Türkiye ligine bir bakış: Kalite mi, heyecan mı?

Süper Lig’in 20. Haftası Cuma günü Bursa’da başladı. Son iki yılın şampiyonu, Şampiyonlar Ligi’nin yeni gücü Beşiktaş bir puanı son dakika golüyle kurtardı.

Ertesi gün Fenerbahçe, kendi sahasında küme düşme hattından uzaklaşmak isteyen Gençlerbirliği ile 2-2 berabere kaldı.

Pazar günü sahneye lider ve ligin en formda takımı Başakşehir çıktı. Konya deplasmanında ilk yarıda üçlük olabilirdi. Fakat iki klas ayak, Emre Belözoğlu-Emmanuel Adebayor golü getirdi.

Tam hepimiz “Kötü oynarken de kazanıyorlar, onlar da artık büyük takım gibi” diyorduk ki, uzatmalarda golü yediler. Son saniyede direkten dönen top olmasa o bir puanı bile arayacaklardı.

Birkaç dakika sonra Galatasaray, ligin en zor deplasmanlarından birine çıktı. Sivas şehrini Şubat ayında karsız yakalayan Sarı-Kırmızılılar, rakiplerinin sunduğu ikramı değerlendiremedi ve 2-1 yenildi.

Kapanışı Trabzon’da yaptık. Aynı puanlı iki takımın mücadelesinde Trabzonspor ile Göztepe yenişemedi. Bordo-Mavililer sayısız gol pozisyonunu değerlendiremedi ve yarışa girme şansını ıskaladı.

Şampiyonluk adayları aynı haftada, içeride-dışarıda, üsttekine-alttakine takılınca aynı şarkı söylenmeye başladı. Süper Lig artık eskisi gibi değilmiş, kalite üst seviyelerdeymiş. Artık makas kapanmış, takımlar arası ayrım kalmamış. Her deplasman zormuş, çantada keklik maç kalmamış.

Bazısı doğru bazısı hatalı cümleler... Makas kapandı, deplasmanlar zorlu, kolay maç yok ama kalite gerçekten arttı mı? Açmak için biraz eskiye gitmekte fayda var.

2000-2001 sezonu, lig tarihinin en çekişmeli sezonlarından biriydi. Aslında bugün geriye dönüp o sezonun puan durumunu inceleyince çok da ilginç bir durum göze çarpmaz.

Fenerbahçe şampiyon, ezeli rakibi Galatasaray ikinci sırada… Gaziantepspor araya girip lige ufak bir renk vermiş ama Beşiktaş ve Trabzonspor çok gerilerde kalmış.

Hatta ilk iki sıradaki takımlar 24’er galibiyet almışlar, yani 10 maçta puan kaybetmişler. Bu sezonun lideri Başakşehir şimdiden 7 maçta kayıp verdi. Beşiktaş ve Fenerbahçe ise 10’u yakaladı bile. Yani rakamlar bu sezonu daha ‘zorlu’ gösterebilir.

Fakat o sezonun matematiği öyle olsa da kimyası biraz daha farklıydı. Şampiyonluğa çekişen üç takım, kazandıkları maçlarda dahi zorlandılar.

Fenerbahçe ligin ilk yarısındaki deplasmanların sadece ikisini kazanabildi, ikinci yarıda ise üst üste dört deplasmandan kayıpla döndü ve yarışta büyük yara aldı. Galatasaray ise asıl vurgunu iç sahada yedi.

Sekizinci Samsunspor’a, onbirinci Denizlispor’a, onüçüncü Kocaelispor’a Ali Sami Yen Stadı’nda yenildi. Son darbeyi Ersun Yanal’ın çalıştırdığı Ankaragücü vurdu, Sarı-Kırmızılılar o maçta şampiyonluğu kaybetti.

Ertesi sezon da benzerdi. İlk iki yine aynıydı ama sıralama değişmişti. Galibiyet sayıları ise yine 24’tü. Galatasaray Eylül ayının sonundan Nisan başına kadar deplasmanda kazanamadı. Fenerbahçe, Diyarbakır deplasmanında hocası Mustafa Denizli’ye veda etti, ligin 11 ile 15. sıra arasındaki takımları karşısında en az bir kez puan kaybetti. İlk 10’a girenlere bakmıyoruz bile…

Eeee peki? Sonuç ne? Son üç paragrafı neden yazdık? Çünkü sorunu, daha doğrusu soruyu net bir şekilde ortaya koyabilmeliyiz. Kaliteli lig derken neyi düşünüyoruz ve aslında nasıl olmalı?

Türkiye’de şampiyonluk yarışı hemen her zaman çekişmeli oldu. “Büyükler” de o yarış içinde zaman zaman kritik ve beklemedik puanlar kaybetti. Fakat bahsettiğimiz o eski iki sezonun önemi ve farkı var.

2000-2001 sezonuna Galatasaray UEFA Kupası şampiyonu sıfatı ile başladı.

Ve UEFA Kupası şampiyonu takım ligde geçildi. Galatasaray kötü de gitmiyordu. Düşüşte değildi. Ligi kaybederken aynı sezon Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale kadar yükseldi. Fakat Real Madrid’i 3-2 yendikten üç gün sonra Yozgat deplasmanında 4-2 mağlup olabiliyordu.

Uzun maratonda Galatasaray’ı geçen Fenerbahçe 90 dakikalık maçların çoğunda zorlandı, bir kısmında yenildi. Çünkü iki güçlü takımın, sezon boyunca oynadıkları rakipleri gayet iyiydi.

Süper Lig’in her takımında yıldız oyuncular vardı. Bugün şampiyonluk adayı takımlar, lig içinden transfer yapacak oyuncu bulamakta zorlanırken o sezonlarda Cenk İşler, Okan Yılmaz, Coşkun Birdal, Ömer Çatkıç, Ali Asım Balkaya, Yılmaz Özlem, Hakan Keleş gibi oyuncular kariyerleri boyunca İstanbul’un büyük takımlarına transfer olamadı.

Ligin içinde o kadar çok oyuncu vardı ki; bu isimlere sıra gelmiyordu. Anadolu takımları kaliteli oyuncu kaynıyordu. Bu listeye bir de İstanbul’a gidecek olanları ve oradan dönenleri ekleyin…

Ligin her takımında yerli-yabancı yetenekli oyuncu bolluğu vardı. 2001-02 sezonunun sonu Dünya Kupası’ydı. O nesil; oynayanı, oynamayanı, hayatı boyunca milli forma görmeyeni de dâhil olmak üzere turnuvadan üçüncülük getirdi.

O neslin ve oyuncu grubunun milli takımı da ligi de kaliteliydi. Her maç zor, her takım oynamaya hevesliydi. Hatta o lig, 2001-2002 ve 2002-2003 sezonlarında da Avrupa kupalarına altı takım gönderdi. Ligin üçte biri Avrupa havasını soluyarak sahaya çıktı.

Şimdi ise sadece skorlara bakanlar keyiften ölüyor. Peki sahada çok iyi bir oyun görüyor muyuz? Alttakiler mi yukarıya yaklaştı, yoksa tam tersi mi oldu?

Zamanında Okan Yılmaz’a, Cenk İşler’e ihtiyaç duymayanlar şimdi Vagner Love’u transfer ediyor, Adebayor’u yokluyor. Evet bu isimler de lig içinden, fakat Türkiye’ye gelmeden önce isimleri İstanbul ile anılsa burun kıvrılırdı.

Kim altı aydır kulüpsüz gezen Adebayor’u takımına isterdi ki? Veya Vagner Love geçen sezonun başında Alanyaspor’a değil de, Mario Gomez’den sonra Beşiktaş’a gelseydi kaç yöneticinin istifası istenirdi?

Zaten sorun da tam burada yatıyor. Büyüklük sanrısı ve ülkenin üzerine yayılan dev aynası, yanlış çıkarımlara neden oluyor. Avrupa’da tur atlamakta zorlanan takımlarını Avrupa’nın en çok gelir elde eden kulüpleri ile bir tutan taraftarların izlediği lig, haliyle Avrupa’nın en çekişmelilerinden biri sanılıyor.

Bu düşünce Ağustos ayında Avrupa kupaları başlayan kadar devam ediyor.
Kısacası ligin kalitesini saha sonuçları veya puan durumundaki rakamların yakınlığı değil oynanan futbol ve üretim mekanizması belirlenmeli.  

Bu lig ise ne yeni bir oyun, ne yeni bir sistem, ne yeni bir oyuncu üretebiliyor. Bir müddet daha bu kısırlık devam edecek gibi. Avrupa’dan ilk turlarda elenen takımlarımız, ligde aynı hafta puan kaybedince biz de “Ne kaliteli lig oluyor” diye kendimizi avutacağız. Belki böylesi daha güzeldir. Kaliteli üretim yerine heyecan dolu mutluluk. Kim istemez ki?