Kutay Ersöz
Ağu 15 2019

İstanbul'da Premier Lig gecesi

 

Aslında Süper Kupa daha önce İstanbul’a gelmişti. Galatasaray, 2000 yılında kupayı Monaco’da kazanmış ve İstanbul’a taşımıştı. O yıllar Türkiye futbolunun altın çağıydı. Sadece Galatasaray değil, diğer kulüplerimiz ve A Milli Takım da Avrupa’nın iyi takımlarıyla başa baş oynayabiliyordu. Futbolseverler de tribünlerden üst seviye maçlar izliyordu.

Fakat o günler geride kaldı. Son 10 yılda yaşanan gerilemeyle beraber artık üst seviyenin adaylarından biri değiliz. Kulüplerimiz de üst düzey takımlarla sık sık karşılaşamıyor. Karşılaşınca da genellikle dağılıyor. Kafa tutmak mümkün olmuyor. Dünya tarihinin en büyük futbolcularından Lionel Messi kariyerinde henüz Türkiye’de maça çıkmadı. Zira her zaman kalamadığımız Şampiyonlar Ligi gruplarında Barcelona ile eşleşemezsek başka türlü karşımıza çıkamaz! Veya son 10 yılın en dominant takımlarını yaratan Pep Guardiola’ya rakip olamadık. Zaten olası bir eşleşmede yaşanabilecek durumları düşünmek bile tehlikeli. Bunun bilincinde olanların her sene Şampiyonlar Ligi’nde ‘kolay grup’ dilemesi de bundan…

İste bu yüzden, son dönemde ve yakın gelecekte ülke sınırlarında oynanan en kaliteli maçı izledik. Üstelik Liverpool da Chelsea de en iyi günlerinde değildi. Sezon başı olması muhakkak bir etkendi ama aynı zamanda bu camiaların Süper Kupa’ya pek fazla önem vermemeleri ve motivasyonu düşük tutmaları da söylenebilir. Geçmişte bazı Premier Lig takımlarının Avrupa Ligi’ni, hatta bazen Şampiyonlar Ligi’ni bile ikinci plana attıklarını gördük. O nedenle Süper Kupa’ya gösterilen muamele çok şaşırtıcı değil.

Kuşkusuz, ucunda anlamlı bir kupanın olması kazanma isteğini yukarıya çekti. Bu sayede sezon öncesi oynanan hazırlık maçlarının ötesine geçen bir 120 dakika izledik. Fakat son yıllarda ülke sınırlarında oynanan en kaliteli maç, Premier Lig seviyesinin altında kaldı.

Belki de bunda bir Türk dokunuşu etkendir. Henüz sezonun başı olmasına ve yaklaşık 2 aydır bu maça hazırlanmasına rağmen Vodafone Park’ın zemini kusursuzluktan çok uzaktı. Topla hızlı oynamayı esas alan İngiliz takımlarını zorlayacak bir zeminde maç oynandı. Zeminin, özellikle dakikalar ilerledikçe düşen tempoda muhakkak bir etkisi vardır. 

Karşılaşmanın ilk yarısında tempoyu yakalayan Chelsea’ydi. Manchester United maçında oynamayan Ngolo Kante’nin 11’e dönmesi Londra ekibinin oyuna hükmetmesini sağladı. Fransız yıldıza Jorginho ve Pedro da eşlik edince ilk yarı Chelsea’nin üstünlüğünde geçildi. Hatta Pedro’nun bir topu da direkten döndü. Gol adeta ‘geliyorum” dedi ve ilk yarının bitmesine az bir süre kala geldi de... Türkiye’de Premier Lig izleyenlerin pek sevmediği Giroud, İstanbul’da topsuz oyunun en güzel örneklerini sergiledi ve bunun ödülünü gol atarak aldı. 

Liverpool’ın ilk yarıdaki eksiği tempodan ziyade kaliteydi. En azından rakibin temposunu ve baskısını topa sahip olarak kırabilirdi. Başaramadı. Devre arasında Firmino’nun oyuna girmesinin nedeni bu eksikliği kapatmak içindi. Değişiklik beklenenden çabuk sonuç verdi. Firmino’nun kurnazlığı Saido Mane’ye golü hazırladı.

1-1’den sonra Liverpool bir müddet daha yüklendi ama belki zeminin de etkisiyle son yarım saat durgunlaştı. Oyunun son bölümünde Chelsea menajeri Frank Lampard, hem kadrosundaki seçeneklerin azlığından hem de içeriye enerji atmak adına 21 yaş altı üç oyuncusunu sahaya sürdü. Normal süre 1-1 sona erince, daha genç Chelsea’nin uzatma dakikalarına damga vurabileceğini düşünebilirdik. O süreçte ilk golü Liverpool atsa da Maviler oyuna çok çabuk döndü. Bu hızlı reaksiyon dengenin kolay kolay bozulmayacağını gösteren bir kanıttı. Yüksek nemin de etkisiyle 2-2’den sonra iki takım da penaltıları bekler gibi oynadı.

İstanbul ve penaltılar… Liverpool sevdiği ve özlediği bir anıyı yeniden yaşadı. Onlar için, seneler sonra eski dostlarla kutlanan bir doğum günü partisi gibiydi. Gecenin sonunda da müzeye bir kupa daha eklediler. Chelsea kazanamadı ama ihtiyacı olan güveni yakaladı. Üç gün önce fark yiyen takım, bir final maçında Liverpool ile başa baş oynadı. En önemli yıldızını kaybetmesi, transfer yasağı alması, genç oyunculara ağırlık vermesi Chelsea’nin adını ilk etapta zirvenin hemen altına yazdırıyor. Fakat sahaya koydukları oyun (4-0 yenildikleri maçta bile) kolay pes etmeyeceklerini gösteriyor. 

İki takım da sezonun tamamı için dersler çıkaracaklardır. Bir de bizim çıkaracağımız dersler olmalı. Böyle bir finale ev sahipliği yapmanın tek getirisi ülke tanıtımına katkı ve ekonomiye akan dövizden fazlası olmalı. Giderek kusursuzlaşan bir pazarlama dehası olan Premier Lig’in iki takımına nasıl sekte vurabildiğimizi gösterdik mesela. Sezon içinde sık sık duyacağımız “Bunların oynadığı futbolsa bizim ligimizdeki ne?” sözüne bir de bu açıdan bakalım. Oyuncularımıza reva gördüğümüz zemin, en yüksek kaliteleri bile köreltebiliyorsa kendi aktörlerimize haksızlık yapıyor olabiliriz. Sahaya giren ve oyunu bölen bir kişinin alkışlanması ise oyuna gösterdiğimiz saygının fotoğrafı gibiydi!

Bu film daha bitmedi. Mayıs ayında Şampiyonlar Lig finali bir kez daha İstanbul’da oynanacak. Avrupa’da sezon bizim bahçemizde başladı, bizim bahçemizde sona erecek. Bakalım geçecek ayları nasıl değerlendireceğiz? Süre kısa ama şehre gelen takımlardan ve kültürden ilham almak için yeterli…

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.