Zoka

“7 Haziran 2015'den 1 Kasım 2015'e kadarki dönemi tekrar yaşamaya başlamışız gibi hisseden bir tek ben miyim?..”

Aralarında güvenlik mensubu ve askerlerin de yer aldığı 13 kişinin ölümüyle sonuçlanan - Başkan Erdoğan’ın da ifadesiyle - “başarısız” Gare operasyonu’nun ardından bu tepkiyi DEVA Partisi kurucu ekibinden Metin Gürcan’ın tweet mesajında gördüğümde şaşırmadım. 

Özel kuvvet kökenli Gürcan’ın aslında kendi tahmininden de fazla kişinin hislerine tercüman olduğunu söylemek mümkün. Aslında, ilk aşamasında da birkaç subayın ölümüyle gelişen operasyonun kurgusu ve arka planı buram buram tuhaflık kokuyor. 

Aynen, Kürt Barış Süreci’ne 7 Haziran 2015 seçimlerindeki AKP bozgunu ardından, Erdoğan’ın bahane olarak kullandığı Ceylanpınar’da iki polisin kaldıkları apartman dairesinde kurban gittiği faili (hala) meçhul cinayet gibi. O hadisenin “tuhaflığını” 2016 başlarında bir grup gazeteci olarak bizlere “size sağlam kaynaklardan duyduğum bilgidir” diye bizzat Kemal Kılıçdaroğlu anlatmıştı. 

Aynı ölçüde bulanık bir arka plana sahip olan Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı’ne şimdi girmeye gerek bile yok. 

Hatırlamak yeterli. 

Aynı minvalde Mart 2014’te Süleyman Şah Türbesi’nin DAEŞ’ten kurtarılması istişaresi olduğu anlaşılan, dönemin başbakanı Davutoğlu, Genelkurmay İkinci Başkanı Güler ve MİT Müsteşarı Fidan arasındaki konuşmada geçen “Şimdi bakın komutanım, biz gerekçeyse gerekçeyi, ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım. Problem değil o. Gerekçe üretilir. Olay böyle bir iradenin ortaya konması. Biz savaş iradesi ortaya koyuyoruz…” şeklindeki - yalanlama yerine yasakla karşılanan - konuşmayı da bir kenara koyalım.

Türkiye’de Hükümetlerin, daha doğrusu “kadim devlet”e her daim hakim güçlerin kötücül, şeytani şark kurnazlığına dayalı organize işleri yeni değil. 

Dolayısıyla, Gare ile akla gelen her şüphenin bir karşılığı var.

Hem de nasıl. Acı haber geldiği halde, öfkeyi pompalamak bir yanda, Başkan Erdoğan’ın 13 kişinin yasını tutmak için bir köşeye çekilmek yerine, Rize’de bir futbol holiganı gösterisine dönüşen parti toplantısına icabet etmesi de, dahası bu gösteride beşuş bir çehreyle etrafa habire gülücükler saçmasının da tuhaflıktan başka bir açıklaması var mı? 

Var elbette. 

Ama önce sorulara bakalım.

“Orada aslında ne oldu?” konusuna girmenin, bu aşamada hiçbir manası yok. Çünkü karşımızda, kamuoyundan herşeyi saklamasıyla ve gerçekleri çarpıtmasıyla nam salmış bir hükümet var. 

Kürt gazeteci Amed Dicle soruyor:

“Gare'de operasyona katılan 'özel kuvvetlerin' tamamında, Başlık kamerası bulunuyordu. Mağara giriş görüntüleri neden yayınlanmadı? Neden yayınlanmıyor?”

“Esir askerlerin olay yeri görüntüleri, cenazelerin bulunduğu yerin görüntüleri, cenazelerin pozisyon şekli, şemali neden basın ile paylaşılmadı?” 

“Sadece kurşun izi olduğu belirtilen cenazeler neden bağımsız bir heyet tarafından otopsi edilmedi?”

“Esir Askerlerin yanındaki diğer cenazeler kime ait? Nasıl öldürüldüler? Vücutlarında parçalanmalar denen kaynaklanmıştı?”

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu soruyor:

“Daha önce benzer hadiselerde sorunun çözümünde büyük katkıları olmuş İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları Derneği ve Mazlum Der gibi ulusal insan hakları örgütleri ile Uluslararası İnsan Hakları Örgütlerinden terör örgütünün elinde tuttuğu evlatlarımıza zarar gelmemesi ve serbest bırakılmaları için en azından çağrıda bulunmak hiç mi aklınıza gelmedi?”

DEVA Partisi soruyor:

“9 Şubat günü, harekâtın başladığı ifade edilen 10 Şubat 2021 Çarşamba günü için Sayın Cumhurbaşkanı Türk milletine bir müjde vereceğini vaat etmişti ancak bu müjde açıklanmadı. Bu müjde Gara Operasyonu ile ilgili miydi?” 

Meclis Milli Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu Üyesi, IYIP’li Aytun Çınar soruyor:

“Şu an PKK'nın elinde 'zorla alıkonan' vatandaşlarımız var mı? Varsa ne zaman kaçırıldılar ve kaç kişiler?”

Bu sorulara makul yanıt bekleyenler her zamanki gibi hüsrana uğrayabilir. 

Çünkü bunların herhangi birisine verilacak cevap, operasyon fikri eşliğinde Erdoğan ve Bahçeli tarafından şekillendirildiği anlaşılan yol haritasına ve geniş kapsamlı siyaset mühendisliğine dair ipuçları verecek nitelikte olabilir. 

Öyle ya, şayet Erdoğan ve Savunma Bakanı Akar’ın açıklamalarındaki özgüvenin arka planı somut ve sağlam olsaydı, operasyon görüntüleri ve otopsi raporları tüm dünyaya anında ala valayla ilan edilirdi. 

Durum hiç böyle değil. Yangından mal kaçırıldı.

Peki Erdoğan neden Rize’de pek bir mütebessimdi? 

Yas ilan etmek yerine, ahaliyi saygı duruşuna çağırmak yerine neden o acılar içindeki merhum asker annesini telefonla bağlayıp, konuşamayan kadıncağızın kederini siyaset tarihinde eşine rastlanmayan bir nobranlıkla malzeme yapmayı seçti?

İşte bu soruların sorulduğu noktada cinayetleri kimin işlediği hadisesi önemini - en azından bu bağlamda - kaybediyor. 

Taşları yanyana koyduğumuzda ve de Erdoğan-AKP tarihinin Gezi olayları sonrası davranış kalıplarını hatırladığımızda, olan şudur:

Akar, Fidan ve Güler’in Irak’ta Bağdat ve Erbil ziyaretlerinin sergilediği manzara, PKK yönetimi ve Gare yöresindeki kampları hedefleyen, “büyük balık yakalayıp Türkiye’de bunu siyasi zafere tahvil etme” tasarımını ifşa ediyordu ve bunu böyle okumayan bölge aktörü kalmamıştı. 

Eğer kurgu bir şekilde Peşmerge’yi de kapsadı ve niyet onunla da paylaşıldı ise, bunun PKK’ye ulaşmaması imkansız. 

Çünkü Ankara hala, Kürtlerin içinde mutlaka birilerinin günün sonunda “Türk tehdidine” karşı dayanışma içinde olduklarını anlamış değil. 

Parayla pulla bu iş olmuyor.

Operasyon Erdoğan’ın da kabul ettiği gibi elde patladı. 

Ama işte bu noktada da AKP ve MHP iktidarının ortak aklını hafife almamak gerekir. 

Her ne kadar tane hedef gözetmeyen, topyekun bir hava harekatı olmuş olsa da, Ankara bu operasyonun A ve B senaryolarını hesaba katmamış olamaz. 

Canlı teslim alma ve naaşları ülkeye getirme opsiyonlarının ikisinin de “kazan-kazan” çıktıları iyice hesaplanmış görünüyor. 

Kısacası Erdoğan’ın - gülücükler dağıtmasında bir tuhaflık yok, tuhaflık muhalefetin buna şaşırıp kızmasında.

Ertesi gün Bahçeli’nin “bundan sonra Gara öncesi ile Gara sonrası aynı olmayacaktır” sözleri de aynı şekilde tuhaflıktan uzak. 

Üzerinde iyice çalışılmış, ama kendi içinde de belli zorluklar içeren bir yol haritasının işaretidir bu.

Şimdi bundan sonrasını daha net görebiliriz:

İlk aşamada, üretilen anti-Kürt öfke dalgası üzerinden Meclis’te CHP ve İYİP’i HDP’den iyice koparma amaçlı bir tartışma ve bir ortak bildirge “müjdesi” vardı bu planın ilk durağında. 

Ama Soylu’nun tüm kışkırtma çabalarına rağmen CHP de HDP de sakin durdular, iktidarın ortak bildirge umutları boşa çıktı. Tutmadı.

Ama bu da bundan sonra olması gerekenler olmayacak anlamına gelmez.

Bahçeli’nin sözleri açık:

Şimdi, öncelikle bazı HDP milletvekilleri hakkındaki dokunulmazlık fezlekelerinin hızla Genel Kurul’a getirilmesi aşamasına gelinmekte. Bunun için AKP-MHP bloğunun CHP’ye ihtiyacı yok. (İYİP joker.) 

Oturum salt çoğunluğu dokunulmazlık kaldırılması için yeterli olacak.

Bu arada, siyaset mühendisliğinin kapalı takvimi de tıkır tıkır işliyor. Seçim ve Siyasi Partiler Yasası düzenlemeleri ince kuyumculuk çabalarıyla son şekline alacak ve önümüzdeki haftalarda Genel Kurul’da lamı cimi olmadan, tam da AKP ve MHP iktidarının bekasını temin edecek, müstakbel seçimleri dizayn edecek şekilde geçecek. 

“Erken seçim kapıda” diyenlere de bir kötü haberim var. 

Bu yasa değişikliklerinin geçerli olması için en az bir yıl geçmesi gerekiyor. Hükümet mevcut yasal mevzuata güvenmediğine göre, biz ancak gelecek yıl, yani 2022’de, en erken Nisan - Mayıs ayında “erken seçim”e gideceğiz - ki Erdoğan bir dönem daha Başkan olarak devam edebilsin.

Tekrar edeyim, olağanüstü, “kontrol dışı” bir gelişme olmadıkça, “baskın seçim” lafları abesle iştigaldir.

Anayasa teklifi de işin kreması. 

Bu konuda iktidar hiç acele etmeyecek. Gare operasyonu HDP’yle - bırakalım İYİP’i - CHP’nin yakınlaşmasını frenledi, belki de tamamen durdurdu. 

İktidarın umudu, ülke ve bölgede Kürtler üzerindeki basıncı daha da artırarak, ülke içinde “koyu muhafazakar bir anayasanın manyetik alanı” etrafında teşekküllü bir Türk-İslam Sentezi iktidarını, İslamcı ve Milliyetçi Sağ içindeki tüm bileşenleri toplayarak daimi kılmak. 

Olabilir mi? Elbette. 

Yol haritası budur. Gare’nin kullanımı bunun kanıtıdır.

Zoka ortadadır.

Muhalefet, 1930’ların Reichstag’ındakiler gibi Nazilerle milliyetçilik yarışı yerine farklı ve maydan okuyucu bir yolu seçer mi?

Göreceğiz.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.