İki gazeteci, iki devlet: Nazım Babaoğlu ve Cemal Kaşıkçı

Fehmi Koru, son yayımlanan yazısında Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın kaybına ilişkin değerlendirme yaparken acı bir gerçeğin altını çiziyor ve şöyle diyor:

“Eskiden, Kaşıkçı olayının bir benzerinin yaşandığı, ancak olayın meydana geldiği ülkenin gündemine girmesinin bile haftalar aldığı, dünyanın ise neden sonra varlığını öğrendiği dönemlerde, gerçeklerle oynamak gerekmeyebiliyordu. ‘Gerçek’, resmi anlatımın kabul ettirdiğiydi zaten.”

Bu doğru söz, şimdilerde Cemal Kaşıkçı için ‘demokrasi havarisi’ ve ‘basın özgürlüğü’ savunucusu kesilen Türkiye yöneticilerinin geçmiş sabıkalarını akla getiriyor.

Hem de neredeyse tıpatıp aynı gelişen, ancak aradan 24 yıl geçmesine rağmen ‘sır’ olan bir gazetecinin akıbetini.

O gazetecinin adı Nazım Babaoğlu’ydu. Cemal Kaşıkçı gibi Washington Post’ta çalışmıyordu, bir Özgür Gündem muhabiriydi. 12 Mart 1994’te gelen bir telefonla memleketi Siverek’e bir haber araştırmasına gitti. Ve bir daha dönmedi, dönemedi.

O da tıpkı Cemal Kaşıkçı gibi muhalifti. Ama Nazım Babaoğlu’nun muhalifliği, Kaşıkçı’nınkine pek benzemiyordu. Ne Kaşıkçı gibi ülkesinin kodaman basın kuruluşlarını yönetmiş, ne ülkesinin istihbarat örgütlerine destek olmuş, ne El Kaide liderleriyle poz poz fotoğraflar çekmiş, ne İhvan’la kol kola girmiş, ne de başta ABD olmak üzere pek çok ülkede netameli dostluklar geliştirmişti. Sade, sıradan, hevesli bir muhabirdi sadece. Henüz 19 yaşındaydı.

Her ne kadar özgeçmişleri benzemese de, sonları benziyor iki gazetecinin. Kaşıkçı ülkesinin konsolosluğunda kaybedilirken, Nazım doğduğu Siverek’te aynı sonu yaşadı. İki kaybın arkasında da, ülkelerinin ‘karanlık’ gölgeleri vardı. Kaşıkçı’nın kaybı doğrudan Veliaht Prens Selman ile ilişkilendirilirken, Nazım Babaoğlu’nun kaybının ardında 90’ların başka bir ‘karanlık gölge’si vardı: Şimdinin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun el aldığı Mehmet Ağar’ın en büyük suç ortağı Sedat Bucak.

Kaşıkçı, ülkesinin konsolosluğundan kendi isteğiyle randevu alarak gitmişti, sonunun hazırlandığını bilmeden Konsolosluk binasına.

Babaoğlu ise o sabah saat 10.00 sularında Özgür Gündem Urfa bürosunu arayan bir telefonla koşmuştu sonuna. Üç kez çalmıştı telefon ve “Çok önemli bir haber var, mutlaka ama mutlaka biriniz gelsin" diyen kişi, Anadolu Ajansı’nın Siverek muhabiri Murat Yoğunlu’ydu. Bir saat sonra Urfa merkezden Siverek’e giden minibüse bindi Nazım Babaoğlu. Sonrası meçhul.

O gün, Kürt gazeteciler için "Bunlar gazeteci değil, militandır" diyen Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı, Tansu Çiller Başbakan, Murat Karayalçın Başbakan Yardımcısı, Nahit Menteşe İçişleri Bakanı'ydı.  Emniyet Genel Müdürü ise Susurluk'tan sonra vereceği bir demeçte, "Devlet için bin operasyon yaptık" diyen Mehmet Ağar'dı. Dönemin Urfa Valisi, üç dönem AKP Tekirdağ Milletvekili olan Ziyayeddin Akbulut'tu.

Nazım Babaoğlu’nun uğruna ölüme gittiği haber, Bucak korucularıyla ilgiliydi. Bianet’te 2012 yılında yayınlanan haberinde gazeteci Faruk Arhan dönemi şöyle özetliyor:

“O dönem Siverek'te Mehmet Ağar'ın büyük desteği ve devlet içerisindeki sarsıcı gücüyle Bucak korucuları, devletin ellerine verdiği otomatik ağır silahlarla ilçe ve civarında adeta bir ‘korku kontluğu’ oluşturmuşlardı.  Bucak korucularının başındaki isim Sedat Bucak'tı. Nazım Babaoğlu Siverek'e habere gittiğinde Sedat Bucak Meclis'te, DYP sıralarında oturuyordu.”

Aradan 24 yıl geçti. Cemal Kaşıkçı, İstanbul’un orta yerinde hem kendi ülkesine hem de Ortadoğu’ya ‘korku kontluğu’ kuran Veliaht Prens Selman’ın öfkesinin ve kininin bedelini (büyük ihtimal) canıyla ödedi. Kaşıkçı’nın kaybolmasının ardından, önce en kallavisinden devlet yetkilileri vakanın ‘kabul edilemez’liğinin altını çizdi, ardından da bir bir görüntüler, tanıklıklar ortaya çıkmaya başladı. Tıpkı Nazım Babaoğlu’nun kaybında olduğu gibi.

Fakat iki kaybın ve tanıklıkların arasında çok önemli bir fark vardı. Kaşıkçı’da tanıklıkları bizzat devlet ortaya çıkarırken, Babaoğlu’nda tanıklar gizli kalmak istiyor ve en çok devletten korkuyordu. Hatırlayalım…

Olaydan birkaç gün sonra, isimlerinin saklı tutulması şartıyla konuşabileceklerini söyleyen tanıklar gazete yetkililerine; ‘Nazım'ı Siverek'te gördüm...’, ‘Belediyeye giderken gördüm...’, ‘Uzun boylu gözlüklü biri Bucak korucuları tarafından bir arabaya bindirildi, gördüm...’ diyeceklerdi. Tanık beyanları içinde en çarpıcı olanı ise 12 Mart 1994'ün hemen akabinde bizzat savcılığa gidip ifade veren bir tanıktan gelecekti; ‘Nazım Babaoğlu'nu Sedat Bucak'ın Sadettin Köyü'nde gördüm!’

En son tanık ise 2011 yılında ortaya çıktı. Erzurum E Tipi Cezaevi’nde hırsızlıktan tutuklu olan Aydın Sevinç, Aralık 2011’de Urfa Barosu’na gönderdiği mektupta; JİTEM için çalıştığını, 1994’te Nazım Babaoğlu’nu kaçırdıklarını, sonra öldürüp cesedini de gömdüklerini, asıl işlerinin infazlar olduğunu yazdı.

Yapılan aramalarda ve Sevinç’in bahsettiği Urfa Şahintepesi’nde gerçekleştirilen kazılarda Babaoğlu’nun izine ulaşılamadı. Annesi, oğluna bir mezar yeri veremeden 2017’de göçtü gitti bu dünyadan. Zaten Babaoğlu davası da, 2014’te zaman aşımına uğradı.

Şimdi yine ‘muhalif’ bir gazetecinin kaybını konuşuyoruz. Ama bir insanın hayatından çok, bu kaybın Suudi Arabistan’a kaybettirdiklerinden, Türkiye’ye kazandırdıklarından, pazarlıklardan ve Ortadoğu’nun keşmekeşinden. Zaten ABD başkanının damadı da, “Suudi Arabistan’ın yaptığı küçük hataların” unutulabileceğinden bahsediyor ve silah satışına aynen devam edileceği söyleniyor.

Nazım Babaoğlu ise, artık yalnızca tanıyanların bildiği bir ad. Onun kaybı ne bir pazarlık mevzusu oldu ne de soruşturma konusu. Sadece tozlu bir dosyada, ülkenin suçlarıyla yüzleşmesini bekliyor.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar