Yiğit’e mektup

Sevgili Yiğit

Uzun zamandır sana yazmak istiyordum ama bir türlü elim gitmiyordu. Ne kadar bencilce, değil mi? Sen orada, tek başına bir hücredesin; biz burada, dışarıda, bir mektup göndermeye üşeniyoruz. Geçen haftaydı sanırım, arkadaşlarının oluşturduğu “Yiğit Aksakoğlu’na Özgürlük” hesabı bir twitimi RT’ledi. O gün üzerimdeki ölü toprağını silkeleyip bilgisayar başına oturmaya karar verdim.

Seni almalarından bu yana 123 gün geçmiş. Dün Ünzile ile konuştum. “16 Kasım’da aldılar, 17 Kasım’da da tutukladılar” dedi. Ne garip. 18 Kasım doğum günümdü. Bir iş için İsveç’teydim. O gün ilk defa Luca’nın mezarını ziyaret etmiştim.

Seni, Turgut Tarhanlı’yı, Betül Tanbay’ı, Yiğit Ekmekçi’yi aldıklarını da duymuştum. Herhalde sorgudan sonra bırakırlar diyordum. Herkesi bıraktılar, seni bırakmadılar. O zaman anlam verememiştim, hala veremiyorum.

Ünzile iyi olduğunu söyledi. Tecritte ne kadar iyi olunursa. Zamanının çoğunu avluda geçiriyormuşsun; bol bol kitap okuyormuşsun. Bandrollü kitaplara izin veriyorlarmış, yabancı dilde olsa bile.

Çok sevindim. Günde üç gazete de veriyorlarmış. Cumhuriyet, Hürriyet, Yeni Şafak. Hiç fena sayılmaz. Düşünsene, Star, Yeni Şafak, Yeni Akit de olabilirdi. O zaman ünlü Türk düşünürü Ahmet Hakan’dan, ulusalcı takımın son komplo teorilerinden mahrum kalırdın. Allah muhafaza!

Gazete verildiğini duyunca havaya girdim, “Peki internet?” diye sordum Ünzile’ye. “Yok, o kadar da değil”, dedi. “Tüh, rezil oldum” diye düşünürken yine Ünzile avuttu beni. “İlk görüşmemizde ben de sormuştum, merak etme” dedi. Acı acı güldük, başka ne yapacağımızı bilmediğimizden. Sonra bu koşullar yine iyi diye düşündük. Başkalarına bu kadarını da vermiyorlarmış.

Haftada bir görüşme rutinini İştar’dan biliyordum. İskender her pazartesi sabah uçağıyla İzmir’e gidiyordu, Şakran’a. Bu arada duymuşsundur, onu da kaybettik. Pis bir kansere. Bir nevi Luca’nın vaftiz babası sayılırdı (uzun hikâye, görüştüğümüzde anlatırım). Luca’dan bir ay önce gitti. Canım İştar’ım Luca için “İskender’le geldi, İskender’le gitti” demişti. Yalan değil.

Of, yine sıkıntı bastı. Boğaz düğüm, gözler sulu. Konu değiştirmem lazım. Kafanı dağıtmak, yüzünü bir parça da olsa gülümsetmek için yazıyorum, konuştuğum şeylere bak!

Dur, tamam, neden bahsedeceğimi buldum. Bak, bu bayağı eğlenceli. Mektubu yazmaya karar verdiğimden beri seninle ne zaman tanıştığımızı hatırlamaya çalışıyorum. Esra ile konuşuyorduk, ikimiz de hangi vesileyle tanıştığımızı hatırlıyoruz, ama tarihi çıkartamıyoruz bir türlü.

Esra, “Benim doğum günüm 31 Mayıs, Yiğit’inki sanırım 28 Mayıs, birlikte kutlamıştık o yıl. Bir ay sonra da Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkışının 50. yıl kutlamaları vardı” dedi. “Kutlamalar Haziran 2002’de olduğuna göre, o akademik yılın başında, yani Eylül-Ekim 2001 gibi tanışmış olmamız lazım.”

LSE’de tanıştığımızı ben de hatırlıyordum. Sen master yapıyordun; ben de misafir araştırmacı olarak oradaydım ve Türkiye üzerine bir seminer dizisi düzenliyordum.

İlkbaharda Kemal Derviş’i LSE’ye getirmiştim. Yeni Ekonomi Bakanı olmuştu. Yani 2001 krizi yaşanmış, Ahmet Necdet Sezer anayasa kitapçığını Ecevit’in kafasına fırlatmış olmalıydı. Google’ladım, Sezer kitapçığı 19 Şubat 2001’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında fırlatmış. Derviş de mart ayında 17 aylığına bakan olmuş. Yani tarihler tutuyor. Neden bütün bunları anlatıyorum? Çünkü o konferansı sizin yardımınızla düzenlemiştim; hatta konferans sonunda Kemal Bey’e LSE’deki Türk öğrenciler adına çiçek vermiştiniz. Mayıs 2002 gibi tanışmışız yani.

17 sene olmuş be Yiğit. Zaman ne çabuk geçiyor değil mi? O arada sen Bilgi’de çalışmaya başladın. Bizim Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktoraya başladın. Tezini benimle yazacaktın, sivil toplum ve milliyetçilik üzerine. Sonra “Abi, burada doğru düzgün geçinemiyorum. Biraz dolaşacağım” demiştin. Uzun süre senden haber alamadım. Sonra bir gün – Ünzile’ye sordum, 2009 dedi – bir davetiye geldi. İzmir’den bir düğün davetiyesi. Senden. Düğünleri ve cenazeleri sevmem. Gelmemiştim. Zaten kısa bir süre sonra da ben “dolaşmaya” çıktım. Çıkış o çıkış.

Sonrası... Sonrası malum. Londra’da öğrenciyken evinde kaldığım bir ablam vardı. Tijen (onu da kanser aldı). “Hayat bizim için bilardo gibi” derdi. “Biri – bir olay, sıradan şeyler ya da sadece zaman – gelip masanın ortasında düzenli bir şekilde duran toplara vuruyor ve hepimiz ayrı ayrı yönlere gidiyoruz.” O dönemden hala görüştüğüm kişileri düşünüyorum. Ben önce İsveç’te, şimdi(lik) Barselona’da, Esra Fransa’da, başka dostlar Oxford’da, Brüksel’de. Herkes bir şekilde aile kurmuş, çoluk çocuğa karışmış.  

Senin de iki kızın olduğunu duymuştum. Deniz yedi yaşına gelmiş bile. Leyla üç yaşındaymış. Yediyi bilmiyorum ama üç ne tatlı yaştır. Her şeyi merak ederler, obsesif bir şekilde aynı şeyleri sorup dururlar. Leyla da sürekli “Babam güneş yastığımı almasın” diyormuş! Epey güldüm duyunca.

Bir de tabii her gün “Ne zaman gelecek babam?” diye soruyormuş. Haliyle gülemedim bunu duyunca. Deniz, yaşı itibariyle durumun daha farkındaymış tabii. Ünzile anlattı, geçen pazar birlikte “Sihirli Dadı McPhee 2”yi seyrediyorlarmış. Film, İkinci Dünya Savaşı’nda geçiyormuş ve baba cephedeymiş.

Çocuklar ve anneleri babanın öldüğünü düşünüyorlarmış. Ama baba filmin sonunda, asker üniforması ve yaralı bir kolla çıkıp geliyormuş. Çocuklar koşup babalarına sarılıyorlarmış. Tam o sırada Deniz ağlamaya başlamış. “Bir daha bu filmi seyretmeyelim anne” demiş Ünzile’ye.

Biliyorum, anlatmamalıydım bunu mektupta. Hem Ünzile sen üzülme diye söylememiştir belki. Ama mesele çocuklar olunca kendimi kontrol edemiyorum işte. Baba olmak ne demek, ölesiye özlemek ne demek bildiğimden. Ve babaları (ve elbette anneleri) çocuklarından ayıranlara karşı büyük bir öfke duyduğumdan.

Ne hakla? Neye dayanarak?

İddianame dedikleri o şeyi okudum. Hukukçu değilim, yorum yapmamam lazım diyeceğim ama zaten ne metin hukuk metni, ne yazanlar hukukçu. Türkçe bildikleri bile şüpheli. 657 sayfalık bir koca…

Neyse. Seni neden tutukladıkları, neyle suçladıkları da belli değil. Birkaç telefon konuşması. Sivil itaatsizlik eylemleri üzerine. Ama diyorum ya, yazanlar hukukçu değil diye. Sivil itaatsizliği şiddet ve terör eylemi sanıyorlar! Şaka gibi. Kapkara, kasvetli, pis bir şaka. Masum insanları özgürlüğünden eden.

Kusura bakma, neşeli bir tonda bitiremedim mektubu. Hapiste doğan bebekleri, yok Fetö’cü, yok Gezi’ci, yok darbeci diye çocuklarından alıkonan binlerce, yüz binlerce ana babayı düşününce neşeyle dolmuyor insan.

İki gün önce, 18 Mart, Luca’nın doğum günüydü. Belki biraz da o yüzden bugün yazmaya karar verdim mektubu. Ben çocuğuma kavuşamayacağım, onu bir daha koklayamayacağım, biliyorum. Ama sen kavuşmalısın, kavuşacaksın. Haftada bir kere, o da 10 dakikalık telefon konuşması ile değil. Kokularıyla buluşmalısın. Bir gün sürpriz yapmalı, Ünzile’ye gizlice Sihirli Dadı 2’yi koymasını söylemeli, sonra tam film biterken, baba askerden dönerken kapıyı çalıp Deniz’e ve Leyla’ya sarılmalısın.

Öyle işte.

Dikkat et kendine, olur mu? Ünzile için. Deniz ve Leyla için. Cemal Süreya’nın dediği gibi, “Sonrası iyilik güzellik”.

Umut

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar