Terim: Yeni oyun, eski hatalar

Fatih Terim, Türkiye futbol tarihinin en başarılı teknik direktörü. Ülke içinde kazanmadık kupa, yazılmadık tarih bırakmadı. Avrupa’da da üst düzey teknik adamlar arasında gösteriliyor. Çok daha fazlasını da kazanabilirdi, adı çok daha yukarılarda olabilirdi. 

Fakat ona şöhretini kazandıran oyun tarzına çok bağlıydı. Belki de fazla tutucuydu. Hücum onun esas düşüncesiydi. Damgasını vurduğu 30 yılda çok sayıda kritik maçı bu yüzden kaybetti. Pragmatik olmadı. 

Sadakati eleştirilecek bir konu değil. Onu ‘İmparator’ yapan tarzına sırtını dönmemesi anlaşılabilir. Fakat yine de bir yandan onun savunma disiplini ile öne çıkan takımlarını görmek isterdik. Kim bilir nasıl sonuçlar alırdı?

Terim’e bunu yıllar boyunca kimse yaptıramadı ama Finansal Fair Play kuralları ile Galatasaray yönetimi bu sezon ona bir yenilik imkânı sunacak! UEFA finaline üç hücum oyuncusuyla çıkan, Bernabeu deplasmanında dahi Drogba-Burak-Sneijder üçlüsünü bozmayan Terim, yıllar sonra Porto karşısında santrforsuz kaldı. 

Zaten sezon başında beklediği transferleri bulamayan ‘İmparator’, Portekiz yolculuğu öncesinde de elindeki tek gerçek santrfor Eren Derdiyok’u da kaybetti. Üstelik rakip ceza sahası içine en fazla giren orta saha oyuncularından Emre Akbaba da sakatlanmıştı. Üçüncü bölgede hüküm süremeyeceği belli olan Galatasaray bekleyerek, rakibi kapatarak, alanı daraltarak oynamalıydı.

Gerçi Terim’in imza oyununda da bunların bir kısmına yer vardı. Mesela hücum presin ana fikri buydu; rakibin alanlarını kapatmak. Fark, daha önceki Türk takımları gibi kaleye yakın yerde değil de rakibin sahasında yapılmasındaydı. Savunma, disiplini olmayan Türk takımları için mantıklı ama aynı zamanda fizik gücünü zorlaması bakımından güç bir işti. ‘1996 kuşağı’ bunun altından kalktı ama sonrasında benzerini göremedik.

Aslında Türkiye futbolu yakın dönemde Terim ile savunma oyunu denemişti. Sadece bir maçlık… EURO 2016 gruplarında İspanya ile oynanan maçta, A Milli Takım rakibini geride karşılamayı düşünmüştü. Fakat kariyerleri boyunca bu anlayışla yetişmeyen, savunma sadakati konusunda temel eksikleri bulunan oyuncular o akşam bocaladı. İspanya lehine (3-0) sonuçlanan maçın ardından Türk futbolcuların bazı yöntemleri kolay kolay beceremeyeceği ortaya çıkmıştı.

14 yabancılı kadrolarda savunma yapmak daha kolay olmalı. Ne de olsa savunma konusunda daha becerikli ve tecrübeli oyuncular bir arada oluyor. 

Tabii Terim’den, Jose Mourinho tarzı bir ‘otobüs çekme’ beklemek imkânsızdı. Fakat en azından orta sahayı kalabalık tutup hızlı oyuncularla sonuca gidilebilirdi. İlk 11 buna uygundu. Tek sıkıntı orta sahadaydı. Ndiaye’nın cezası hiç olmayacak bir maça denk geldi. Onun yerine oynayan Ryan Donk ise her zamanki gibi tam bir bohemdi! Başıboş, gamsız, hamlesiz…

Yine de Sarı-Kırmızılılar rakibini iyi kapattı. Porto’ya maç boyunca sadece üç mutlak pozisyon verdi. Fakat asıl önemlisi; kağıt üzerinde hücum gücü düşük olan kadro, rakibinden daha çok pozisyona girdi. Son iki lig deplasmanında yedi gol yiyip rakip kaleye dahi gidemeyen takım, Porto deplasmanında bambaşkaydı.

Terim’in Avrupa sahalarına uygun tercihi önemli bir değişkendi ama Galatasaray’ın bu hafta Şampiyonlar Ligi’nde sahaya çıkan 32 takım arasında en az koşan olması (101 km) ayrı bir konuydu. Hem az koşuyorsunuz hem pozisyon vermiyorsunuz hem daha çok pozisyona giriyorsunuz. Öyleyse topu koşturmuş olmalısınız. Kadroya bakınca bunu yapabilecek oyuncuları göremiyoruz. Biri hariç; Belhanda!

Faslı oyuncunun topa değdiği her an, Galatasaray oyunu hızlı hücuma dönüştürebildi. Zaten pozisyon zengini Sarı-Kırmızılı takımın oyuna hükmettiğini söyleyemeyiz. Gollük ataklarının 90 dakikaya yayılmasından ve takımın herhangi bir bölümde rakibi boğamamasından bunu çıkarabiliriz. Galatasaray maç boyunca doğaçlama ve anlık pozisyonlara girdi. Belhanda oyundan çıktıktan sonra ise bu ataklar azaldı.

Türkiye takımlarının savunma zaafı ise en çok duran toplarda ortaya çıkar. Yıllardır aynı sorun baş ağrıtır. Takımda dokuz tane yabancı oyuncu (10 tane yurt dışında yetişmiş) oyuncu bulunsa bile sorun değişmez. Galatasaray da Porto karşısındaki iyi oyununu, bir duran top yüzünden puansız noktaladı. 

Rakip santrforun kornerde bomboş kalması affedilmez bir hataydı. Ona en yakın isim 1.70’lik sol bek Nagatomo’ydu. Marega’nın adamı büyük ihtimalle Maicon’du ama Brezilyalı’nın gafleti yenilgiye sebep oldu. Yan topa çıkamayan Muslera da zincirin diğer halkasıydı. 

Terim’in repertuarında pek düşünmediği, bugüne kadar çok sık başvurmadığı oyun tarzı Dragao’da işe yarıyordu. Fakat yabancı oyunculardan kurulu takım, yaklaşık 50 yıllık bir Türkiye geleneğinin devam ettirerek çok basit bir yan top/duran top golü yedi. Daha trajik bir son olamazdı.

Büyük hatasına rağmen Maicon’un maçtan sonra “Atamayana atarlar. Golü bulamazsanız, onlar bulduğunda atar” demesi ise ayrı bir konuydu. Brezilyalı oyuncu, kendi hatasını unutturmak için ihaleyi hücum hattındaki arkadaşlarına bırakmış gibiydi.

İşe de yaramış gibi duruyor! Maçtan sonra birçok yorumcu ve taraftar yenilginin günahını Belhanda’ya yüklemek için yarıştılar. Belhanda çok üst düzey bir oyuncu değil. Şapkadan tavşan çıkaramaz. Fakat Galatasaray’ın en büyük sorunu olan yaratıcılığın güncel kadrodaki tek ilacıdır. 

Porto deplasmanındaki oyunu beğenenlerin, girilen pozisyonların hesabını tutamayanların orta sahadaki hücum oyuncusundan negatif sözlerle bahsetmesi oldukça çelişkili bir durum. Bunun iki nedeni olabilir. Ya yorumlar ön yargıyla yapılıyor, ya da maçlar ciddiyetle izlenmiyor. Bunlar da zaten Türkiye futbolunun diğer eski gelenekleridir…