalışan Meksikalılar'a yapılan operasyon esnasında yakalanacağını anlayan bir bombacı daha intihar eylemi gerçekleştiriyor; ertesi sabah olay mahallinde yere serilmiş üç tane namaz seccadesi bulunuyor.
 
Kartellerinin kokain kaçakçılığıyla yetinmeyip artık İşid ajanlarını Meksika sınırı üzerinden Birleşik Devletler'e sokma girişiminde bulunduğu bu paranoya ortamında, Savunma Bakanlığı daha önce işkence dahil her türlü kirli işlerinde gayrı resmi olarak kullandığı Matt Graver'ı  (Josh Brolin) ve kartellerle kişisel bir hesabı olan Alejandro'yu ( Benicio del Toro) özel bir operasyon için görevlendiriyor. 

Görev, kartelleri birbirine düşürerek yok etmek. Ancak bunu gerçekleştirmek için rakip kartellerden birinin başındaki ailenin kızını kaçırıp suçu öteki kartele atmak gerekiyor. Matt bu işi kirli yöntemlerle başaracağını söylüyor; bembayez kolalı gömleğinin ekranı doldurduğu Savunma Bakanı da, ''Biz de aynen pis bir operasyon amaçlıyoruz,' diye cevap veriyor.
 
Matt'in cihadçı  bağlantılı bir şüpheliyi sorgularken tehditlerinin blöf olmadığını göstermek için gözünü kırpmadan zanlının evini ailesiyle birlikte bir roket saldırısıyla yok etme emri verişi söz konusu kirli politikayı vurguladığı gibi Savunma Bakanı'nın beyaz gömleğini de bir metafora dönüşüyor.
 
Birleşik Devletler'in güney sınırındaki ilişkiler kültürel ve tarihsel olarak o denli dallı budaklı ki, sınırın her iki tarafındaki insanları birbirinden ayırmak neredeyse imkânsız. 

Söz gelimi, kartel Amerika tarafında yaşayan Miguel adındaki (Elijah Rodriguez) yarı Meksikalı bir çocuğa iş teklif ediyor. Vatanseverlik gibi bir kavramın konu dışı olduğu bu ortamda çocuk tereddütsüz sınırdan mülteci geçirme işini kabul ediyor. Kısacası, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı bu ortamda kartellere savaş açmak beyhude bir uğraş gibi gözüküyor.
 
Bu bağlamda, bu  devam filminin ilki olan 2015 yapımı Sicario seyircinin insani beklentilerine daha yatkın bir filmdi: Seyirci olarak bizler de, sınırda yaşayan Meksikalılar'ın hayat tarzı  hakkında hemen hemen  hiçbir şey bilmeyen, ancak görevini hukuksal bir çerçeve içinde yerine getirmek amacındaki  idealist FBI ajanı Kate Macer (Emily Blunt) karakterinin gözünden olaylara bakıyoruz. Ne var ki ilk film Macer'in hayata bakışındaki saflığın ve bunun beraberinde getirdiği bir dizi kararsızlığın da altını çiziyor.
 
Sicario: Day of the Soldado'da ise Meksika topraklarına usulsüz girip ardından da kendini kovalayan polis arabalarına ateş etmekten çekinmeyen anti-kahraman Matt'in ve yer yer rakip kartel tarafından öldürülen ailesinin öcünü almaya and içmiş gibi görünen Aljandro'nun gözünden olayların gelişimini izliyoruz. 

Ve film şaşırtıcı bir inandırıcılıkla  bu iki karakterin kinik bakış açısını haklı çıkartıyor. Küçük ama son derece anlamlı bir örnek vermek gerekirse,  bir prenses gibi el üstünde tutulan ve özel şoförler ve korumalarla  okula getirilip götürülen kartel sahibinin kızı Isabel (Isabela Moner) dahi küçük yaşına rağmen babasının nüfuzunun ve bunun  sağladığı imtiyazlarının farkında ve hiç masum değl: Sık sık öteki kızlarla kavga çıkardığı halde, okul  müdürünün ona okuldan uzaklaştırma cezası veremeyeceğini bal gibi biliyor.
 
Ne var ki, Matt Graver olaylara o denli düz bir mantıkla bakıyor ki, savaştığı kartellerle Meksika Devleti'ni birbirinden ayırt edemiyor, Western klasiklerindeki Kızılderililer misali kimliğine bakmaksızın önüne çıkan herkesi öldürebiliyor. 

Western'den söz açılmışken, Sicario: Day of the Soldado yer yer küçük ölçekte olsa da savaş, yer yer de bir Western filmi izlenimi bırakıyor: Meksila toprağı, sınır kasabaları, silahlı çatışma ve kum fırtınalarının estiği çöller neredeyse Sam Peckinpah'ın The Wild Bunch filmini akla getiriyor. 

Tıpkı bu filmdeki gibi Sicario: Day of the Soldado'da hayatın mikro düzeydeki gerilimleriyle büyük çatışmalar arasındaki görünmez bağları kurabiliyor. Her iki film de Meksikalılar'ın onca vahşet,  yoksulluk ve baskıya rağmen karşılıklı çıkar ilişkileri yüzünden neden hâlâ kendilerini yöneten zalim düzene başkaldıramadıklarını son derece ikna edici bir dille gözler önüne seriyor.
 
Tüm bunlara ek olarak, Alejandro ile Isabel'in sınırın ıssız bir köşesindeki bir aile evine sığındıkları sahne, The Good, The Bad and the Ugly fimindeki Angel Eyes'ın (Lee Van Cleef)  önce haraç kesip, ardından da evdeki herkesi sadistçe bir zevkle öldürdüğü sahneyi fazlasıyla anımsatıyor. 

Ne var ki, sadizm bir yana, son derece konukseverce gelişen bu sığınma  sahnesi Spagetti Western örneğinin tam karşıtı bir amaç taşıyor gibi:  Biraz geç de olsa, film adeta tüm Meksikalılar'ın  o kadar da kötü olmadığının, seyrek rastlansa da iyilerin de olabileceğinin altını çiziyor.
 
Film ırkçı değilse de, 'meksikafobik': Tepelerindeki helikopterlerin ışıkları altında sınırı geçmeye çalışan hispanikler adeta 'beyazların' ülkesine yerleşmek isteyen ötekiler olarak sunuyor. İlk filmde Kate Macer karakteri sınırdaki jeopolitik ilişkilere tarafsız bir gözle bakabilmemizi sağlarken, devam filminde onun bu bakış açısının eksikliği fazlasıyla hissediliyor. 

Filmin senaristi  anlamlı bir şekilde, ''Emily Blunt'un karakter gelişimi  ilk filmde tamamlanmıştı. İkinci filmde ise onun rolüne yer kalmamıştı'' diyor. Nitekim, Donald Trump döneminin damgasını vurduğu ikinci filmde onun gibi tarafsız bir gözle bakmak isteyenlere yer yok.
 
Ne var ki, her iki filmin de dolaylı ya da dolaysız altını çizdiği bir nokta var: Kazanılamayacak bir savaş söz konusu. Ve eğer halihazırdaki sosyal doku sınır boyunca duvar örerek ya da aileleri sınır dışı ederek yok edilmeye kalkışılırsa, yangına körükle gidilmiş olunacak. Son olarak, fazla spoiler vermemeye çalışarak, Matt'in İsabel'i kucağına aldığı sahne  ABD''nin aile değerleri konusundaki ikiyüzlü politikasına mükemmel bir örnek oluşturuyor.