ETHA ve MA: 'Bizler hakikatin izinde yürüyen gazetecileriz'

Son yıllarda gazetecilere yönelik baskılarda sınır tanınmıyor. Neredeyse her gün yeni bir gazeteci gözaltına alınıyor, soruşturmalık ya da davalık oluyor. 

Gazetecilere yönelik gözaltılar  ve tutuklama tehditleri devam ediyor.

Son üç gün içerisinde Van’da gazeteciler Adnan Bilen, Cemil Uğur, Şehriban Uğur ve gazete dağıtımcıları gözaltına alınmış, gazetecilerin ifadeleri 8 Ekim akşamı alınmaya başlanmıştı. İstanbul’da 7 Ekim’de Etkin Ajans Muhabiri Pınar Gayip gözaltına alınmıştı. Yine Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde habere giden Mezopotamya Ajansı muhabiri Zeynep Turgut, korucuların ihbarı üzerine jandarma tarafından gözaltına alınmıştı. 

Artı Gerçek’ten Yağmur Kaya, büroları defalarca polis tarafından basılan, digital araçlarına el konulan, haber siteleri kapatılan, haber sitelerinin erişime engellenen, gözaltına alınan, yaptıkları haberler gerekçe ‘gösterilerek tutuklanan Mezopotamya Ajansı (MA) muhabiri Erdoğan Alayumat ve Etkin Haber Ajansı (ETHA) muhabiri İsminaz Temel ile üzerlerindeki baskı, tehdit ve gazeteciliği konuştu. 

Alayumat, “Batı’da bulunan gazeteciler, Kürt illerinde yaşanan hak ihlallerini Batı’da yaşayan insanlara ulaştırıp kamuoyu oluştursalardı eğer, gazeteci arkadaşlarımız kapıları kırılıp evleri basılarak gözaltına alınmaz, cezaevi tehdidi yaşamazlardı’ diye meslektaşlarına yönelik bir eleştiride bulunuyor. İsminaz Temel, muhalif gazetecinin ötesinde nesnel, tarafsız, haklının yanında oldukları için baskı ve tehditlerle karşı karşıya kaldıklarını ifade ediyor. 

2006 yılından bu yana işçilerin, yoksulun, emekçilerin, kadınların, LGBTİQ’ların sesi olmak adına mesleğe başlayan haberler İsminaz Temel,  2006 yılında da gazeteciler üzerinde her türlü baskının var olduğunu ama gazeteciliğin hiçbir dönem bu kadar zor olmamıştı diyor. Diyarbakır’da suikasta uğrayarak yaşamını yitiren Musa Anter’den, gözaltında öldürülen Metin Göktepe’den mücadeleyi öğrenen ve baskının ne demek olduğunu iyi bildiklerini ifade eden Temelli, mesleki faaliyetlerinden dolayı 2 kez tutuklandığını söylüyor.

ga“Gazetecilik bakımından rahat olmayan bir dönemdi 2006 yıllar ama hiçbir koşulda gazetecilik bu kadar zor olmamıştı. Tutuklanma, gözaltı bunların hepsini geçiyorum bu dönem en zoru, kendine haber kaynağı bulmak. İnsanlar tutuklanmaktan, gözaltına alınmaktan, haklarında soruşturma başlatılmasından korkuyor. Sana haber bilgisini veriyor ama kendisinin isminin kaynak olarak göstermiyor. Habere ulaşma olanağın arttı. Sosyal medya ya da insanların yaşadıklarını sosyal medyaya aktarmasıdır ama bir işçi daha fazla korkuyor gazeteciye konuşmaktan” diyerek sadece gazetecilerin değil toplumun baskı ve tehdit altında olduğunu bu sözlerle dile getiriyor Temelli.  

İktidarın hedefe koyduğu gazetecilerin mutlaka ama mutlaka toplum tarafından sahiplenildiğini vurguluyor Temelli ve son olarak Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde kaldığı iki yıl içerisinde haber kaynaklarından aldığı mektupları bu sahiplenmeye örnek olarak gösteriyor:

“Hem kadın gazetecilerin hem de haberlerini yaptığım gazeteciler hiç yalnız bırakmadılar beni” diyor Temelli ve ekliyor: ETHA ezenlerin değil, ezilenlerin sesi olmak için var. EHTA olmasaydı öldürülen kadınların sesi olamazdık. Grev alanlarında lokavt ilan edilen ve grev hakları engellenen, 8 saat yerine daha fazla saat çalıştırılan ya da kolu makineye kapılıp kopan işçinin sesi olmazdı. LGBTİQ’ların sesi olmazdı. Kürt basını olmasaydı eğer, en yakın örneği; helikopterden atılan Servet Turgut’un işkence gördüğü, helikopterden atıldığı gerçeği halka ulaşmazdı. Çok net.” 

İktidarı eleştirmekten öte sistemin eşitsizlik, haksızlığına eleştirel bakış açısıyla gazetecilik yaptıklarını vurguluyor Temelli. EHHA’nın yayın hayatına başladığı günden bu güne yayın politikalarından taviz vermediklerini ifade ediyor Temelli ve ekliyor:

"Gerçekten yana mı yani halkın kendi taleplerini mi ifade ediyorsunuz? Ne olursa olsun bu gerçeklerden taviz vermiyorsunuz mu yoksa bazı zamanlar da sadece iktidarın kendisine karşı olmak olmak mı gazetecilik? Muhaliflik sadece iktidarın kendisine karşı olmak değil. ‘Sınırsız ve sınıfsız bir dünya’ tam öyle bir şey bizim gazeteciliğimiz. Bugün iktidara CHP bile gelse halkçı, muhalif… Ama nerede, kime göre bir iktidar mesela. O yüzden iktidara muhalif bir gazeteci olmak başka bir şey, her koşulda halkın sesi olmak başka bir şey.

Geçen gün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın bir hastanenin sahibi olduğu haberini yapıldı. Sağlık Bakanı hastanenin sahibi olabilir, bunu ortaya çıkarabilirsin. Ama bugün sağlık sistemi nerede duruyor, Sağlık Bakanı bu sağlık sisteminin ne kadar parçası, ne kadar ezilenlerden yana.”


İktidarın pandemi sürecini her zaman olduğu gibi fırsata çevirdiğini belirtiyor Temelli, ve şu örneği veriyor:

“İşçilerin hakları gasp edildi mesela. Bir taraftan da Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘kendinizi koruyun’ diyor maske, mesafe bunlara dikkat edin diyor. Ama fabrikalarda yüzlerce kişi yan yana çalışıyorlar. Üçüncü havalimanı İnşaatı’nda çalışan işçilerden biriyle bu süreçte söyleşi yaptım. Hiç unutmuyorum başı ağrıyor, ateşi var. Korona şüphesiyle hastaneye gidiyor. Hastane ‘bir şeyiniz yok’ deyip geri gönderiyor. Bu işçi havaalanı içerisinde yüzlerce işçiyle birlikte yaşıyor. Ateşi düşmeyince bu defa kendisi doktora gidiyor. Doktor korona olduğunu söylüyor. İşten çıkışını alıyor kendisi tedavi olmak zorunda kalıyor ve dava açıyor şirkete. İşin sürekliliği önemli olan birileri için. Kendinizi koruyun demek sadece bir söylem. Kendilerine muhalif diyen gazeteciler burada ne haberi yapardı. Biz haberde ‘işçi koronadan ölüme terk’ edildi haberi yaptık.” 

Temel, Toplumun hakları için gazetecilik yaptıklarını, ülkeyi yönetenlerin dayattığı ‘doğruları’ değil, halkın doğrularını, gerçeklerini yazdıkları için hedefte olduklarını vurguluyor. 

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Sancaktepe’ de yapımı devam eden hastaneleri ziyaret ettiği sırada  Anadolu Ajansı Muhabiri Mustafa Kamacı'nın çektiği fotoğrafı hatırlatıyor Temel ve ekliyor:

“Bizim gördüğümüz taraf bu sistemin halkla arasına koyduğu mesafe. Bu mesafede açlık, sömürü, yoksulluk, ölüme terk edilmişlik var. Okutulamayan çocuklar var, ödenemeyen faturalar var. Katledilen kadınlar, cinsel istismara uğrayan çocuklar var. Orada geleceği çalınan üniversiteliler var. Çok iyi eğitim veriliyor haberi veremiyoruz. 

Topluma gösterilmek istenmeyen, toz pembe çizilen o tablonun arkasındaki karanlığı göstermeye çalışıyoruz. Ama o karanlığı göstermekte geleceğin aydınlatılması anlamına geliyor. Muhalif olsun olmasın.”

“İktidardan yana olandan gazeteci olmaz. Eleştiren, gören, gösterenden gazeteci olur” diyor Temelli, özgür basın geleneğinin ayak izlerine basarak yürümeye çalıştıklarını belirtiyor. Gülerek ve hayret ederek enteresan bir hukukun işletildiğini söylüyor Temelli, bu enteresan hukukun ne Türkiye Cumhuriyeti yasalarına ne de başka yasalara uymadığına dikkat çekiyor ve ekliyor: “İşlettikleri kendi hukuku. Bu hukuk halk için olan bir hukuk değil.”

Toplumun gazetecilere destek olması gerektiğini vurguluyor Temelli çünkü gazetecilerin toplumun belleği ve aynı zaman da toplumun geleceği gösteren ışığı olduğunu vurguluyor ve ekliyor:

“Gerçeklerin karanlıkta kalmaması için toplumun gazetecilere sahip çıkması gerekiyor. Türkiye tam anlamıyla açık hapishaneye çevrildi. Bunun değişmesi lazım. Gerçeğe ve geleceğe sahip çıkmak gerekiyor.”

Erdoğan Alayumat, Kürt illerinde olan gelişmeleri, hak ihlallerinin Batı’ya yansımalarının çok sınırlı ve sıkıntılı şekilde olduğunu söylüyor. Alamuyat, Bir köylü, bir çoban ya da bir kaçakçı öldürüldüğünde bu Batı’ya, Bir İçişleri Bakanlığı’nın kaynakları üzerinden ‘etkisiz hale getirilen teröristler’ şeklinde yansıdığını ifade ediyor ve ekliyor: 

“Kürt illerinde yaşanan hak ihlaller Batı’da görünmüyor. Helikopterden atılan köylüler meselesi. Yapılan açıklamalara baktığımız da İçişleri Bakanlığı’nın, Genel Kurmayın, Savunma Bakanlığı’nın açıklaması, ‘İki terörist etkisiz hale getirildi’ şeklinde bir açıklamaları oldu. Ama olayın iç yüzüne bakıldığında böyle olmadığı anlaşıldı. Gözaltına alınan iki köylüye önce işkence ediliyor, ondan sonra helikoptere bindirilip aşağı atılıyor. Uzun süre kanıtlanamadı. Ama Kürt illerinde bulunan Özgür Basın çalışanları bu olayı her boyutuyla kanıtladılar.”

Van’ın Çatak ilçesinde askerler tarafından 11 Eylül’de gözaltına alınan ve iki gün sonra Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde oldukları ortaya çıkan Osman Şiban ve Servet Turgut’un helikopterden atıldıklarına dair iddiayı doğrulayan haberi raporla kanıtlanmasına rağmen haberlerin hala iddia üzerine verilmesi nedeniyle gazetecilerin hedef haline getirildiğini vurguluyor Alayumat.

Alayumat, “Gelgelelim köylülerin helikopterden atıldığı iddia olarak Batı’ya yansıdı. 4 gazeteci arkadaşımız gözaltına alındı. Hakikat üzerinden dayanışma gösterilmemesi gazetecilerİ hedef gösteriyor aslında. Helikopterden atılan köylüler bir hakikattir. O hakikati ortaya çıkaran gazeteciler belki tarihin en önemli olaylardan birini açığa çıkarmışlardır. Bugün bu, belli olmayacaktır ama tarihte bu hakikat görülecektir. Batı’da bulunan kendine gazeteciyim diyen bu mesleğin etik değerini hala savunan insanlar kanıtlanmış bir olayı hala iddia olarak veriyorsa hakikatten kaçıyorlardır demektir. Kürt gazetecilerle iki cümle bir dayanışma mesajı yayımlayarak dayanışmanın kendisini gerçekleştirmiyorlar. Kürt gazetecilerinin ortaya çıkardığı hakikati, Batı’da gündem haline getirerek, kamuoyun ulaştırarak bir dayanışma gösterebilmeliydi” diyor.   

Kürtlerin yaşadığı hak ihlallerini yazmanın ‘ateşten gömlek giymek’ olduğunu belirtiyor Alayumat. Özgür Gündem Gazetesi Nöbetçi Eş Genel Yayın Yönetmenliği kampanyası dolayısıyla Nöbetçi Eş Genel Yayın Yönetmenliği yapan isimlerin yargılandığını hatırlayan Alayumat, yargılana isimlerin sadece Özgür Gündem ile dayanışma gösterdikleri için yargılanmadığını söylüyor ve devam ediyor: 

“Bu insanlar Kürtlerle dayanıştıkları için yargılandılar aslında. Dolasıyla ‘ne nalına dokunayım ne mıhına’ dokunayım mantığıyla hareket edip aslında etik, nesnel gazetecilik yapmayan bir pozisyonda olduğunu görüyoruz. Yani Kürt gerçekliğine dokunmadan, hakikate dokunmadan gazetecilik yapamıyorsun. Bu Batı’da da böyle, Kürt illerinde de böyle. Kürdistan’da bir sivil öldürüldüğün de hangi açıklamayı daha çok baz alırlar? ‘Teröristler etkisiz hale getirildi’yi. Bu ifade üst manşete geçer. Bakanlığı, savcıları yalanlayan haberler daha çok alt başlığa konulup yayımlanıyor. Dolasıyla bu, hakikatle yüzleşmemek, Kürtlerin yaşadığı hak ihlallerine dokunmamak, ilgilenmemek. ‘Hani ben orayı da göreyim ama bana da bir şey olmasın, kendimi de bir yandan koruyayım’. Böyle bir mantıktan söz ediyoruz. Bu da aslında Kürt Sorunu’na bakış açısıyla alakalıdır."

Helikopterden atılanların köylüler değil PKK militanları olması dahi yaşam haklarını ihlali olduğunu söylüyor Alayumat, “Sen bu insanları sağ ele geçirmişsin. İşkence ediyorsun, bu da yetmiyor helikopterden atıyor, öldürmek istiyorsun. Mademki bulunduğumuz devletin yasaları ve hukuku üzerinden değerlendireceksek, sen, bu insanları yakaladıysan bu insanlara işkence edemezsin. Sorgulayabilirsin, gözaltına alabilirsin, tutuklayabilirsin, yargılarsın, ceza verirsin ama işkence edemezsin! Peki bunlar köylü olduğu değil de PKK’li olmuş olsaydı Batı’ya bu nasıl yansırdı? Aslında hiçbir şekilde yansımayacaktı. Görülmeyecekti bile. İsimleri bile duyulmayacaktı. Biz ne kadar bas bas bağırsak bile. Ya bu insanları helikopterden attınız” diyor.

Bir avuç gazetecinin gerçeklerin üzerine yürüdüğü, gerçekleri ortaya çıkardığı için bedel ödediklerini dile getiriyor Alayumat ve ekliyor:

"Van’da yaşanan olayda aslında tam da bu! Gazeteciler, helikopterden atılan vatandaşların gerçeğini ortaya çıkardı. Devlette intikam almaya çalışıyor. ‘Siz bunu ortaya çıkardığınız için biz de sizden intikam alıyoruz’ demektir."

Gazeteciler tutuklansa da, cezaevlerine konulsa da, gerçekleri açığa çıkaracak, Kürt illerinde yaşanan hak ihlallerini yazacak, fotoğraflayacak, belgeleyecek başka arkadaşlarının olacağını vurgulayan Alayumat, “Gerekli dayanışma gösterilse ve kamuoyu gerçekten tepki göstermiş olsaydı arkadaşlarımız gözaltına alınmazdı. Evet, arkadaşlarımız hakkında soruşturma açabilirlerdi ama kapıları kırılıp evleri basılıp gözaltına alınmazlardı" diyor.