Stadyum yaparken sahasız kalmak: Euro 2024

1990’larda Türkiye’ye uğrayan gurbetçilerin çocukları Türkiye’deki yaşıtları ile sohbet ederken konu muhakkak futbola gelirdi. Dünyaya gözünü Almanya’da açanlar “Orada her mahallede halka açık bir futbol sahası var” dediğinde Türkiye’de doğanlar, “Şimdi değil ama bir gün bizde de olur” hayallerine dalardı.

Gelişmekte olan bir ülkede yaşadığını erken yaşta anlayan çocuklar, er ya da geç bir gün imkânların değişeceğine inanırdı.

Değişti ama negatif anlamda! Dar sokak aralarında, apartman otoparklarında veya en iyi ihtimalle boş ve engebeli arsalarda top oynayan çocuklar büyüdü ama arkadan gelen kuşak top oynayacak alan bulma konusunda esaslı zorluklar yaşadı. Üstelik ülkede stadyum ve tesis atağının başladığı bir dönemde…

Son yıllarda birçok şehre geniş kapasiteli modern stadyumlar inşa edildi. Stadyumlar ışıl ışıl ama içinde oynayacak futbolcuyu ve tribünleri dolduracak futbolseveri bulmak sorun. İşte Türkiye, tam bu çelişkinin ortasında EURO 2024 adaylığı için Almanya’nın rakibi oldu.

Geçtiğimiz hafta yapılan oylama sonrasında UEFA’nın kararı olumsuzdu. Çıkan sonuç, ana akım medyada ve halkın büyük bir kesiminde “Avrupa bizi sevmiyor” ana fikriyle değerlendirildi. Haksızlık etmeyelim; belki de doğru bir tespittir. En azından UEFA için bazı soru işaretlerinden bahsedilebilir.

Tek aday olduğumuz 2020’de dahi organizasyon Türkiye’ye verilmedi ve statü anlamsız bir şekilde değişti. Belki de bir tavır koyarak yeni adaylıklardan kaçınılmalıydı ama onun yerine yine aday olmak tercih edildi.

2016’yı dönemin UEFA Başkanı Michel Platini’nin ülkesi Fransa’ya tek oyla kaptıran, 2020 ev sahipliği adeta elinden alınan Türkiye; 2024’ü cepte görmüş olsa gerek ki Yıldırım Demirören bile “Bugüne kadarki en güçlü adaylık dosyası” dedi. Fakat adaylık dosyasını inceleyenler büyük bir hayal kırıklığına uğradı.

Dosyaya döneceğiz ama önce turnuvanın öneminden bahsetmek lazım. Halkın önemli bir çoğunluğu, gerek ekonomik sıkıntıların eşiğinde olmaktan dolayı gerekse siyasi iktidarın bir zafer kazanmasını istemediğinden turnuvayı Almanya’ya kaptırmaya razıydı. Oysa ülke olarak böyle bir organizasyona çok ihtiyacımız vardı.

Turnuva Türkiye’de düzenlenseydi hem iktisadi hem kültürel alanlarda kazanımlar elde edilecekti. Sadece Anadolu şehirleri arasına çekilecek raylı sistem ağı bile çok önemli bir projeydi. Biliyoruz ki bu tarz organizasyonlar olmazsa, böyle hamleler kolay kolay hayata geçmez.

Öte yandan kıtanın her yerinden Anadolu’ya gelenlerle kurulacak iletişim de önemliydi. Hem milliyetçi düşüncenin yabancıdan zarar gelmeyeceğini görmesi açısından bir tecrübe olacaktı hem de Avrupa’ya Türkiye kültürünü yerinde göstermek açısından kıymetliydi.

Bu noktada Anadolu’daki muhafazakâr düşüncenin ‘alkol seven turist’e uymayacağı düşünülse de, belki de Avrupa insanın pek alışık olmadığı rahatlık ve kuralsızlık çok daha sempatik gelebilirdi.

Fakat kaybın sebebi isteksizlik ve çelişkiler değil. Ortada, kimseyi ikna etmesi mümkün olmayan, sanki UEFA delegeleri için değil de, devletin bürokratlarını tatmin etmek için hazırlanan bir sunum vardı. Türkiye’nin ne kadar güzel olduğunu, ne kadar çok yatırım yapıldığını anlatan sunumda UEFA’yı cezbeden pek bir şey bulunamazdı.

Ev sahipliği sayesinde futbolun daha geniş kitlelere yayılacağını görmek isteyenler ve 2024 yazında eğlenceli bir tatil düşleyenler hayal kırıklığına uğradı. Mesela dosyanın ana fikrini modern stadyumlar oluştursa da bazı şehirlerde antrenman sahalarının yetersiz olduğu apaçık gösterildi.

Diğer yandan Türkiye, turnuvaya katılan tüm takımların hazırlanma sürecini İstanbul ve Antalya’ya sıkıştırmayı planlamış gibi duruyordu. Ayrıca ülkenin doğusunda büyük bir boşluk gözüküyordu.

Ankara’nın sağ tarafında kalan bölümden sadece iki ev sahibi şehir vardı. Bunlardan biri güney sınırındaki Gaziantep, diğeri kuzey kıyısındaki Trabzon’du.

Ülkenin neredeyse yarısında futbol yatırımı/futbol şehri olmadığı tek bir haritayla Avrupa’ya gösterildi. Ayrıca otel ve konaklama konusundaki sıkıntılar da çok belirgindi.

Tanıtım videosu ise ayrı bir konu. Videoyu izleyenler anında BeIN Sports üyeliğine başvurabilirdi ama kesinlikle akıllarına uluslararası bir organizasyon gelmezdi.

Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray üçlüsünün attığı goller ile tribünde bağıranları gösteren video sadece rekabeti, hırsı, ligin marka değerini ve İstanbul’u anlatıyordu.

Avrupa’nın ise temel bir sorusu var: İnsanlar Türkiye’ye geldiklerinde hem futbol maçı izleyip hem de eğlenebilecekler mi? Yıllık izinlerini şampiyona zamanında kullananlar unutulmaz anılarla ülkeden ayrılacaklar mı? Tanıtım videosu ve adaylık dosyası bu soruların cevaplarından çok uzaktı.

Yazının ilk kısmından devam edelim. Türkiye stadyum yaparken, sahalarını unuttu. O sahalar çok önemliydi. O sahalarda futbol oynayanlar, futbol oynamayı sevenler, futbolun zorluğunu ve güzelliğini bilenler ortak bir kültür oluşturur. Kültür iletişimi hızlandırır, köprüler kurar, bireyi zenginleştirir. Türkiye’de o sahalar olmadığı için futbolu seven ve oynayanların sayısı giderek azaldı.

2013’te düzenlenen FIFA U-20 Dünya Kupası’nda modern stadyumların boş kalma nedeni bundan. Oysa o sahalar Almanya’da hep vardı. O sahalardan çok sayıda lisanslı futbolcu çıkardılar. O sahalarda çok fazla amatör kulüp maç yaptı. Oradaki insanlar o sahalara giderek alt lig maçlarını tıklım tıklım doldurdular.

Almanya’da futbol seviliyor ve yaşanıyor, Türkiye’de ise sadece konuşuluyor.  Üstelik Türkiye’de sadece futbol sahaları değil; sosyalleşecek, vakit geçirecek, yaşam alanı kuracağımız sahalar ve alanlar da kalmadı. Bu yüzden UEFA’ya eğlenmeyi ve iyi zaman geçirmeyi değil sadece binalarımızı ve kazanma hırsımızı sunabildik. Elimizde onlar kalmıştı, onlar da mutlu etmeye yetmezdi!

Belki de bu adaylık süreci bir özeleştiri imkânı tanır. En başta da TFF için. Artık kulüplerin federasyonu olmaktan çıkılmalı ve futbol tabana yayılmalı. Bu oyunu seven herkesin taleplerine cevap verilmeli. Her zaman dile getirilen ‘futbol ailesi’ sanılandan çok daha geniş.

Ülkedeki her çocuk gönül rahatlığıyla futbol oynadıktan, tüm stadyumlar dolduktan, insanlar sokaklarda keyifle ve güven içinde zaman geçirebildikten sonra adaylık başvurularımız anlam kazanabilir.

Ve o zaman organizasyon verilmezse bile kaybeden Türkiye olmaz…

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.