Kutay Ersöz
Tem 06 2018

Prim ve vatanseverlik

Geçtiğimiz hafta sonu Dünya Kupası’nda oynanan Fransa – Arjantin maçının hemen ardından bir haber düştü. Attığı gollerle maçın yıldızı olan genç oyuncu Kylian Mbappe, kendisine verilen primi engellilere bağışlayacağını açıkladı.

Daha açıklamanın detayını teyit edemeden, haber Türkiye’de geniş yankı buldu. Prim bağışlayan genç futbolcu; hem de dünya yıldızı… Konu hemen Türkiye’deki milli oyunculara ve hatta Fatih Terim’e bağlandı.

Türkiye’nin klasik tavrıdır. Söylenmek istenenler, konudan bağımsız örnekler ve kişiler üzerinden açıklanır. Bu özelliğimizden dolayı da asıl meseleyi kaçırırız. Mesela evladına nasihat vermek isteyen anne-baba, cümlelerini komşunun başarılı çocuğu üzerinden düzenler. Burada da olay Mbappe üzerinden okunsa da aslında kamuoyunun mesajı kendi ülkesinin sporcusunaydı.

Hayata milliyetçi gözle bakanların görüşü hiçbir zaman değişmedi. Onlar zaten ‘vatan görevi’ olarak gördükleri milli takımda para mevzusunun olmasına net bir şekilde karşı çıkarlar. İdeolojik görüşleriyle çelişmediklerini kabul etmek gerekir. Fakat sosyal hayattaki meselelere özgürlük ve eşitlik kavramlarından bakmaya çalışanlar, bu tip konularda görüşlerini öznelere göre düzenliyor.

Açıkçası milli takım da bu konuda topluma hiç yardımcı olmadı. Uzun bir süre boyunca prim kavgasıyla gündemde yer almaları antipati toplamalarına yetti. Fakat yine de bu tip konularda kullanacağımız cümleleri, vereceğimiz mesajı ve tartışacağımız noktayı iyi belirlemeliyiz. Olay kişilerden çıkmalı ve sistem tartışılmalı.

Kylian Mbappe’nin tavrı alkışlanabilir ama alkış esnasında ‘özgürlük’ ilkesinden de taviz vermemek gerekir. Mesela milli takımda para kazanılmalı konusu tartışılabilir ama kazanılan paranın (primin) nasıl değerlendirileceği noktasında sporculara baskı oluşturulmamalı.

Özgürlüklerin kısıtlandığından dem vuranlar, bu baskı için bir alan yaratmamalı. Bir futbolcu eline geçen parayı nasıl istiyorsa öyle değerlendirme hakkına sahip olabilmeli. Aksi halde mahalle baskısı güç ve meşruiyet kazanarak her konuda söz hakkı elde eder.

Paranın nasıl harcanacağı konusunda verilen dersler sonra erdikten sonra, sıra nasıl giyinileceğine ve hangi saatlerde sokakta olunması gerektiğine kadar gelebilir ve bunun için de ‘dışarıdan’ desteklenecek (Mbappe gibi) örnekler bulunabilir.

Mbappe’nin söylediği ‘vatansever’ sözlerin benzerlerinin zaman içinde sert bir düzenin çıkış noktasına nasıl dönüştüğünü en iyi bilen toplumlardan biriyiz. Haliyle “Ülke temsil edilirken paraya ihtiyaç duyulmaz” cümlesini ve tavrını alkışlayanların, başka konularda oluşabilecek sert iklimlerden şikâyet etmeleri büyük bir çelişkiye dönüşür.

Bir de Fatih Terim meselesi var. İstifa etmesine rağmen istifası kabul edilmeyen ve birkaç gün sonra işine son verilen, buna rağmen tazminatı ödenmeyen teknik adamın Mbappe ile hiçbir ortak noktası yok. Maaşlı çalışan ile prim alan oyuncuyu bir tutmak en büyük hata. Fakat her zaman çalışan kesimin hakkını savunan insanların Terim’in TFF’ye dava açmasını eleştirmesi de çelişkilerin en büyüğüdür.

Bahsedilen paranın miktarı, işverenin haksızlık yapmasını haklı göstermemeli. Aynı şekilde kişinin ‘zengin’ olması da, hakkını aramasını engellememeli ve hakkını arama isteği eleştirilmemeli. Bu tip konularda alınan tavırlar da ileride çok başka noktalara gidebilir.

Yine de atlamamak lazım. Terim, birçok insandan çok daha kolay ve kısa sürede tazminatına kavuşabilmiştir. Başka bir vatandaşın sadece dava süreci bile iki yıl sürerdi!

 

Terim

 

Fakat asıl olarak bütün özneleri bir kenara bırakmalı ve tamamen sistemi değerlendirmeliyiz. Çıkış noktamız da şu soru olmalı: TFF, milli takım futbolcularına prim vermeli mi? Bu soruyu TFF’ye sorarken, kesinlikle ‘benim vergilerimle’ ibaresini eklememeliyiz.

Zira TFF soruya “Ben özerk bir kurumum ve kendi gelirimi kendim yaratıyorum. Bunu da istediğim gibi dağıtırım, sizin söz hakkınız olamaz” cevabını verebilir. Vergisinin değerini arayanlar, önce kendi kulüplerinin vergi affını sorgulayabilir. Yine de TFF’ye topluma ve spora (yani gençliğe) dair bazı sorumlulukları olduğunu hatırlatmalıyız.

Evet, orası özerk bir kurum. Sponsorlarıyla, yayın gelirleriyle, projeleriyle kendi sermayesini yaratır. Fakat o paranın büyük bir kısmının milli futbolculara prim olarak ödenmesi tartışılabilir. TFF’nin böyle bir futbol ortamında başka dertleri olmalı. Mesela tesis ve saha yapmak, gençleri futbola kazandırmak gibi…

2002’den bu yana oynanan sekiz turnuvanın sadece ikisine gidebilen bir milli takım havuzunun, primlerden (TFF gelirlerinden) faydalanması tartışılabilir. Fakat prim sözü veriliyorsa, sözler tutulmalı. O noktadan sonra da futbolcuların aldıkları primleri nasıl harcayacağı sadece onları ilgilendirir.

Zaten esasında Mbappe de milli takımdan prim alan bir futbolcudur. Büyük ihtimalle Fransa’nın diğer yıldız oyuncuları da bahsi geçen primleri almıştır. Ve onların parayı nereye harcadığını bilmiyoruz. Yani prim sadece Türkiye’de verilmiyor, modernliğin ve sosyal demokrasinin kalelerinden biri olarak gösterilen Avrupa’da da dağıtılıyor.

Prim kavgasına girmek sadece “paragöz Türk futbolcular”ın yaptığı bir iş değil. 1974 yılında Alman oyuncular kendilerine verilen primi az buldu ve kampı terk etti, zira rakipleri Hollanda ve İtalya, onlardan daha fazla prim alıyordu. Prim pazarlığı uzun sürdü.

Futbolcular, yetkilileri Dünya Kupası maçlarına çıkmamakla tehdit etti. Taraflar ancak turnuvanın ilk maçın çıkmadan kısa bir süre önce anlaşabildi. Franz Beckenbauer, Gerd Müller, Paul Breitner, Uli Hoeness gibi, şimdilerde birçok Türk futbolcuya örnek olarak sunulan unutulmaz figürler o pazarlığın tam ortasındaydı.

Birkaç gün içinde Dünya Kupası’nı kazanarak tartışmaları halının altına ittirmiş olsalar da hâlâ anlatılan hikâyelerden biridir. Kısacası; Avrupa, prim pazarlığına 1974’te çoktan başlamıştı bile…

O nedenle yazı içinde tekrar tekrar kullandığımız cümleleri bir daha sıralayalım. Kullanacağımız cümlelerin nereye gideceğini iyi düşünelim ve kişileri değil sistemi tartışalım. Arda Turan ile Franz Beckenbauer’in tavırlarında değişiklik yoksa farkı başka noktalarda arayalım, oraları tartışalım. Aksi halde sosyal hayattaki dayatmaların yolunu -fark etmeden- açmış olabiliriz.