Gare operasyonunun düşündürdükleri

Türkiye’de, görevleri bir ölüm riski barındırdığı için olsa gerek, bizatihi bu ölüm kavramının kendisinden türeyen bir “kutsallık” sarmalaması içinde askerleri tartışma konusu etmekten kaçınan genel bir eğilim söz konusu. 

Örneğin Aydın Selcen bile Gazete Duvar’da “alanda çatışmaya giren TSK unsurlarına ortaya çıkan sonuç konusunda hiçbir eleştiri yapmayacağımı ve yapılmaması gerektiğinin altını çizeyim” diyor ve hemen ardından siyasi karar alıcıların sorumluluğuna sıçrıyor. 

Oysa her ikisi arasında, “alandaki unsurlar”ın yaşamlarına ve icra ettikleri mesleğin gerekliliklerine sahici bir saygı adına tartışmaya konu edilmesi gereken bir “komuta katı” var. Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının yanı sıra, gözlerden ırak dursa da Genelkurmay karargahının çalışmalarından sorumlu olan İkinci Başkan Orgeneral Metin Gürak’tan söz ediyorum.

Tartışılması gerekiyor zira bu isimler yetkinlikleri, yaptıkları ve yapmadıkları, söyledikleri ve söylemedikleri, itirazları ve onayları ile sadece rehinelerin değil, aynı zamanda “alana indirdikleri silah arkadaşlarının” da başlarına gelen şeyde doğrudan pay sahibi.

Bilindiği gibi liberal demokrasilerde üst düzey askeri yöneticilerin temel görevi politik karar alıcılara “en iyi askeri tavsiyeyi” (best military advice) sağlamak olarak tanımlanmıştır. Bu tavsiyeye aykırı bir talimat alması durumunda ise seçenekler şunlardır: Talimatı yine de uygulamak, talimata direnç göstermek ve ısrarcı olmak, buna rağmen talimatta değişiklik olmazsa, istifa etmek. Örneğin Torumtay, Özal’a karşı son seçeneği uygulamıştı.

Yukarıda isimlerini sıraladığım kişilerin politik karar alıcıya en iyi askeri tavsiyeyi verip vermediğini, talimatın muhtemel askeri sonuçları hakkında ilgili kişileri yeterli bir ısrar ve gerçekçilikle bilgilendirmiş olup olmadığını bilemiyoruz ama çeşitli verilere dayanarak bazı kestirimlerde bulunabiliriz.

Üsteğmenlikten ayrılma, “embedded” bir gazeteci ve “güvenlik uzmanı” olan Abdullah Ağar’ın Habertürk’te söyledikleri böyle bir kestirimde bulunmak bakımından işlevseldi. Zira Ağar’ın ifadelerinin kendi düşünceleri olmaktan ziyade, alışveriş içinde bulunduğu karargahların görüşlerini yansıttığı açık.

Söz konusu TV programında Ağar, ısrarla, Gare operasyonun bir “etki odaklı bir harekât” olduğunun altını çizmeye çalıştı. Ahmet Hakan’ın aynı ısrarla sorduğu “anlamadım ben, bu bir rehine kurtarma operasyonu muydu, yoksa bir alan hakimiyeti operasyonu muydu?” sorusuna (ki izlenecek yöntem ve istenen son durum –end state- açısından önemli bir soruydu bu) Ağar, yine “karargah koridoru” görüşünü yansıtacak biçimde, “rehine kurtarma operasyonunu da içeren alan hakimiyeti” gibi karışık, belirsiz ve hatta anlamsız bir cevap verdi. Öyle ki aynı programa katılan emekli korgeneral İsmail Hakkı Pekin bile dayanamayarak “yahu Abdullah, hiç olur mu öyle şey!” demek zorunda kaldı.

Ben, özellikle 2016 sonrasında TSK’de oluşturulan yeni kültür ve örgütsel dinamikleri göz önünde bulundurarak, bu harekâtın planlanma sürecinde “hiç olur mu böyle şey?” türünden bir sorunun askerlerin yaptığı planlama süreçlerinde tartışılmadığını,  hatta telaffuz dahi edilmediğini tahmin ediyorum.

Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in, hocasından azar işitmemeye çalışan Harp Akademileri öğrencisi gibi sesi titreyerek ve anlatımını makamıyla orantısız bir abartı içindeki jestlerle güçlendirmeye çalışarak yaptığı sunumu bile, icra edilen bu harekâttaki sorunları tek başına ele verir nitelikteydi.

Aslında, Doğan Güreş’in Çiller’den bahisle söylediği “tak diye emrediyor, şak diye yapıyorum” yaklaşımına benzer ama ondan nitelik olarak farklı biçimde, TSK’nin AKP iktidarının taleplerini yerine getirmedeki hızı 15 Temmuz sonrasında ivmelenmişti.

Bu ivmelenme içinde, Akar’ın “içimizdeki teröristlerden kurtuldukça daha da güçleniyoruz” savını desteklemek istercesine 15 Temmuz sonrasında hızlıca girişilen Suriye harekatlarında, profesyonel bir uzmanlık alanı olarak askerliğin gereklilikleri hilafına barınma, yiyecek ve mühimmat ikmali, sağlık hizmetleri gibi olanaklar hesaba katılmadan alelacele oluşturulan üs bölgelerinde mağdur edilen askerler, emniyet önlemleri yeterince ayrıntılı planlanmadığı için şunlar yaşandı.

Suriye kuvvetlerinin uçak, helikopter ve topçu atışlarına maruz bırakılan, yer yer etrafları kuşatılan birlikler, ve en son, 28 Şubat 2020’de Rus kuvvetleriyle paylaşılan yanıltıcı konum bilgisinden dolayı son on yıllarda tek seferde verilen en büyük kayıp olarak resmi rakamlara göre 33, sahadan bilgilere göre 100 civarında TSK mensubunun ölümüyle sonuçlanan hava taarruzu olayında açığa çıktığı üzere; TSK son zamanlarda kendi personelinin canını epeyce rahat ve kolay harcar oldu. Gare’de kaybedilen bir binbaşı, bir yüzbaşı ve bir astsubay ile sayısını bilmediğimiz yaralı örneğinde olduğu gibi.

Bu olgunun nedenlerini nasıl açıklayabiliriz?

Bunlardan birincisinin, Hulusi Akar’ın şahsında temerküz eden de facto ve –tedricen- de jure bir güç yoğunlaşmasının, Genelkurmay Başkanı dahil hiçbir muvazzaf askerin sesini çıkarmasına izin vermemesi olduğunu düşünüyorum. Saray tarafından desteklendiği bilinen Metin Temel ve Cihat Yaycı gibi görece güçlü isimlerin dahi üstünü çizmeyi başarmış olması astlarının Akar’dan duyduğu kariyerist endişeyi artırıyor ve “evet efendimci” bir çizgiye getiriyor.

İkincisi, 15 Temmuz sonrasında kurmay subayların % 80’inin Fetöcü, NATO’cu veya Amerikancı (veya tümü birden) oldukları iddia ve kuşkusu ile ihraç edilmiş olması, TSK’nin harekat, lojistik ve istihbarat planlama yeteneğine çok büyük bir darbe vurmuş durumda. Toplumun geniş kesimlerinin haberdar olmadığı, olsa bile maliyetinin ne olduğunu kavramada yetersiz kaldığı bu durumu açıklamak için şunu söyleyebiliriz: Günümüzde TSK, cerrahlarını ihraç ettiği için ameliyatlara aile hekimlerini sokan bir hastaneyi yahut profesörlerini emekli ettiği için yüksek lisans derslerine asistanları göndermek zorunda olan bir üniversiteyi andırıyor.

Üçüncüsü: bu kurmay subayların gidişiyle ortaya çıkan boşluk, ya dinci/tarikatçı, ya MHP’li/milliyetçi ya da ulusalcı/Perinçekçi bir subaylar konsorsiyumu tarafından dolduruldu. Perinçek’in gülerek söylediği “şehit olmadan olur mu, tabii ki olacak” pervasızlığı ile dinsel retoriğin “ölürsek şehidiz, kalırsak gazi” ve milliyetçi askerlerin anti-Kürtçü ve bekacı hamasetinin buluşup kesiştiği zeminlerden biri ise, eskiden o kurmay subaylara havale edilmiş olan askeri planlama ve yöneticilik konularına ilişkin yetersizlik ve beceriksizlikleri oldu. 

Kulağa pek hoş gelmese de tarihe not düşmek adına dördüncüyü de eklemek gerekiyor. Bilindiği gibi, 2016’dan bu yana gerçekleştirilen on binlerce ihraca rağmen, TSK’deki ihraçların adeta “karargah sorumlusu” olan Nedim Şener ve Ahmet Zeki Üçok orduda hala 20 bin FETÖ’cü asker olduğunu ve onların da zaman içinde ihraç edileceğini söylüyorlar. 

Diğer yandan, Jandarmadan eski albay Güven Şağban gibilerin zaman zaman ağzından kaçırdığına bakılırsa, “güvenilir” bulunan askerler Fetö ile etkin mücadelede kendilerinden yararlanılma amacıyla Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerdeki karargahlarda istihdam edilirken, “şüpheli” askerlerin, etkisizleştirme adına sınır birliklerine gönderildiği biliniyor. 

Nitekim her bir Suriye harekâtından sonra ülkeye dönen komando tugaylarından yüzlerce askerin gözaltına alındığı da bilinenler arasında. Bu bakımdan, Genelkurmay ve Kuvvet Karargâhlarındaki bazı planlamacıların, icracı birliklere görev taksiminde bu birliklerdeki personele yönelik “kuşku”nun ne düzeyde rol oynadığını da sormamız gerekiyor. 

Öte yandan 15 Temmuz’dan sonra ordunun “NATO’cu ve ABD’ci askerlerden temizlendiğini” ve milli bir çizgiye geldiğini mütemadiyen dillendiren Abdullah Ağar ve ona bunu söyleten generallerin, “şık” bir kavram olarak bir ABD ve NATO buluşu olan “Effects-Based Operation” kavramına (etki odaklı harekât) sarılmasını ise ayrıca not etmek gerekir. 

Özelliklerinden birkaçını burada anarak, Gare operasyonun, çekici bulunduğu için öykünüldüğü anlaşılan etki odaklı harekât kavramına ne ölçüde uyduğunu okuyucuya bırakarak bitirmek istiyorum. Bir askeri harekat:

- Sadece askerî bir faaliyet olmayıp, ulusal güç unsurlarının birlikte, uyumlu ve sinerji yaratacak şekilde kullanılmasını öngörür. 

- Hasmı yok ederek değil, psikolojik etki yaratarak davranışını değiştirmek suretiyle başarı kazanmayı amaçlar.

- Sadece bir kuvveti başka bir kuvvetle çatışmaya sokmaktan ziyade hasmın pek çok hassas tarafı ve zafiyetini ortaya çıkararak bundan faydalanmayı amaçlar.

 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.