Cem Yılmaz ve 'söylenti' yazarlığının çatışması -Faruk Bildirici

Gazeteci söylenti yazmaz, dedikodu yazarlığına soyunmaz, kanıtlayamadığı duyumlarını yazmaz, karşıdan tepki alınca da savunmaz.

Hürriyet’ten Onur Baştürk’ün yaptığı tam olarak böyle bir tutum. 5 Temmuz’da Hürriyet’in Kelebek ekinde çıkan “Cem Yılmaz’ın açıklaması yeterli mi?” başlıklı yazısında Cem Yılmaz’ın yakın arkadaşı Ozan Güven’in sevgilisi Deniz Bulutsuz’a şiddet uygulamasıyla ilgili açıklamasını yazmış. İnsanların Cem Yılmaz’dan açıklama beklemelerinin doğal olduğunu vurgulamış, “Yılmaz’ın açıklaması doyurucu” demiş, sonra da özetle şöyle devam etmiş:

 “En yakın arkadaşınız sevgilisini dövüyor. O arkadaşınıza dair duygularınız, tavrınız aynı kalabilir mi? Peki yaptığı şeyi onaylamasanız bile bu süreçte ona yardım eder miydiniz?

Söylenen o ki, Cem Yılmaz her ne kadar yaşananları onaylamasa da olayın ortaya çıkmaması konusunda Güven’e yardım etmiş.

Sonrası malum... Bakalım iki ünlü arasındaki dostluk bu olayla beraber nasıl etkilenecek? Bir kırılma noktası yaşanacak mı? İlerleyen zamanda göreceğiz.”

Onur Baştürk, Cem Yılmaz’ın Ozan Güven’e yardım ettiğini iddia ederken cümleye “söylenen o ki” diye başlıyor! Kim kime ne zaman, nerede, nasıl söylemiş? Kaç kişi bunu söylemiş de Onur Baştürk duymuş? Bu soruların yanıtı yok, “söylenen” demesini yeterli görmemizi bekliyor yazar.

“Söylenti”, “iddia” konuşuluyor” gibi sözcükler, gazeteci dili olamaz. Gazeteci duyduğunu araştırır, doğrular, kanıtlarını bulur, öyle yazar. Onur Baştürk ise kimden duyduysa artık böyle bir “söylentiyi” köşesinden aktarıyor topluma.  Doğru mu diye şüphe etmiyor, gerçek olup olmadığını araştırma gereği duymuyor.

Böyle yaparak doğruluğu hiçbir somut gazetecilik verisine dayanmayan cümlelerle Cem Yılmaz’a “kadına dayak atan arkadaşına olayın ortaya çıkmaması için yardım ettiği” damgasını yapıştırmış oluyor.

Bir sanatçı da hakkında yazılanlara ne kadar yanlış olursa olsun, “Allah sizi kahretsin” diye cevap vermemeli. Yanlışı yanlışla ayıklamaya kalkmamalı. Ama Cem Yılmaz gibi bir mizah insanı, ne kadar sinirlendiyse artık esprili bir yanıt vermek yerine ağır ifadelerle karşılık veriyor Onur Baştürk’e:

“Allah sizi kahretsin ya… Gerçekten artık ne dediğiniz ne söylediğinizi duyacak haliniz kalmamış.  Dün ‘arkadaşım’ olsa ne olur, şiddetin tarafı mı olur, yazdığım halde… Olay mahkemede olduğu halde, bunları yazıyorsunuz. Dava etsem, ‘Ay ben öyle duydum’ diyerek kaçacaksın.”

Cem Yılmaz yazılanların muhatabı olarak Onur Baştürk’ü bu paylaşımıyla yalanladı. Yazdığı “söylenti”nin doğru olmadığını ifade etmiş oldu.

Yazdığı yalanlanan gazetecinin önünde iki yol vardır; birincisi yazdığının doğruluğunu kanıtlamak, ikincisi de yazdığını kanıtlayamıyorsa da özür dilemek…  Onur Baştürk dünkü yazısında ikisini de yapmadı: ne özür diledi ne de kanıtlama yoluna gitti:

“Dün şöyle yazmıştım: Ozan Güven’in yakın arkadaşı olduğu için herkesin şiddet olayı ortaya çıktığı ilk günden beri Cem Yılmaz’dan bir açıklama, bir kınama beklediğini... Yılmaz’ın yaptığı açıklamanın ise gayet doyurucu olduğunu. İki yakın arkadaşın bu olay sonrası aralarındaki dostluğun kırılma yaşayıp yaşamayacağını. Bunun gayet zor bir durum olabileceğini...

“Arkadaşınıza yine de bu süreçte yardım eder miydiniz?” sorunsalını, empatisini... Onaylamasa bile bu süreçte arkadaşına yardım ettiği söylentisini... Cem Yılmaz bu yazıya 'Allah sizi kahretsin' diyerek tepki gösterdi. Elbette Ozan Güven’in yaptıklarından sorumlu değil. Kimse arkadaşının yaptıklarından sorumlu olamaz zaten. Ama iki ünlü insanın bu olayla birlikte dostluklarının ne yöne evrileceği ne yazık ki merak konusu. Nokta.”

Anlaşılan Onur Baştürk bu meselede kendisini haklı görüyor, “Cem Yılmaz’ın Ozan Güven’e yardım ettiği”ni bir kez daha tekrarlayıp, savunma yoluna gidiyor. Lafı çevirip, “iki insanın arkadaşlıklarının ne yöne evrileceği merak konusu” cümlesiyle de yalanlanan “söylenti”yi yazmasını haklı göstermeye çalışıyor.

Bütün bunları yazıp kendisini savunurken, yeni bir kanıt, yeni bir bilgi de ortaya koymuyor. Tek dayanağı “söylenti” duymuş olması. Sanatçıya ya da ilgililerine bir telefon açıp, bir e-posta gönderip sormak, araştırmak yerine “Ben duyduğumu yazarım, doğru mu yanlış mı bakmam, en fazla sanatçı yalanlar, ben de konuşulmuş olurum” yaklaşımıyla “söylenti” yazmak gazetecilikle bağdaşmaz.

Magazinle ilgili konularda maalesef medyada bir süredir yapılagelen “söylenti” yazarlığını, kadına şiddet gibi sosyal duyarlılık gerektiren böylesi dikkat çekici bir olayda da uygulamak yanlış. Kadına yönelik şiddet haberlerinde şiddete odaklanmak yerine ilgiyi başka noktalara çekip, şiddeti magazinelleştirmeye çalışmanın anlamı yok..

Gazetecilik adına daha da üzücü olanı Hürriyet’in bu meseledeki tavrı. Hürriyet, bu meselede yazarının “söylenti” yazmasını gazetecilik olarak görmüş ve haklı görmüş olacak ki, Onur Baştürk’ün yazısını “O yazıya bu yanıt yakıştı mı” başlığıyla gazetenin ilk sayfasına taşıyor.

Yanıt bence de yakışmadı. Bir “söylenti”ye hakaretle, bedduayla yanıt verilmesi kabul edilemez. Ama bir gazetecinin kanıtlanamayan, araştırılmayan “söylenti”ye dayanarak bir sanatçıyı suçlaması da savunulamaz.

“Söylenti” yazarlığı ile gazetecilik birbirine girince işin şirazesi kayıyor. Olan tam da bu.

 

Bu yazı Faruk Bildirici'nin blogundan alınmıştır