Onlar da gazeteciydi, ölümlerinin hesabını kimse sormadı

Dünya haftalardır, Türkiye’de öldürülen Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı konuşuyor. Kendi ülkesinin konsolosluğunda katledildiği açığa çıkan Kaşıkçı’nın akıbeti, AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir anda ‘basın özgürlükçüsü’ kesilmesine yol açtı.

Peki, 17 yıllık AKP iktidarında Türkiye topraklarında öldürülen ilk gazeteci Cemal Kaşıkçı mıydı? Elbette hayır.

Yaşar Parlak’ın adını gazeteci meslektaşları bile bilmez belki. Dünya çapında bir ismi yoktu çünkü kendi halinde bir yerel gazeteciydi. Ama tüm iyi gazeteciler gibi doğru yerde doğru soruları soruyordu.

Yaşar Parlak; 18 Ağustos 2004’te, henüz 48 yaşında, memleketi Silvan’da Selahaddin Eyyubi Camii’nin avlusunda silahlı saldırı sonucu hayatını kaybettiğinde, ne davası takip edildi ne de adı büyük listelere girdi.

Yaşar Parlak, Silvan’da liseyi bitirdikten sonra 1973’te Günaydın gazetesinin muhabirliğini yapmaya başladı. Sırasıyla Milliyet, Hürriyet, Cumhuriyet, Yeni Haber, Günaydın, Bugün, Meydan ve Akşam'da mesleğini sürdürdü.

1988’de yerel gazetecilik yolunda önemli bir adım attı ve Silvan Mücadele gazetesini çıkardı. Bu arada iki kitaba imza attı: ‘Silvan Tarihi’ ve ‘Çeşitli Yönleriyle Silvan’.

 

 

Gazetecilik hayatı boyunca önemli röportajlar da yaptı: 1988'de İran-Irak Savaşı sona erdiğinde KDP lideri Mesut Barzani ve 1991'de Şemdin Sakık ile konuştu. Yıllar sonra Sakık yakalandığında, itiraflarında ismi geçenlerden biri de Yaşar Parlak’tı. Kara listeye muhtemelen o ‘itiraflarla’ girdi. Sakık'ın sözde itiraflarının Genelkurmay İstihbarat Dairesi'nde hazırlanan Güçlü Eylem Planı'nın parçası olduğu yıllar sonra anlaşıldı.

Yaşar Parlak; 2004’te ‘Şehitler Şehri Silvan’ kitabıyla, bölgede JİTEM’in ve Hizbullah’ın icraatlarını deşifre etti. Katledilmesi de bu kitabın yayınlanmasından, üç ay sonra oldu. Gazetesini devralan oğlu gazeteci Ferhat Parlak, ölümünden sekiz yıl sonra babasıyla ilgili şunları anlattı:

“Babam Silvan'a döndükten birkaç gün sonra Hizbullah tekniğiyle ensesinden tek kurşunla vuruldu. Daha önce haberlerinden ötürü pek çok defa gözaltına alınmış ve tehdit edilmişti. O gün evden camiye neden ve nasıl gittiğini bilmiyoruz. Emniyet Müdürlüğü'nün 100 metre yakınında vurulmasına rağmen, polisler olay yerine yarım saat sonra gelmiş. Vatandaşlar tarafından Silvan Devlet Hastanesi'ne kaldırılmış, orada da bir saate yakın bekletilmiş. Diyarbakır'a sevk edildiğinde yolda kan kaybından hayatını kaybetmiş.”

Yaşar Parlak’ın öldürülmesine ilişkin dava, 28 Nisan 2005'te Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde açıldı, 23 Mayıs 2012'de kapandı. Katilleri hiçbir zaman bulunamadı.

Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de katledildiğinde dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan cinayetin Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacağı sözünü vermişti. Ancak aradan geçen 11 yılda, Dink suikastının tetikçileri ceza almış olmasına rağmen, azmetticilerin kim ya da kimler olduğu hâlâ açığa çıkabilmiş değil. Suikastın davası, önümüzdeki aralık ayında görülmeye devam edecek.

Hrant Dink’in hedef haline getirilmesi için bahane olan ‘Ermeni Kimliği’ başlıklı yazı dizisi, 7 Kasım 2003’te Agos’ta yayınlanmaya başlandı. 2004 Ocak ayında Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob Mutafyan, İstanbul Valiliği’ne başvurarak Ermeni kurumlarının korunmasını istedi. Bu başvurudan iki gün sonra Agos gazetesinde Hrant Dink imzasıyla ‘Türk’ten Kurtulmak’ başlıklı yazı yayımladı.

Yazı yayınlanır yayınlanmaz, Türk Ortodoks Kilisesi Başkanı ve daha sonra Ergenekon davası sanığı olarak yargılanan Sevgi Erenerol, suç duyurusunda bulundu. Bir hafta sonra Dink, 6 Şubat 2004’de Sabiha Gökçen’in Ermeni bir yetim olduğuna ilişkin haberini yayınladı. Bir hafta sonra ise yine daha sonra yargılanmasına neden olacak ‘Ermenistan’la Tanışmak’ başlıklı yazıya imza attı.

Dink’in Sabiha Gökçen haberiyle ilgili herhangi bir suç duyurusu veya işlem yapılmadı. Yazı Agos’ta yayınlandıktan 16 gün sonra 21 Şubat 2004’te Hürriyet Gazetesinin manşetinde yer aldı. Yayının ertesi günü Genelkurmay Başkanlığı açıklama yaptı: “Milli değerlerimize yönelik bu tip yayımların ne amaçla yapıldığı Türk toplumunun büyük bir kesimince artık anlaşılmakta ve endişe ile izlenmektedir.”

Genelkurmay’ın açıklamasının ardından Hrant Dink valiliğe çağrılarak Vali Yardımcısı ve iki MİT görevlisiyle görüştürüldü. Dink görüşmeyle ilgili gazetesinde çıkan yazısında “haddim bildirildi” diye yazdı.

Hemen sonrasında ardı ardına suç duyuruları geldi. Bir yandan da Agos önünde ‘Dink, öfke ve nefretimizin hedefidir’ pankartlarıyla eylemler yapıldı. 30 Mart 2004’te dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in oluruyla Dink hakkında soruşturma izni verildi, dava açıldı, yargılama başladı. Dink artık adliye önünde protesto ediliyor, adliye içinde saldırıya uğruyordu.

Dink, kamuoyunun gündeminden düşmezken, Trabzon’da Mc Donald’s bombacısı Yasin Hayal’in Ermenilere dönük kin beslediği ve İstanbul’da eylem yapmayı planladığı bilgisi 2005 yılının ekim ayında Emniyet İstihbaratının kayıtlarına girdi. Bilgi, Trabzon’da polis muhbiri olan Erhan Tuncel’den geliyordu.

15 Şubat 2006’da “Yasin Hayal’in İstanbul’a giderek ne pahasına olursa olsun Hrant Dink’i öldüreceği” bilgisi Trabzon İstihbarat Şubesi polisleri tarafından kayıt altına alındı. Ve bütün bunlar olmamış gibi, Hrant Dink 19 Ocak 2007’de Ogün Samast tarafından hepimizin gözünün önünde katledildi. Katili Türk polisleri tarafından Türk bayrağı önünde sırtı sıvazlanarak ‘takdir’ edildi.

Dink katledildikten hemen sonra dönemin İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu, İstanbul Valisi Muammer Güler ve İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, kameraların karşısına geçti. Cerrah, “Bu iş örgüt işi değil, milliyetçi duygularla birkaç kişi tarafından işlenmiş” açıklamasını yaptı.

AKP iktidarı sonrası, öldürülen gazetecilerden biri de Bandırmalı gazeteci Cihan Hayırsevener’di. 18 Aralık 2009’da gazetesine giderken, tıpkı Hrant Dink gibi sokak ortasında vuruldu.

Hayırsevener, Bandırma’da çıkardığı Güney Marmara’da Yaşam gazetesinde çeşitli kamu ihalelerine fesat karıştırdığı iddia edilen bir organize suç örgütünün yaptığı yolsuzluklara ilişkin yazdığı yazılar sebebiyle tehditler aldığını yakın çevresine anlatmıştı.  Cihan Hayırsevener, korktuğu gibi bacağına isabet eden kurşunlar nedeniyle kan kaybından yaşamını yitirmişti.

 

 

Ölümünden sonra yargılananlar arasında, AKP üye ve yöneticileri de vardı. Bandırma Belediyesi ve Kuruoğlu ailesinin de adının geçtiği mali usulsüzlükler, ihaleye fesat karıştırma ve yolsuzluk iddialarıyla ilgili yazılar Hayırsevener’in sonunu getirmişti.

Yargılamalar sırasında savcı, azmettiriciler İhsan Kuruoğlu, kardeşi Osman Kuruoğlu ve oğlu İlbey Kuruoğlu ile Balıkesir İl Genel Meclis üyesi AKP üyesi Talip Yıldız için de “suç amaçlı kurulan örgütü yönetmek” iddiasıyla 22.5 yıl hapis istedi. Uzun süren yargılamalar sonucunda sanıklar çeşitli yıl ve günlerde hapis cezalarına mahkûm oldu. Sanıklardan bazıları yattıkları süre gözetilerek serbest kaldı.

AKP’nin egemenliğini yurt sathına yaydığı yıllarda hayatını kaybeden basın emekçilerinden biri de Kadri Bağdu’yu. Bağdu bir gazeteci değildi ama Kürt basının emekçilerinden biriydi.

Yıllardır bisikletiyle, Türkiye’nin tek Kürtçe gazetesi olan Azadiya Welat’ı Adana sokaklarında dağıtıyordu. 14 Ekim 2014’te Adana’nın Seyhan ilçesine bağlı Şakirpaşa semtine bağlı Ova Mahallesi’nde gazete dağıtırken, silahlı saldırıya uğradı ve hayatını kaybetti.

Öldürülmesinin üzerinden dört yıl geçti, bir IŞİD mensubu Bağdu’yu öldürdüklerini itiraf etti ancak buna rağmen Adana Cumhuriyet Başsavcılığı Bağdu’nun öldürülmesini ‘adli bir vaka’ olarak yorumlamaya devam ediyor. Dava şu anda ‘faili meçhul’ olarak yürütülüyor.

Bağdu ailesinin avukatı Tugay Bek, Kobane eylemleri sırasında Adana’da yaşanan üç cinayetin IŞİD tarafından üstlenildiğinin dosya içerisindeki delillerle sabit olduğunu anımsatıyor ve şunları söylüyor:

“İlimizde bu örgütün faaliyetlerini yürüten kişiler zaten emniyetin bilgisi çerçevesinde bu faaliyetlerini sürdürüyorlar. Yapılan araştırmayla bu cinayetlerin failleri ortaya çıkacaktır. Siyasal perspektifin bu cinayetler önünde bir engel olduğu düşüncesindeyiz.”

2017 yılı başında Yusuf Güldiren cinayetinin tek faili olarak aranan IŞİD’li Servet Koç’un Bağdu ailesine itiraflarda bulunduğunu ve bu itiraflar üzerine savcılığa defalarca başvurduklarını aktaran Av. Bek şunları söylüyor:

“Biz bu görüntü kayıtlarını emniyete ve savcıya sunduk. Savcının bu konuda araştırma yapması gerektiğini talep ettik. Mayıs ayında bu sanıkların bir kısmının ifadesinin alındığı öğrendik. Bu ifadelerin Kadirli’de yürütülen bir soruşturma dosyasına eklendiğini öğrendik. Bu ifadelere rağmen tutuklanan bir kişi dahi bile yok.”

Rohat Aktaş, AKP döneminde öldürülen en son ve en geç gazeteci. 24 Şubat 2016’da Cizre bodrumlarında yakılarak öldürüldüğünde 19 yaşında olan Aktaş, Azadiya Welat gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürüydü. Ve Cizre’ye sahadaki ilk işini takip etmek üzere gitmişti.

 

 

Arkadaşları Rohat Aktaş’ın 12 yaşında, daha sonra yazıişleri müdürlüğünü üstlendiği gazetenin dağıtımını yaparak mesleğe gönül verdiğini anlatıyor.

Liseyi bitirdikten sonra yazıişleri müdürü olan Aktaş’ın, sadece sorumlu müdür olmak istemediğini, gerçeklere sahada da dokunmak için ısrarcı olduğunu yine arkadaşları anlatıyor. Rohat Aktaş, ilk görev yeri Cizre’den dönemedi. ‘Birinci vahşet bodrumu’ olarak adlandırılan Cizre bodrumunda arkadaşlarına “Bombardımanda kolumdan hafif yaralandım. Durumum iyi. Bir bodruma sığındık” diye mesaj gönderdi. Bu mesajın ardından bir daha kendisiyle iletişim kurulamadı. Kömüre dönmüş bedeni 140 kişinin arasından ancak DNA testiyle teşhis edildi.

Rohat Aktaş’a ölümünden sonra Cizre bodrumlarıyla ilgili haberleriyle nedeniyle dava açıldı.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar