Tiny Url
http://tinyurl.com/yc5n4d9p
Kutay Ersöz
Kas 23 2018

Orwell’den günümüze milli maçlar

Türkiye’de ve diğer Avrupa liglerinde şampiyonluk yarışı iyice şekillenmiş, gündem alevli. Takımların bir kısmının önemli sorunları var, bazılarının keyfi yerinde. Gazı alanlar da var toparlanmak isteyenler de…

Seyirciler ise oynanan bir maçın hemen ardından gelecek hafta sonunu bekliyor. Fakat tam o sırada araya milli takımlar giriyor ve liglere ara veriliyor.

Futbolseverlerin önemli bir çoğunluğu milli maç aralarını sevmiyor. Hatta Türkiye’de milli takıma konulan mesafe de giderek artıyor. Milli maçların sezon içinde çok fazla izlenmediği bir gerçek. Öte yandan bu maçlar Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası finalleri için yapılıyor ve çift senelerin yaz aylarında düzenlenen turnuvalar çok izleniyor.

CSM’in geçtiğimiz aylarda yaptığı araştırmada dünyanın en popüler spor organizasyonları listesinin ilk sırasında Dünya Kupası vardı. Organizasyon, sportif ruhun simgesi olimpiyat oyunlarının dahi önünde yer aldı. Avrupa Şampiyonası ise dördüncü sıradaydı. Avrupalı futbolseverlerin büyük bir kısmının gönlündeki en büyük yere sahip Şampiyonlar Ligi ise ancak beşinci sırada kendine yer bulabildi.

Geçtiğimiz yaz düzenlenen Dünya Kupası’na A Milli Takım katılamadı ama sporseverlik konusunda sorunlar yaşayan Türkiye’de bile turnuvanın izlenme oranları çok yüksekti. Rusya - Mısır, Peru- Danimarka gibi standart grup maçları dahi izlenme listelerinin üst sıralarındaydı. Turnuvanın tam 10 maçı (24 maç gününde) izlenme listelerinin bir numarası oldu.

Ülkede genel seçimlerin olduğu 24 Haziran ve ertesi günü dışındaki her maç gününde listenin ilk üç sırasında muhakkak bir Dünya Kupası karşılaşması vardı.

Sonuç olarak milli takım turnuvaları her ülkede, o ülkenin takımı turnuvada yer almasa bile, ilgi çekiyor. FIFA’nın turnuvadaki takım sayısını 40’a yükseltmek istemesi ve UEFA’nın Avrupa Şampiyonası’na neredeyse kıtanın yarısını sokması da bu gelir kapısını sonuna kadar sömürmek istemesinden.

Öte yandan heyecanla izlenen bu turnuvaların öncesinde bir eleme süreci de olmalı. İnsanları rahatsız eden nokta ise burası. Elemeler hem çok biçimsiz zamanlarda liglerin arasına girerek adeta fren etkisi yaratıyor, hem de ayda bir defa toplanıp iki kere maç yapan takımların ve oyuncuların performansı bekleneni veremiyor.

Kulüp takımı çalıştıran teknik direktörler de milli maç aralarından rahatsız. Her ne kadar sakat oyuncuların iyileşmesi açısından bir dinlenme imkânı sağlasa da diğer yandan eldeki iyi oyuncunun fazladan maç yapmasını ve milli takım kampından sakat dönme ihtimalini yükseltiyor.

Son olarak böyle bir eleştiri Liverpool Teknik Direktörü Jürgen Klopp’tan geldi. Klopp, ilk kez düzenlenen Uluslar Ligi’ni hedef alarak organizasyonu ‘opera’ya benzetmiş ve asıl olarak takvimden şikâyet etmişti. İnsanların operaya her gece gitmediğini, bu etkinliğe ayda 1-2 defa zaman ayırdıklarını, Uluslar Ligi’nin de operaya benzer bir duruma dönüştüğünü söyledi.

Esasında haklıydı ama zaten sorun Uluslar Ligi değildi. Uluslar Ligi ortaya çıkmasaydı dahi yine Eylül, Ekim, Kasım aylarında milli maç araları olacaktı. Aynı dönemde oynaması gereken Avrupa Şampiyonası elemeleri ise yeni takvimde sezonun ikinci yarısında yer alacak.

Esasında Uluslar Ligi fena bir düşünce değil. Milli takımların hazırlık maçları da takvimin bir parçasıydı ve o maçların izlenme oranları çok düşüktü. UEFA hazırlık maçlarını bir platform haline sokmak istedi. Böylece denk kuvvetler birbirleriye karşılaşacak, maçlar daha çok seyirci çekecek, diğer yandan da kazananlara Avrupa Şampiyonası’na katılım hakkı gibi önemli bir ödül verilecek.

Organizasyonun Avrupa’ya çok iyi tanıtılmadığını düşünebiliriz. Biraz yaşayarak anlaşılacak. Süreç içinde de memnuniyetsizlik hissedenler had safhada olacak. İnsanlar milli takımları izlemek istiyor ama diğer yandan da lige ara verilmesinden rahatsızlar. O zaman bir ara yol bulunmalı.

Yönetim katında çok sık konuşulmasa da bazı spor yorumcularının çok nadir de olsa dillendirdiği, basketboldan kopya çekilerek tasarlanan bir plandan bahsedebiliriz. Gerçi FIBA, bu uygulamasından vazgeçerek Euroleague ile savaşmayı tercih etse de milli takımların eleme maçları da, tıpkı finaller gibi, yaz aylarında düzenlenebilir. Bu sayede liglere ara verilmesinin önüne geçilir.

34-38 haftalık maratonlar liglerin devre aralarıyla beraber en fazla 40 haftada tamamlanır. İki aylık yaz tatilini de eklediğimizde geriye dört-beş haftalık bir boşluk kalır. Zaten bu süre, sezon içinde verilen milli maç aralarıyla eş değer. İşte o boşlukta (Mayıs-Haziran) milli takımlar eleme maçlarını gerçekleştirebilir. Tıpkı Dünya Kupası’nda olduğu gibi dört günde bir maç oynayarak 10 maçlık eleme grubunu tamamlayabilirler.

Buradaki en önemli sorun ülkeler arası seyahatlerin oyuncuları yorması olacaktır. Bu sorunu tıpkı finallerde olduğu gibi her gruptan bir ev sahibi seçerek aşmak mümkün ama bu da bir başka sorunu; insanların milli takımlarından uzak kalmasını doğuracaktır. Mesela İngiltere’nin senelerce Wembley’e çıkmadığı bir denklemi sevdirmek kolay değil. Zaten deplasmanlı bir takvimin de sağlıklı bir şekilde ayarlanması zor olmaz.

Böylece eleme grubu maçlarının daha heyecanlı olacağını, liglerin de zarar görmeyeceğini öngörebiliriz. Fakat böyle bir uygulama için bile önümüzde çok uzun daha yıllar var.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, SSCB takımlarından Dinamo Moskova, bir futbol turnesi için eski müttefikleri Britanya’yı ziyaret etmişti. Londra, Glasgow, Cardiff gibi şehirlerde oynanan maçları dönemin aydınlarından George Orwell da takip etmişti.

Orwell, deneyimlerini kaleme aldığında ilginç ifadeler kullanmıştı. Bunlardan biri de “Uluslararası seviyede spor, bir savaş provasıdır” cümlesiydi. Orwell’a göre spor, milliyetçiliği pompalayan unsurlardan biriydi. Uluslar arası müsabakalar da bunun en somut örnekleriydi. Şüphesiz ki Orwell’ın döneminden sonra dünya da, spor da çok değişti. Fakat milli takımlar arasındaki rekabetin halen çok ilgi çekici olduğu bir gerçek. O yüzden milli maçları futboldan koparmak çok zor.

Sınırların kalktığı dünyada insanlar, ülkesinin yetiştirdiği en iyi oyuncuların bir çatı altında toplanıp mücadele etmesine hasret kaldı. İki yılda bir, ağza çalınan parmak ballar da yeterli değil. O yüzden FIFA ve UEFA, insanların milliyetçi duygularına güvenerek organizasyonlara altın yumurtlayan tavuk gözüyle bakmaktan vazgeçmeli ve işi daha sağlıklı bir yapıya dönüştürmeli. Bunun için de ilk adım takvim konusunda bir çözüm önerisi çıkarmak ve akabinde baskı kurmak olmalı.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.