1940'larda göç eden Türkler ve Bülent Ecevit'in gözlerinin dolduğu an

20. yüzyılın ortalarında ABD’ye göç eden Türkler geride eşsiz seyahat notları bıraktı. Bu notlarda kültür şoku ve asimilasyonun büyüleyici bir portresini ortaya koydukları gibi Ermenilerle ilk karşılaştıklarında nasıl şaşırdıklarını da aktarıyorlar. Türkiye uzmanı Nicholas Danforth tarafından Newlines dergisinde kaleme alınan makalede ilk olarak Amerikan adalet sistemini incelemek için ABD’ye giden Fuad Gedik’ten bahsediliyor.

Makaleye göre Gedik yazdığı “Amerika" adlı eserinde New York ve akabinde Türk büyükelçiliği personelinin de sıkıcı olduğu için Ankara’ya benzettiği Washington’u ziyareti sırasında özellikle İtalyan Amerikalılar, Amerikalı kadınlar ve parmak izi analizlerinden büyüleniyor.

Makalede şu ilginç ifadeler yer alıyor: “Manhattan'da bir öğleden sonra bir dondurmacıya girdi ve esnafların birbirlerine Türkçe küfrettiğini duydu. Biri, ‘Lanet olsun, sen kafir misin?’ diye bağırıyordu. Adamlar Gelibolu'dan gelen Yahudi göçmenlerdi. Biri Gedik ailesine fotoğraflarını göstermeye hevesliydi ve Gedik ailesi ayrılırken para almayı reddetti. Gedik, ödemede ısrar edince esnaf tıpkı bir Türk gibi sinirlendi.

Danforth makalede Gedik’in bazı notlarını şu şekilde aktarıyor: “Gedik, tanıştığı Ermenilerin tamamının, bizden hoşlanmayanlarının dahi ‘tıpkı İstanbul veya Anadolu'daki insanlar gibi yaşadıklarını söylüyor.... Türk yemekleri yiyorlar ve “Martiniler ve Manhattanlar yerine kaçak rakı içiyorlar.”

Amerika'da başarılı olanlar da dahil olmak üzere "çoğu burada mutsuz ve Türkiye'deki hayatlarını özlüyor" sonucuna varıyor. Bunun kanıtı olarak Meryam adında bir kadınla tanıştığını ve kendisini Türk olarak tanıtan kadının, taksisinin ayrılmasıyla ağladığını anlatıyor.” Yine makalede Artin isimli yaşlı bir Ermeni’nin Galata özlemini dile getirirken ağladığı belirtiliyor.

1940'lar ve 50'lerin Türk seyahat yazarlığı için altın bir çağ olduğunu belirten Danforth, artan sayıda Türk ziyaretçinin ABD’ye gittiğini bunların genellikle Ankara tarafından teknik eğitim için gönderildiğini veya Washington tarafından kültürel değişim çerçevesinde davet edildiğini belirtiyor. Danforth, “Bunlar Türk yayıncılık hayatı için patlama yıllarıydı ve ziyaretçiler her zaman aç bir izleyici için deneyimlerini ‘Amerika'dan Mektuplar’ gibi başlıklarla kitaplaştırdılar ya da gazete sütunlarında yazdılar” diyor.

Seyahatlardaki en çarpıcı yönün seyyahların Osmanlı topraklarından Amerika'ya gelen gayrimüslim göçmenlerle belgeledikleri birçok sıcak etkileşim olduğuna değinen Danforth, “Bu dönemdeki Türk gezginler, tanıştıkları birçok eski Osmanlı Rum, Yahudi ve Ermeni tarafından coşkuyla, genellikle Türkçe olarak karşılandıklarını sürekli olarak dile getiriyorlar” diyor.

Çoğu on yıllardır Amerika'da bulunmalarına rağmen, topraklarını terketmek zorunda kalan azınlıkların hem nostaljik hem de acı veren anılarının hâlâ taze olduğunu yazan Danforth, hükümet tarafından 1939 yılında New York’taki bir mekanik sergisini incelemek için ABD’ye giden Türk mühendis Kemal Sünnetçioğlu’nun gezi notlarını da aktarıyor:

“Bir gün Sünnetçioğlu, Macy's yakınlarında Baba Nisan's adlı bir Ermeni restoranının tabelasını gördü. Hem ülkesine ‘iftira atan’ bu insanları merak ettiği ve hem de özlediği ev yemeklerini bulma ümidiyle önünde durdu. Yazdıklarına kendisinin Türk olduğunu öğrenen personel çok memnun kalıyor ve sorular yöneltiyorlar. Aralarında hala Türkçe konuştuklarını görünce şaşırıyor. ‘Türk kültürünün etkisi’ diye gözlemledi, ‘hala devam ediyor’ ve bu adamlar’“vatanlarına hasretle yanıyorlar’ diye not alıyor.”

Danforth’a göre Sünnetçioğlu, Baba Nisan’daki Ermenilerin yabancı entrikalarla ayartılanları bekleyen sona bir örnek olarak gösteriyor ve Ermenilere memleketlerini arkadan bıçaklama görevi verilmiş ve başarısız olmuşlardı.

“Bazıları ‘temizlendi’ bazıları ise kaçtı. Şimdi, günahlarının asla affedilmeyeceğini bilmelerine rağmen, bu insanlar memleketlerinden haber beklediler ve ona bu konuda ‘en olmadık soruları’ sordular. Sünnetçioğlu'na göre, Ermeniler ayrıldıklarından beri Türkiye’nin geçirdiği büyük reformlara inanmak istemediler ve hatta birinci sınıf bir otelde kaldığını öğrenince şok oldular. O öğleden sonra, Beşinci Cadde'deki Ermeni bir berberle restorandakilere benzer bir deneyim yaşadı. Berber de onu soru bombardımana tuttu ve aldığı cevaplar karşısında hayrete düştü. Adam, Sünnetçioğlu'nun gitmesine izin vermedi, tıraş bedelini almayı reddetti.”

Sünnetçioğlu daha sonra otel restoranında Ermeni bir garsonla karşılaşıyor. Urfalı olan George ona her öğünde kusursuz bir nezaketle hizmet etti, hatta istediği yemekleri de tahmin ediyordu. Buna şahit olan Sünnetçioğlu, Türkiye'den kaçan Ermenilerin neden Türklere bu kadar saygı gösterdiğini şöyle ifade ediyor: “Türkiye'nin eski Osmanlı İmparatorluğu olmadığını ve uluslararası alanda bu kadar yüksek bir statüye ulaştığını anlayanlar, artık ısıramayacakları eli öpmelidirler”.

Yine Danforth’un makalesine göre Perihan Çambel, 1949'da Amerikan Kanser Derneği'nin 4. Uluslararası Kongresi'nin Türk delegesi olarak St. Louis'e gidiyor. Tecrübelerini Türkiye Kadın Gazetesi için "Haftam" başlıklı bir köşede kaleme alıyor.

“Bir Salı akşamı, Johnoff adlı bir Bulgar tarafından işletilen restoranda St. Louis Kadın Doktorlar Kulübü'nün akşam yemeği toplantısına katıldı. Johnoff akşamın bir saatinde yanına bir sandalye çekti ve Türkçe merhaba dedikten sonra 45 yıl önce Trakya'daki hayatını anlatmaya başladı. Ona tatlı şarap ve yoğurt ikram etti ve bir zamanlar Bulgaristan'daki restoranını ziyaret eden iki Türk memurun dürüst adamlar olduğunu yad etti. ‘Keşke ölmeden önce İstanbul'a gidebilseydim,’ dedi gözleri sulanarak.“

Çambel'e göre Amerikalılar, bir Bulgar'ın bir Türk'e bu kadar “saygı ve misafirperverlik” göstermesi karşısında şok oluyorlar. Şehirdeki diğer Türk doktoru arayıp ona Johnoff'tan bahsediyor. Ama zaten ikisi birlikte tavla oynuyormuş. Bir gün sonra ise Johnoff ona hastanede bir tabak lahana dolması gönderiyor.

Danforth daha sonra Çamlıbel’in başka Ermeni ile ilgili hatırasına yer veriyor makalesinde: Johnoff'un hikayesi, Çambel'i okuyucularına, "Ermeni katliamı"nda ailesini kaybetmiş olan meslektaşının temizlikçilerinden biri olan Ermeni Joseph adında birini anlatmaya yöneltiyor. Joseph'in şu sözünü aktarıyor:

"Ah, eğer bana izin verselerdi geri dönerim. Bugün hayatta olanların bu işle hiçbir ilgisi yok. Onlardan nefret etmiyorum. Ülkeme dönüp emekliliğimi orada geçirmek istiyorum."

“Türkiye bu insanların anavatanlarına dönme hakkını tanırsa, demokrasimiz için ne kadar güzel bir reklam olur, diyor Çambel.

Çamlıbel notlarında anne ve babasını Ermeni tehciri sırasında kaybeden Hrant adında birinin kendisini evlerinde saklayan bir Türk aileye her yıl 25-100 dolar para gönderdiğine de yer veriyor.

Danforth’un makalesinde Dışişleri Bakanlığı sponsorluğundaki değişim programının bir parçası olarak Winston-Salem’deki bir gazetede dört ay çalışan bir dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in de notları bulunuyor:

“Bir gün gazete bürosunda telefona cevap verdiğinde kendisiyle Türkçe konuşan bir ses duyunca şok oluyor. Telefondaki kadın İstanbullu olduğunu söylüyordu: ‘Buraya 35 yıl önce geldim. Türk bir yüz görmek, onunla konuşmak için can atıyorum. Bir fincan kahve içmeye gelir misin?’ diyor. Ecevit, evine girdiğinde ‘Amerika dışarıda kaldı’ diye yazıyor. Hatta Amerikan mobilyalarına belirli bir ‘İstanbullu duyarlılığı’ sızmıştı. Ecevit'e hizmet ederken, Bayan Kasparian, her zaman Türk kahvesi içmesine rağmen, ‘Türk kahvesini Türkiye’den biriyle içmemesinin tadı kaybetmesine sebep olduğundan”’yakınıyordu.

Bayan Kasparian kızının Türkiye’ye dönmek istememesinden çok daha fazla üzülmüştü. "Zavallı kız ne bilebilir?" Bayan Kasparian, "Türkiye'yi görmeden nelerden mahrum kaldığını anlayamaz" diye söylendi.

Pencereden dışarı bakarak devam ediyor söylenmeye, “Sen buna güneş mi diyorsun? Sen buna gökyüzü mü diyorsun? Burada yediğin şeftalilere şeftali, sebzeler mi diyorsunuz? İstanbul'un denizini görseydin, İstanbul'daki hayatın tadına baksaydın… Bir sabah Kadıköy'den köprüye vapura binseydin, burada yaşayabilir miydin?”

Kızı dinlerken gülümsüyor ve Ecevit'e dönüyor: “Bakın, hatırlayabildiğimden beri annem bu sözleri söylüyor ama ben inanmıyorum. Güneş her yerde bu güneş, gökyüzü her yerde aynı gökyüzü. Değil mi?"

Ecevit, “'Değil' demek üzereydim ama hiçbir şey söylemedim. Sadece annesine baktım. Gözlerimiz yaşlarla doluydu."

Yazının kaynağına buradan ulaşabilirsiniz