Tatminsiz müşteri

Yusuf Yazıcı, son bir senenin en çok konuşulan futbolcularından biri. Trabzonspor forması altında kısa sürede başarılı maçlar çıkardı. Oynadığı futbol, sahip olduğu yetenek ve özgüven onu yıldız adaylarının arasına soktu.

Haliyle İstanbul kulüplerinin transfer listene de girdi. Gazetelerde, bazı Avrupa kulüplerinin bile radarında olduğu yazıldı. Milli takım havuzunun ilerleyen dönem için umutlarından oldu. Bu duruma da en çok Trabzonlular sevindi.

Kendi evlatlarına paha biçmeleri mümkün değildi. Yıllardır aradıkları, kendi altyapılarından kendi şehirlerinden çıkan yıldız, Yusuf’tu. 21 yaşındaki oyuncu için her şey güzel giderken, son haftalarda olağan bir şekilde duraklama devrine girdi.

Her oyuncunun başına gelebilecek formsuzluk, her genç oyuncuya muhakkak uğrar; Yusuf’u da ıskalamadı. İki maç, üç maç… Ve artık yeter! İki ay öncesinin gururu Yusuf, Başakşehir maçında tribünler tarafından ıslıklandı.

Fernando Muslera, 2011 yazında Galatasaray’a geldi. Bir yaz öncesinde Uruguay Milli Takımı ile Dünya Kupası yarı finali oynamıştı. İtalya tecrübesine rağmen, Sarı-Kırmızı günleri pek de iyi başlamadı.

Yediği hatalı goller ve gördüğü kırmızı kartlar onun acımazsıca eleştirilmesine neden oldu. Kısa sürede toparlandı. Muhteşem kurtarışlar, eldivenler arasında eriyen penaltılar...

Galatasaray onunla üç lig şampiyonluğu kazandı, ‘Nando’ hepsinde başroldeydi. Avrupa maçlarında en güvenilir parçaydı. Sonra takım kötü gitmeye başladı. Muslera da takımdan farklı değildi. 4 gollü, 5 gollü yenilgiler, hezimetler…

Muslera eleştirildi, eleştirilmesi de normaldi. Yedeğe dahi çekilebilirdi. Fakat teknik heyetlerin vermesi gereken kararı taraftarlar başka bir boyuta taşıdı. Instagram üzerinden Muslera’nın eşine mesaj yazıldı, ‘evinize dönün’ denildi.

Muslera’nın ve eşinin düşünceleri, bu noktadan sonra çok da önemli değil. Sınırı aşan, yaklaşık yedi yıldır kulüpte olan bir kaleciyi ülkeden yollayan bir taraftar vardı. En azından bizim bildiğimiz bir taraftar! Önemli olan nokta burasıydı.

Şenol Güneş, uzun kariyerini şampiyonluk sevinci yaşamadan noktalayacaktı ki, Beşiktaş’ın teklifine ‘Evet’ dedi. Ezeli rakiplerinin gölgesinde kalan Siyah-Beyazlılar, İstanbul’un uzağında kalan Güneş ile yollarını birleştirdi.

Ortaya çıkan sonuç muazzamdı. İki şampiyonluk, UEFA Avrupa Ligi’nde, Şampiyonlar Ligi’nde üst üste başarılar. Güneş’in Beşiktaş’ı üçüncü seneye durgun başladı. Rakipler de biraz toparlayınca lig yarışında geride kalındı.

Fakat yarış devam ediyordu, sezon da uzun bir maratondu. Bir gün ansızın Twitter’da bir cümle trending topic oldu:

“Şenol Güneş istifa!”

Daha sonrasında bu işin çıkış noktasında Beşiktaşlı taraftarların olmadığı anlaşıldı. Fakat önemli olan başlangıcı değil, yarattığı etkiydi. Birçok Beşiktaşlı, paylaşılan mesaja itibar etti ve hocanın istifasını istedi. Güneş bir anda istenmeyen, tartışılan isim oldu. Tartışılması olağandı ama peki istifa? Mayıs ayında omuzlarda olan teknik adam Aralık ayında sallanmaya başladı.

Örnekleri çoğaltmak ve genişletmek mümkün. Zaten üçünün de kendi içinde birbirinden ayrı dinamikleri var. Fakat özünde aynı noktadayız. Hepimiz, çok sabırsızız ve bu konuda bir dünya markasıyız. Durum eskiden de böyleydi fakat artık kendi rekorumuzu kırmak üzereyiz.

Sporun cilvesidir. Kazanan baş tacıdır ama aynı kazanan kaybetmeye başlarsa gözlerden uzaklaşır. Fakat o gelgitli ruh halinin bile belli bir süresi, kazanılan başarıların bir kredisi vardı. Artık yok!

Bir zamanlar deyim olarak söylenen “Bugün vezirsin yarın rezil” sözü artık tam anlamıyla gerçek. Pazartesi günü halkın kahramanı olan biri, Salı günü oynanan maçtan sonra eleştirilerin odak noktasında olabilir. Bunun tam olarak nasıl gerçekleşeceğini de kimse kestiremez.

Tamamen şansa bağlı. Sadece yenilen bir gol esnasında anlık olarak bir kameraya yansıyan gülümseme bile buna neden olabilir. Ne yaptığınız değil, yaptığınızın ne kadar çok insan tarafından görüldüğü önemli. Sporcular bu yeni dünyanın en büyük kurbanlarından.

Zira en çok onların hareketleri izleniyor, en çok onların işleri tartışılıyor, hatta en çok onlara akıl veriliyor. Bir mühendise “O uçağı ben de yaparım” demek biraz cesaret gerektirirken, bir teknik direktöre “O takımı ben de şampiyon yaparım” demek için sadece bir sosyal medya hesabı yetiyor.

Böyle bir ortamda kim başarılı olabilir ki? Baskı, bu tarz işlerin vazgeçilmezidir ve hatta bazı bünyeler baskıdan beslenir. Fakat bahsettiğimiz durum baskı değil. Bu ‘Kazanmanızı istiyoruz’ dürtüsü değil, tam olarak ‘Bizim istediklerimizi yapın’ dayatması.

Bu ruh halinin oluşmasında emeği geçenlerin sayısı çok fazla. Siyasetçiler, kulüp yöneticileri, medya, popüler kültür ikonları... “Kimse bizim gücümüzü test etmeye kalmasın” diyenler, ‘atarlı’ şarkılarıyla eski sevgililerine anında yol veren ‘güçlü’ figürler…

İnsanlara yaşadıkları dünyanın sahibi olduklarını hatırlatan sloganlar yeni bir insan tipi yarattı. Dünyanın sahibi olduğunu zanneden insanın, taraftarı olduğu kulübe de aynı duyguyla yaklaşmaması düşünülemezdi. Üstelik en az 10 milyon taraftara ve kurumsal (!) yapıya sahip köklü kulüpler de bu sahiplenemeye izin verdi.

Aslında taraftar, daha önceden de kendisini kulübün sahibi olarak görüyordu ama bugünkünden biraz daha sakindi. Sahiplik bir patronluk algısı yaratıyordu. Sahip, gerekirse idman basar ve istemediği futbolcuyu kulübünden uzaklaştırır ama bunu en azından yıl sonu bilançosu önüne geldiğinde (sezon sonu puan durumuna baktığında) yapar.

Şimdilerde ise patronluk değil, müşterilik esas. Kulüplerin ve yöneticilerin amacı artık kazanmaktan çok, kâr etmek ve insanların kendi ürünlerini almasını sağlamak. Taraftarlar oluşan durumu ve kendisinden istenenleri çok çabuk kabullendi.

Sezon başında formasını, sezon ortasında biletlerini aldı. Siyasette sert bir haftanın ardından, atarlı şarkılar dinleyerek bir Cumartesi günü geçirdi, Pazar günü de stadyuma giderek kendi koltuğunda, pahalı bileti ve yeni sezon formasıyla ona sunulan ürünü modern stadyumda izledi. Hoşuna gitmeyen durumlar oluştuğunda da gücünü test etti! Ne de olsa müşteri her zaman haklıdır!

Bir dönemin en büyük gücü olan ‘taraftar’ artık, Frankenstein’a döndü. Eskiden kırılma anlarında, sezon sonlarının final haftalarında baskısını hissettiren taraftar, takımları için önemli bir avantajdı. Şimdi ise müşterisi olmayanlar kâr edemiyor ama sportif başarıya ulaşıyor.

Taraftarsız bir proje kulübü olan Başakşehir son senelerin en istikrarlı takımı. Üstelik kadrosundaki oyuncuların büyük bir kısmı çok sayıda taraftarı olan kulüplerden geldiler. Orada yapamadılar, Başakşehir’de başarılı oluyorlar.

Beşiktaş’ı çalıştırdığı sezonda, oynattığı futboldan çok taraftarlarla yaşadığı sorunlarla gündeme gelen Samet Aybaba, lige yeni yükselen Sivasspor’u ilk 6 içinde dolaştırıyor.  Umut Bulut, Galatasaray’daki son döneminde günah keçisinden bile öte bir figürdü.

Bu sezon Kayserispor formasıyla şimdiden 12 gole ulaştı. Eski takım arkadaşı Sabri Sarıoğlu, Göztepe’de yeniden milli takıma yükseldi. Aslında Göz-Göz’ün de taraftarı ateşlidir. Fakat onların henüz modern stadyumu yok, uzun süredir Süper Lig’de değillerdi. Yani işin keyfini çıkarmaya devam ediyorlar.

Örnekler çoğaltılabilir ama gerek yok. Sorun tam olarak ortada. Tam bu noktada çözümü düşünmek lazım, fakat o da bizim elimizde değil. Kulüpleri yönetenler, bu durumdan hoşnut mu? Sorunun cevabı sanki ‘evet’ gibi.

Ne de olsa onların önlerinde iki yol var. Birincisi taraftarların kalbine oynamak. Müşteri onları severse zaten sorun yok. Aksi durumda ise bir sorun var ama bu sefer de endişeye mahal yok. Ne de olsa genel kurulu etkilemek çok kolay.

Kulübün başındakini, taraftar kolay kolay gönderemez. Kapı gibi demokratik genel kurullar var. O zaman; oyna devam! Müşteri önüne gelen tabağı beğenmezse, aşçı ve garsonu değiştirerek sorun çözülecek. Kupalar kazanmak mı? Sezon sonu kazanılan kupalar zaten hemen unutuluyor, önemli olan o günü kurtarmak!