Erteleme, küçümseme, oyna ve kazan

Geçen haftaya damga vuran erteleme polemiği şimdilik geride kaldı. Fakat sanmayın ki bu konu sonsuza dek ortadan kayboldu. Sadece, gelecek sezonlara kadar halının altına süpürüldü. İlerleyen zamanlarda kimin ihtiyacı olursa, halının altından çıkaracak ve ortalık toz duman olacak.

Öyleyse neden bu konu devamlı gündeme geliyor? Gerçi devamlı da gündeme gelmiyor, ne de olsa her zaman Avrupa’da baharı gören takımlarımız olmuyor.

Fakat artık 1990’ların sonunda değiliz. Avrupa’nın en değerli liglerinden biri olmasıyla övünen Süper Lig’in yöneticileri, hatta Kulüpler Birliği Başkanı, neden yeri geldiğinde ertelemeden bahseder ki?

Soruyu cevaplayacağız ama önce sevindiren gelişmeden bahsedelim. Fikret Orman ile başlayan, Şenol Güneş ile devam eden erteleme talebi kamuoyunda çok fazla destek görmedi.

Sosyal medyada kendi takımlarına ait her tartışma maddesini savunmak gibi bir misyon edinen Beşiktaş taraftar hesapları bile “Bizim başkan haklı” minvalinde cümlelere pek fazla yer veremedi.

Çünkü herkes farkındaydı; Orman’ın isteği biraz gereksizdi ve artık ülke futbolunda yeri yoktu. Bunun fark edilmiş olması umut verici, yoksa Allah muhafaza çok daha derin ve gergin bir tartışma kuyusunun içinde kendimizi bulabilirdik.

Şimdi asıl soruya geçelim. Beşiktaş geçen sezon ikinci şampiyonluğunu kazanmadan önce de zorlu bir Şubat takviminden geçmişti.

Bu sezon 16 Şubat – 18 Mart periyodunda 8 maç oynayacak olan Siyah-Beyazlılar, geçen sezon 16 Şubat – 19 Mart periyodunda 9 resmi maça çıktı. Yine sert bir virajdı ama Beşiktaş o 9 karşılaşmadan yenilgisiz çıktı.

Bu sezondan farklı olarak ise o dönemde bir Türkiye Kupası maçı yoktu. Beşiktaş, 5 Şubat günü kendi sahasında Fenerbahçe’ye 1-0 elenerek kupaya veda etmişti. Çoğunluğu yaratan ise UEFA Avrupa Ligi maçlarıydı. Evet; Beşiktaş’ın o dönemki rakipleri Hapoel Beer Sheva ve Olympiakos kesinlikle Bayern Münih ayarında değillerdi.

Fakat Şenol Güneş’in öğrencileri neredeyse her Perşembe sahaya çıkıyordu. Siyah-Beyazlılar bu sefer en azından ikinci Bayern Münih maçı için üç hafta bekleyecek.

O zaman sorumuzu detaylandıralım. Çünkü maç sayısında sıkıntı olmadığını anladık. Öyleyse geçen sezon hem Şampiyonlar Ligi gruplarında hem de Avrupa Ligi’nde ülkeye puanlar kazandıran takımın başkanı Fikret Orman’ı, geçen sezon sessiz bırakan ve bu sezon ona “Özellikle kupa maçlarının tatil edilmesi lazım.

Beşiktaş, Türkiye'nin Avrupa'daki yüzü, biz bu ülkeyi temsil ediyoruz. O konuda birazcık yardım edilmeli” dedirten şey ne olabilir?

Bakmayın siz Orman’ın ‘Avrupa’daki yüzü’ vurgusuna. Fikret Orman da biliyor ki burası Türkiye ve burada her şeyden önemli olan Süper Lig’dir! Beşiktaş geçen sezon Şubat ayında liderdi ve yarıştaki tek rakibi Başakşehir’di.

Bu sezon ise yarışta geri kaldı ve önünde üç tane güçlü rakip var. Kısacası; geçen sezon Beşiktaş’ın maç ertelenmesine ihtiyacı yoktu, bu sezon bir ihtiyaç oluştu.

Düzeltelim; aslında Beşiktaş’ın, maç ertelemelerine yine ihtiyacı yok! Fakat Fikret Orman’ın olabilir. Orman, Türkiye’nin klasikleşmiş yönetici/başkan modellerinden biri olma yolunda adım adım ilerliyor.

Oysa her şey böyle mi başlamıştı? Göreve geldiğinde Beşiktaş hem sportif açıdan hem de maddi açıdan rakiplerinin gerisindeydi. Yıldız transfer yerine ‘Feda sezonu’ dedi; demekle kalmadı bu fikrini camiaya inandırdı.

Rakipleriyle ılımlı bir politika çizdi. Güçlü durdu, kafasındakini hayata geçirdi, hayata geçirecek isimlere görevler verdi. Sadece kendi taraftarları değil, rakipler de onu saygıyla karşıladı.

İşler yolunda gitti ve arka arkaya şampiyonluklar geldi. Türkiye’de bir yönetici için başarı, lanet ile eşdeğer olabilir. Çünkü ne zaman başarı gelir, işte o zaman o makul ve ılımlı insanların yerine daha çok konuşan ve yolda yaşanan en ufak tökezlemede her şeyden şikâyet edenler gelir.

Bu sadece Fikret Orman ile alakalı bir durum değil; fakat şu an bu türün temsilcilerinden biri de kendisi… Ve aslında zararı hem kendisine hem de Türkiye’deki futbol ortamına veriyor.

Beşiktaş’ın üstü kapalı erteleme talebi kamuoyundan çok destek görmedi. Yönetici Şafak Mahmutyazıcıoğulları’nın erteleme talebinde bulunmayacaklarını açıklamasından sonra konu kapandı. Hatta bazı kesimler, Orman’ın sözlerinin bir kamuoyu yoklaması olduğunu ve gerekli destek gelmediği için yönetimin geri adım attığını savundu.

Haklı olabilirler. Beşiktaş da geri adım atmış olabilir. Fakat konu kapanmadı. Ne de olsa hem Fenerbahçe cephesi hem de Galatasaray cephesi bu sözlere yanıt vererek ufak çaplı bir gerginlik için benzin yaktılar. Durduk yere bu saman alevi gibi yanıp sönen gerginliğe gerek var mıydı?

Konunun bir başka yönü daha var. Beşiktaş (Orman) tam olarak fikstürdeki hangi maçlardan rahatsız oldu? Lig maçlarının fikstürü sezon başından belliydi.

En azından tam günleri belli olmasa da hangi hafta sonu hangi takımın hangi takımla oynayacağını biliyoruz. Beşiktaş’ın Bayern Münih maçlarının tarihleri de Aralık ayından itibaren defterlere yazıldı. Araya sadece tek bir Fenerbahçe kupa maçı girdi (Rövanş maçı Nisan’ın ortasını bulacak).

Kupa maçlarının fikstürü çok önceden belli olmuyor. Bu noktada Siyah-Beyazlılar haklı gözükebilir. Fakat Ocak ayından itibaren Beşiktaş’ın, tur atladığı takdirde, kupada yarı final oynayacağı da belliydi.

Tahminimiz, Beşiktaş da zaten yola final oynamak için çıktı. Yani yarı final oynamayı planları arasına almış olmalıydı. Yarı final turunda da güçlü bir rakiple eşleşeceği aşikâr, zira ne de olsa yarı final! Bu takımın bir ezeli rakip olma ihtimali de çok yüksek, çünkü onlar da iddialı ekipler! Bütün bunlar ortadayken, bir anda fikstürün yoğunlaşmasına neden olan neydi ki?

Birincisi Beşiktaş’ın lig yarışında geride kalmış olması. Buna değindik. İkinci kısım ise Türkiye Kupası’nın zihinlerdeki algısı... Bu algıyı ve sorunu sadece Fikret Orman yaratmadı. Onu suçlamak haksızlık olur.

Her ne kadar, kendisi geçen sezon takımı kupa maçında Fenerbahçe’ye elenince organizasyon hakkında “Süt Kupası“ benzetmesi yapmış olsa da bu konuda yalnız ve ilk değil. 2001 yılında Galatasaray Başkanı Mehmet Cansun, Türkiye Kupası’nda alt lig takımı Erzurumspor’a elendikleri maçtan sonra kupaya ‘angarya’ sıfatını vermişti.

Türkiye’nin futbol sözlüğünde deyim olarak yerini bile aldı. Aziz Yıldırım ise geçtiğimiz yıllarda kupanın önemi olmadığını, kendilerine sadece masraf olduğunu ve o nedenle kupada iddialarının olmadığını açıklamıştı.

Hatta geçtiğimiz yıllarda kupaya katılmak istemediklerini de beyan etmişti. Gerçi Aziz Yıldırım’ın kupaya dair eleştirileri, o saçma statünün ortadan kalkmasına ve yeniden eliminasyon sistemine geçilmesine ön ayak oldu fakat yine de ‘iddiasız’ olmak ne demekti ki?

Türkiye’nin en iddialı kulübünün başkanıydı bunu dile getiren. Türkiye’nin en önemli ikinci kupasından bahsediyordu. Yıldırım’ın muhalifleri bile zamanında onu eleştirmek için kupadan ‘teneke’ diye bahsetmişlerdi. İşte böyle bir yerdedir Türkiye Kupası. O kolayca ertelenebilir, başka hedefler için göz ardı edilebilir ve tüm takvimi kaydırılabilir.

Kısacası futbolu yönetenlerin rahatsız olduğu ve sevmediği bir organizasyondur Türkiye Kupası. Hangi yönetici ister ki Bayern Münih maçından önce Fenerbahçe ile karşılaşmak. Olası bir yıpranmaya ne gerek var şimdi?

Hangi yönetici ister ki Türkiye Kupası gibi maddi getirisi olmayan bir turnuvanın kaybından sonra eleştirilmek? Sonuçta kupa da olsa; derbi derbidir ve taraftarların yenilgide canı sıkılır. Oysa hem Türkiye Kupası’nın değerini düşürmek, hem de maç takvimiyle oynamaya çalışmak sportif rekabete en büyük zarardır.

Yine de olumlu düşünmeye devam etmek gerekiyor. Muhakkak kış aylarında Türkiye Kupası’nda zorlu deplasmanlara gitmek futbolcular için yorucudur. Çoğunun o karşılaşmalar için hevesi bile yoktur.

Az forma şansını bulanlar dışında kalanlar kendilerini o mücadelelere veremezler. Uzun maraton içinde yaşanan olağan motivasyon kayıplarıdır bunlar.

Fakat yine de günün sonunda, sezonun son aylarında, havalar ısınınca, ‘hasat mevsimi’ başlayınca, her oyuncu iyi takımlara karşı oynamak ister. İstemeli!

Bir derbinin oynanmamasını, bir kupanın kazanılmamasını isteyemezler. Sporcu egosu, sporcu algısı, ‘kazanmak’ üzerine kuruludur. FIFA Fair Play ilkelerinin de ilk sırasında ‘Kazanmak için oyna’ maddesi yer alır.

Yani oynama ve kazanma isteği esastır.

Ben sporcuların, yöneticilerden farklı olduğunu düşünmeye devam ediyorum. Belki yanılıyorum ama iyimser bir yön bulmadan da bu oyunu takip etmenin bir gerekçesi kalmıyor.