Fehmi Koru
Kas 08 2019

Son günlerin olayları beni mutsuzluğa sevk ediyor, böyle değildik biz…

‘Gazeteci’ kimliği bulunan iki önemli ismin –Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’ın- üç yıldan fazla yattıkları cezaevinden çıkmaları, birinin de –Mehmet Altan’ın- beraatıyla sonuçlanan mahkeme kararı medyanın genelinden ağır eleştiriler aldı; baktım, eleştiriler bugün de devam ediyor…

‘Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi’ sıfatı da bulunan Bülent Arınç’ın Kanun Hükmünde Kararname (KHK) mağdurlarıyla ilgili açıklamaları da beğenilmedi. Kaç gündür o sözler üzerine sahibine yönelik bel-altı bel-üstü vuruşlara tanık olunuyor…

Bu gelişmeyi şaşkın gözlerle izliyorum.

Vereceğim ilk tepki şu: Biz eskiden böyle değildik.

Eskiden biz başkalarının dertleriyle dertlenir, yanlış muamelelere maruz kalmış insanlar için seferber olur, görüşlerini paylaşmadığımız, hatta yaptıklarını yanlış bulduğumuz kişiler için hayır duada bulunurduk.

Okullarda bizlere böyle davranılması öğretilirdi.

Hangi suçtan düşerse düşsün, cezaevinde bulunan kişilerin aile fertlerinin sıkıntı çekmemesi için bütün mahalleli, yakın çevre çaba gösterirdi. [Bildiğim bir örnek var: Babaları yıllar önce cezaevine düşen iki kardeş o günlerde kendilerine uzanan eller sayesinde iyi eğitimler görebildiler; bugün iki kardeşin ikisi de önemli insanlar.

Tahliye olmuşlara hâlâ suçlu gözüyle bakmamamız beklenir, yasalarda da var olan onları çalıştırma ve bu yolla topluma kazandırma zorunluluğu da önemsenirdi.

Mahalle dayanışması, meslek dayanışması gibi kavramlarımız vardı. [2000’li yılların başında Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) TCK 312’den yargılanırken, farklı eğilimden gazetecilerin duruşmalara gelmesi benim için moral olmuştu. Düşüncenin üzerinde Damokles kılıcı gibi duran TCK 312’yi Elbirliğiyle değiştirtebilmiştik. ]

Şimdi bunlara değer verilmediğini, düşenin dostu olmadığını, soğuk yendiği bilinen intikamın artık soğuk yenen bir yemek olmaktan çıkıp sıcağı sıcağına alınmak istendiğini yaşayarak öğreniyoruz.

Nazlı IlıcakAhmet ve Mehmet Altan kardeşler hayatları sonuna kadar cezaevinde kalmalı, KHK ile görevden alınmış, alınma gerekçelerinin yersiz olduğu anlaşıldığı halde görevlerine iade edilmeyen, pasaportlarına el konulmuş, aileleri geçim derdi içerisindeki insanların bu halleri sürekliye dönüşmeli.

İstenen bu.

Böyle düşünenlerin bir bölümü, yakın geçmişte kendilerini cezaevine düşüren bir ‘kumpas’ yüzünden bu düşüncelere sahipler.

“Onlar yüzünden biz yattık, onlar da yatsın” diye düşündükleri anlaşılıyor.

KHK’lılar da onlar gibi düşünmeyenler için birer böcek nispetinde; insan olarak görülmedikleri için dertleri önemsenmiyor.

Ülkemizde devran tarih boyunca hep değişerek geldi; dün cezaevinde tutulanlar bugün serbest ve intikamcı hislerle konulara yaklaşıyorlarsa, bunun sebebi, onları hapse tıkan devranın değişmesidir. 

Devran bazen önemli makamlarda bulunanlar yerlerini terk ettiğinde değişir; şimdiki durumda önemli makamlarda bulunanlar değişmediği halde, onların konulara bakışları farklılaştığı için değişmiş bulunuyor devran.

Yarın konulara bakışın bir kez daha değişmeyeceğinin garantisi var mı? Yok.

Nitekim, Arınç’ın KHK’lılara acıyan sözleri ile Ilıcak ve Altan kardeşlerin cezaevinden çıkarılmalarına, yönetim kademelerinde bakış açışı değişmesinin habercisi gözüyle bakan yorumlar okuyor, gelişmelere bu yüzden öfke duyanları ekranlarda izliyoruz.

Oysa güne göre tavır belirlemek yerine toplum olarak sağlıklı zihinlere sahip olduğumuzu öncelikle kendimize ispat edecek hasletlere dönmemiz daha uygun değil midir?

İnsanların hapiste ömür tüketmelerini istemek, iyi yetişmiş kadroları, suçsuz oldukları teslim de edildiği halde, aileleriyle birlikte yoksulluğa terk etmek bizlere yakışmıyor.

Devranın değişmesini beklemek yerine şimdilerde iyice kendini belli eden kötü huylarımızın değişmesini istemeliyiz.

Görünüşümüz hiç hoş değil, bunu anlayalım artık.

 

Bu yazı Fehmi Koru'nun kişisel blogundan alınmıştır