Naz Köktentürk
Oca 20 2018

Dünyanın en zengin insanı burada


Afrika dünyanın en zengin adamının ana vatanıdır ve popüler kültür onu bir bilgisayar oyununda canlandırıyor.

Adı; Civilization...  Sid Meier ve ekibi tarafından geliştirilen taş devrinden başlayarak modern çağa kadar gelen bir oyunu ve bu oyunun baş karakterlerinden biri de Mali İmparatoru Mansa Moussa....

Gelmiş geçmiş en zengin insan kim diye bakarsak; ne Harun Reşit’tir, ne Rockefeller, ne de Bill Gates; en zengin insan, Mali İmparatoru Mansa Moussa’dır ve bugün en fakir kıta olan Afrika’dandır.

Oryantalist batılılar için Afrika’nın bir tarihi yoktur ve olmayacaktır.

Oysa, 9. yüzyılda Batı Afrika’da Hansa Krallığı ve Gana, Gao ve Kanem Krallıkları hüküm sürmekteydi. 8. yüzyıldan itibaren Kuzey ve Batı Afrika’da İslamiyet hakimdi.

 

timbuktu

 

Mali İmparatorluğu’nun yükseliş dönemi olan 1312 yılından, 1337 yılına kadar ülkeyi Mansa Moussa yönetti.

Asıl adı Kankan Moussa olup, Mandeng dilinde ‘‘Kralların Kralı’’ anlamına gelen Mansa lakabıyla bilinirdi.

Mali, o yıllarda dünyanın altın ve o zamanlar neredeyse altın kadar değerli olan tuz ihtiyacını karşılıyordu. Mansa Moussa yaptığı fetihlerden kazandığı ganimetler ve ele geçirdiği maden bakımından zengin topraklar sayesinde ülkeye büyük zenginlik kazandırdı. 

Öyle ki 1325 te 60.000 kişiyle yaptığı söylenen dillere destan hac yolculuğunda o kadar çok altın dağıtmıştır ki, o günlerde zor şartlarda olan Mısır ekonomisi ayağa kalkmıştır.

O  yıllarda 400 şehiri olan Mali İmparatorluğu’nun başkenti Timbuktu’ydu.
Batı Afrika’da Müslümanlar kerpiç camilerin tepesine devekuşu yumurtaları bırakırlar, dualarının Tanrı’ya ulaşması için, deve kuşları da dua ederlermiş, diğer kuşlar gibi uçabilmek için…
Ne yazık ki uzun süredir duaları Tanrı’ya ulaşmamış sanki!

Kaddafi’nin 2011 de ölümüyle dağılan Libya’ya akın eden El-Kaide ve benzeri radikal gruplar Afrika’nın batısında da etkili olup bölgeye istikrarsızlık getirmiş, özellikle Mali’nin kuzeyinde
Tuareg bölgesinde karışıklığa yol açıp, bu coğrafyaya Akhmi ve Boko Haram gibi grupların yerleşmesine yol açmıştır. 2013’ten beri ise bölgede Minusma (BM -Barış Gücü) ve Fransız ordusu etkindir.

Timbuktu, bu dönemden itibaren büyük önem kazanarak Ortadoğulu bilim adamlarının, düşünürlerin ve sanatçıların buluşma noktası haline geldi.

Temelleri bu dönemde atılan, Afrika mimarisinin başlangıcı sayılan üç büyük kerpiç camiden söz edebiliriz. Bu üç büyük camii; bölgedeki medrese, kütüphane ve türbelerin yanı sıra Unesco Dünya Kültür Mirası olmalarıyla da bilinmektedirler.

Burkina Faso’nun Bobo Dialosso şehrinde Ulu Camii, Mali’nin Djenne şehrinde Ulu Camii, Timbuktu’da Djingareyber Camii.

Dünyanın en büyük kerpiç camii olan Djenne’deki Ulu Camii’nin hikayesi, Hindistan’da Şah Cihan’ın ölen eşi Ercümend Banu Begüm anısına yaptırdığı Taj Mahal’inkini andırır.
Büyük minare, Kral İbrahim’i temsil ederken; iki küçük minare ise eşlerini temsil eder.

 

timbuktu

 

Sahel Sudanez stili diye adlandırılan bu mimari tarzında banko denilen silindirik kerpiçlerle dört köşeli sütunlar üzerine oturmuş binalar görülür. Minareler konik biçimdedir. Kerpiç duvarlara monte edilen yüzlerce odun, hem taşıyıcı kolon, hem de yağmur mevsimi sonrasında onarım için iskele vazifesi görmektedir.

Camiyi, Allah’ın Kuran’da geçen 99 adını simgeleyen 99 kolon destekler.
Havalandırma içinse, her biri bir ayeti simgeleyen, ladis denilen 114 adet pişmiş toprak baca ve kapağı kullanılır.
Her sene yağmur mevsiminde bir bölümü eriyen bir deyişle bu “kumdan camileri” 4000 bin gönüllü yeniden inşa eder.
İç mekanlar öylesine sade ve zamansız ki; en çok bu zamansızlık ve yalınlıktan etkilendiğimi, farklı bir huzur hissine kapıldığımı söyleyebilirim sadece.

“Tuz kuzeyden, altın güneyden, gümüş beyaz adamın ülkesinden gelir; Allah’ın kelamı ve bilgeliğin hazineleri ise sadece Timbuktu’da bulunur.” der bir Batı Afrika deyişi.

Timbuktu tarihte sadece İslami ilimlerin değil, tüm ilimlerin önemli bir merkeziydi.
Sadece krallar tarafından değil, şehirde yaşayan aileler tarafından da kurulan kütüphaneler geleneği günümüze kadar sürmüştür.

Timbuktu, benzeri olmayan bir kütüphane ve kitap şehridir. Yüzyıllar boyunca Hac yolculuğuna çıkanlardan kitap talep edilirdi. Tüccarlara Endülüs’ten, Mağrip’ten, Mısır’dan getirilecek kitap listeleri verilirdi, çoğunlukla Arapça olan bu eserler Afrika dillerine çevrilirdi.

Timbuktu’dan gönderilecek kitaplar içinse yazmayı bilen kişiler davet edilir, kitaplar çoğaltılarak diğer şehirlere ve bölgelere gönderilirdi. Bu dönemde, Timbuktu’da bir milyonu aşkın kitap ve el yazması olduğu rivayet edilir.

Nesilden nesle aktarılan bu el yazmaları hem İslam, hem Batı Afrika tarihi açısından hem de gündelik hayata dair bilgiler içerdiğinden önemlidir. 

Ayrıca her ne kadar Müslümanlaşmış da olsa, Afrika, doğası ve geçmişi itibariyle ezoteriye yatkındır, el yazmaları içinde bir çok fal ve büyü metinleri de bulunmaktadır. Yine 15. ve 16. yüzyıla dayanan Sufilik öğretisi ve tasavvuf metinleri de olduğu söylenmektedir.

1325’te Faslı bilgin İbn-i Battuta, Timbuktu’ya yaptığı ziyareti anlatırken sarayın pencerelerinin altın ve gümüşten; Sultan’ın tahtının ipek halılarla döşendiğinden, altın kuşlarla süslendiğinden söz eder.

Timbuktu’nun zenginlikleri ile ilgili söylenceler batı ülkelerine ulaşır ve Timbuktu ulaşılmaz zengin dünyanın öbür ucu olarak hafızalara kazılır. Hatta Fransızca’da çok uzağın tarifi için

“Timbuktu kadar uzak” denir.

Ve Fransız kâşif René Caillié, 1828’de Timbuktu’ya ulaşan ilk Avrupalı olur. 16 yaşından itibaren evden kaçarak yollara düşen Caillié, yıllar içerisinde başarılı bir gezgin olmuştu, Kuran okuyup Arapça öğrendiğinden kendisini fakir bir Mısırlı olarak tanıtarak zoru başardı.

Fransız Coğrafya Derneği bir yarışma düzenlemiş ve Timbuktu’ya ulaşacak ilk gezgine 10 bin Franklık ödül vadetmişti. Kazanan Caillié oldu, kaybeden zaman içinde Timbuktu!
Cailié, şehri toz toprak içinde kötü görünümlü evlerin bulunduğu bir taşra kasabası olarak tanımlıyordu.

Bölgenin bir siyasi geçmişi olmadığına ilişkin bu Avrupalı bakışı siyasal açıdan gayet kullanışlıydı ve sömürgeleştirmeye haklı bir zemin hazırlıyordu. Afrika halklarına medeniyet getirmek!

Timbuktu, 1894 yılında Fransız sömürgesi oldu… 1960 yılına kadar.  

2012’de ise Timbuktu radikal İslam istilasına uğradı. Camiler hasar gördü, türbeler yıkıldı, kütüphanelerin bir bölümü yakıldı, halkın bir bölümü göç etmek zorunda kaldı.

2015’te radikal İslamcıların şehirden temizlenmesinin ardından yapılar Unesco tarafından onarıldı. El yazmalarının bir bölümü hasar görse de, çoğu kaçırılarak başkentte ve Güney Afrika’da restorasyona alındı.

“Kitaplardan kurtulabileceğinizi sanmayın!” demiş Umberto Eco…
  
Meraklısına not: Timbuktu ve Tin-Buktu Berberi dilindedir, Tombouctou ise Fransızların verdiği isimdir.