Kutay Ersöz
Ağu 06 2019

Sabit kur değil izlenen bir lig

2017 yılının Ocak ayında spor medyasının en unutulmaz anlarından biri yaşanmıştı. Dönemin Başakşehir ve Kulüpler Birliği Başkanı Göksel Gümüşdağ, NTV Spor’un yayınına katılmış, Kasım ayında yapılan yayın ihalesi hakkında övgü dolu sözler kullanırken, anlaşmanın bazı detayları hakkında şüpheleri olan Aziz Yıldırım’ı eleştirmişti.

Dönemin Fenerbahçe başkanı, o cümlelerin üzerine sürpriz bir şekilde yayına bağlanmış ve Gümüşdağ ile ‘canlı’ bir tartışmaya girmişti. Yıldırım’ın can alıcı cümlelerinden biri ise şöyleydi: “1 Haziran’da dolar 4 lira olursa ne olacak?”

Yayıncı kuruluş, 500 Milyon dolarlık ihaleyi kazanır kazanamaz kurun sabitlenmesini istemişti. Kulüpler Birliği bu fikre sıcak bakarken şerh koyan tek isim Aziz Yıldırım’dı. Yıldırım’a göre eğer bir sabitleme olacaksa, bunu anlaşmanın yürürlüğe gireceği tarihte konuşmak gerekiyordu.

Kamuoyunun aklına ise yeni sorular düşüyordu. Madem kur sabitlenecek, anlaşma neden döviz üzerinden yapılıyordu? Döviz kulüpler için elzemse neden kur sabitleniyordu?

Yayın ihalesinin yapıldığı günden bu yana dolar hızla arttı. Haziran 2017’de Yıldırım’ın korktuğu seviyeye çıkmadı; 3.50’de kaldı belki ama 1 Haziran 2018’de 4,64, 1 Haziran 2019’da 5.80 oldu. Yayın ihalesinin yapıldığı gün ise (21 Kasım 2016) ‘sadece’ 3.3’tü.

İki yılda neredeyse iki katına yükselen kur nedeniyle aslında herkes haklı. Yayıncı kuruluş, kulüplere dolar üzerinden ödeme yapıyor ama müşterilerine Türk Lirası üzerinden yayın satıyor. Hatta kimseye satamadığı için zarar etmeye devam ediyor.

Kulüplerin ise giderleri genel olarak euro ve dolar üzerinden belirleniyor. Onlar da en azından bir gelir kalemini döviz üzerinden, güncel kura yakın bir şekilde almak istiyorlar. Zira forma ve stadyum gelirleri gibi önemli gelirler Lira üzerinden gelmeye devam ediyor ve açığı kapatmaya yetmiyor.

Aziz Yıldırım’ın tarzını, tavrını, dilini, hatta spora bakışını beğenmemek mümkün ama işine ve görevine adanmışlığına laf söylemek kolay değil. O dönem birçok kulüp başkanı, kişisel ilişkilerini düşünerek kulüplerinin zarara girmesi riskini göze alırken, Yıldırım rest çekme cesaretini göstermişti. Anlaşmayı zamanında Türk futbolunun kurtuluşu olarak sunanların kaçırdığı noktayı o işaret etmişti.

İşin daha ileri ekonomi kısmını ekonomistlere bırakalım ama biz başka bir noktayı ele alalım. Şu an yaşanan krizin nedenini tamamen dövizdeki dalgalanmalara yüklemek haksızlık olur. Çünkü her sene başında yayıncı kuruluş ile Kulüpler Birliği bir şekilde sabit kurda anlaşıyorlar. Hatta yine anlaştılar. Fakat bu sene yayıncı ‘çekilme’ tehdidini masaya koydu. Çünkü belki de çekildiği zaman ödeyeceği tazminat şirketi daha büyük zarardan kurtaracaktı.

Problem başka yerde ve çok açık. Ne yayıncı kuruluş yayınlarını izlettirebiliyor, ne de kulüpler stadyumlarını doldurabiliyor. Futbol, Türkiye’de artık ilgiyle izlenen bir oyun değil. Döviz ekonomistlerin işi olsun; biz bu noktayı atlamayalım.

Yayıncı kuruluş, kur sabitlemelerine rağmen her yıl ortalama 457 milyon dolar ödeme yaptı. Bu bedel Türk futbol ekonomisinin yarısından fazlasını oluşturuyor. Yani; yayıncı kuruluş dışında kimse bu ülkenin futboluna yatırım yapmıyor.

Yayın ihalesinin gerçekleştiği gün yapılan kutlamalar o nedenle şaşkınlık vericiydi. Avrupa’nın en iyi ligleri arasında sayılmayan Süper Lig, Avrupa’nın en yüksek yayın anlaşmalarından birine imza atmıştı. Oysa takımlarımız Avrupa kupalarında başarılı olamıyor. Uluslararası seviyede geri kalıyoruz.

Stadyumlarımız dolmuyor. Spor programları futbol konuşmuyor. Televizyon kanalları özet görüntülere bile rağbet göstermiyor. Spor gazeteleri satmıyor. Yeni kuşak futbolsever Süper Lig’den ‘tu-kaka’ diye bahsediyor. Çocuklar ise sokakta futbol oynamıyor.

Digitürk’ün 2 milyon abone sayısı var. Bu rakam 80 milyonluk ülke için oldukça yetersiz. Üstelik maç yayınlarını satın alanların sayısının çok daha az olduğunu tahmin edebiliyoruz. Futbola olan ilgisizlik dışında, ilgisi olanların kaçak yayınlara yönelmesi de bir başka mesele. Bu da yayıncı kuruluşun kurumsal hantallığıyla alakalı duruyor. Potansiyel müşteriye bile yayın izlettirmeyi zorlaştıran politika, bir de müşteri olmakla olmamak arasında gidip gelenleri kaçırıyor.

Tıpkı marka değerinin yükseldiği iddia edilen Süper Lig gibi. Süper Lig’de olan biteni an be an takip edenlerin çoğu 90 dakikalık maçı izlemek istemiyor. Kendi takımının karşılaşmaları dışında maç izleyenlerin sayısı çok az. Zaten Süper Lig sevdalılarının sayısı giderek azalıyor.

Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş arasındaki rekabet ilgiyle takip ediliyor ama bu rekabet için zaten maç izlemeye gerek yok. Maç özetlerinin bile yayınlanmadığı ülkede, tartışma kültürüne hizmet eden birçok spor programı maçların kendisinden daha çok izleniyor.

Döviz iner, kur sabitlenir. Bunlar çözülmeyecek sorunlar değil. Belki herkes biraz zarar eder ama çorba yine kaynar. Asıl mesele bir süre sonra çorbayı içecek kimsenin kalmaması. Yani boş yere tencere kaynayacak ve her şey boca edilecek. 

Bir sonraki yayın ihalesi 2021 yılında yapılacak. Çok zaman kalmadı. O yayın ihalesine kimler katılacak? Kimler katılmak isteyecek? Maçları yayınlamak isteyen platformların sıraya girdiğini görecek miyiz? O güne kadar kaç insan Süper Lig izlemeye/takip etmeye devam edecek? Kaç genç futbolu sevmeye başlayacak? İnsanlar tribünlerde bilet kuyruğuna girecek mi?

Bu sorulara verilen cevaplara göre ileride yeni krizler olup olmayacağını anlayabiliriz. Marka değeri ihale bedellerinde değil, insanların gönüllerinde belirleniyor. Ona da hiçbir döviz kuru engel olamaz. Fakat çok fazla emek vermek gerekir…


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar