Ahmet Kuru: Cemaat neden kendisini lağvetmiyor?

15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye’de “terör örgütü” ilan edilen ve mensuplarından yüz binlercesi hapse atılan Gülen cemaati, kendi içinde bazı bölünmeler yaşıyor. 

Bir dönem cemaate yakın olan bazı isimler, şimdilerde en ağır eleştirileri yöneltiyor. Kıtalar Arası adlı sitede bu eleştirilere sıkça rastlamak mümkün. Cemaatin yapısını yakından tanıyan bazı akademisyenlerin kaleme aldığı yazılarda, birçok yanlışta hâlâ ısrar edildiğine işaret ediliyor.

San Diego State Üniversitesi’nde kariyerini sürdüren siyaset bilimci Ahmet Kuru, son kaleme aldığı yazısında cemaatin kendisini lağvetmesi gerektiğini savunuyor.

Son dört yılda cemaat mensuplarının hapislere atıldığına ve hatta işkenceler gördüğüne dikkat çeken Kuru, “AKP iktidarı ve işbirlikçileri bu zulümleri yaparken başta Fethullah Gülen olmak üzere Cemaat’i sevk ve idare edenler takipçilerini geleceğe dair sürpriz beklentiler ve geçmişten kıssalar ile teselli etmeye odaklandılar ve rasyonel çözüm arayışları ortaya koyamadılar” görüşünü dile getiriyor.

“Cemaat’in hiyerarşik yapısı lağvedilse bireyler bulundukları değişik ülkelerde topluma gerçekten entegre olabilir” diyen Kuru, “15 Temmuz darbe girişiminden günümüze Cemaat’in önündeki en doğru seçenek hiyerarşik yapısını ve liderlik mekanizmasını tamamen lağvetmek idi. Merkezi yapı ortadan kalktıktan sonra da Türkiye dışındaki Cemaat mensupları bulundukları yerlerde yerel olarak zor durumdaki mülteci ailelere destek verebilir ve Türkiye’dekiler için para toplamak gibi yardım faaliyetleri için bir araya gelmeye devam edebilirlerdi. Hiyerarşinin olmaması kolektif hiçbir şey yapılamayacağı anlamına gelmez” ifadesini kullanıyor.

“Gülen ve ekibi bu seçeneği reddetmiş görünüyor” diyen akademisyen, yazısını şöyle sürdürüyor:

15 Temmuz’un hemen ardından Cemaat’in yurtdışındaki tabanında bir adem-i merkeziyet ve yerelleşme beklentisi gözlemleniyordu. Buna göre artık herkes yerel olarak bulunduğu yerde faaliyet gösterecekti. Ancak, zamanla tabanın tepkileri azalıp, Türkiye’deki rejimin zulümleri gündeme hakim olunca Cemaat yöneticileri eski hiyerarşik yapıyı yeniden yerleştirmenin yollarını aramaya başladılar.

Bu gidişatın yanlışlığını dört maddede açıklamak istiyorum:

Birincisi Cemaat Türkiye’de bir nefret objesi haline gelmiştir ve imajını kısa bir zamanda tekrar düzeltmesi söz konusu değildir. Sizden nefret eden bir topluma hizmet götüremezsiniz. Bu konuda ısrar etmek “evimden defol” diyen birinin evini ziyarete gitmek gibi anlamsız bir ısrardır.

Dahası Türkiye’de çok farklı toplum kesimlerinin üzerinde ittifak ettiği bir Cemaat korkusu bulunmaktadır. Bu nefret ve korku bileşimi Cemaat ile ilişkili görünen insanlara yapılan zulümlere sessiz kalınmasına sebep, en azından bahane teşkil etmektedir. Cemaat—hiyerarşik yapısı ve içinde siyasi hırslar barındıran anlayışı ile —bilinen varlığını sona erdiği takdirde kendisi hakkındaki nefret ve korkuyu da sona erdirebilir. Böylelikle Cemaat eski mensuplarının Türkiye toplumunun değişik katmanlarında nispeten daha fazla bir sempati kazanmasına yol açabilir.

İkincisi, tüm evrensellik iddialarına rağmen Cemaat’in mevcut yapısı Türkiye ve Türkçe merkezlidir. Cemaat yüz küsur ülkede okul açmıştır, faydalı diyalog faaliyetlerinde bulunmuştur; ama bunların hemen hepsi dolaylı ve uzun vadeli de olsa asıl merkez olan Türkiye ile ilişkili faaliyetlerdir.

Somut bir örnek vermek gerekirse, yirmi yıldır ABD’de yaşamasına karşın Gülen—kendisi ile röportaja gelen New Yorker muhabirinin tespitine göre—merhabalaşacak kadar bile İngilizce öğrenmeye ihtiyaç duymamıştır. Bu Cemaat’in küreselleşme iddiasının ne kadar yüzeysel ve Türklük vurgusunun ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Dahası Cemaat, ABD’de yönetici pozisyonlara, hatta üniversite rektörlüğüne, tayin ettikleri arasında İngilizce konuşamamayı bir olumsuz kriter olarak görmemektedir. Zaten halen Cemaat’in ana iletişim kanalı olan Gülen’in “Bam Teli” adlı sohbetleri Türkiye ve Türk siyaseti merkezli mesajlar içerme özelliğini korumaktadır.

Cemaat’in Türkiye dışındaki mensupları bulundukları ülkelere gerçekten entegre olmak istiyorlarsa dünya görüşü Türkiye ve hatta Türkiye siyaseti odaklı olan liderliği ve atama ile gelen “abilerin” yönlendirmesini reddetmeleri gerekir. Ancak bu şekilde evrensel anlayış ile bulundukları ülkelerde eğitim ve başka alanlarda katkıda bulunabilirler.

Üçüncüsü, son günlerde gazeteci Ahmet Dönmez’in gündeme getirdiği cezaevlerinde ayaklanma konulu tartışmada Cemaat içinde hala değişik yollardan gücü ele geçirme düşüncesine sahip bir grup veya grupların bulunduğu iddia edilmektedir. İster MİT’in Cemaat üzerine operasyonlarına alet olarak isterse Erdoğan rejimini bitirme saplantısı ile hareket ediyor olsunlar, bu grupların varlığı Cemaat’i 15 Temmuz gibi facialara gelecekte de açık bir yapı olarak tutmaktadır. Bu sorunun en kökten çözümü Cemaat’in mevcut yapısıyla kendisini lağvetmesidir. Cemaat perdesi ortadan kalktığında bu tür aktörlerin gelecekteki provokasyonların önü kesilecek ve geçmişte yaptıklarından da daha net hesap sorulabilecektir.

Cemaat içinde siyasi maceraları bir hayat tarzı haline getirmiş, güç meraklısı aktörlerin varlığı hem Türkiye’deki zulmün devamına bahane teşkil etmekte hem de yurtdışındaki Cemaat mensuplarını tehlikeye atmaktadır. Sözgelimi Dönmez’in kod ismini Sezai olarak açıkladığı şahıs ile sadece Cemaat ortak bağı üzerinden sosyal ilişkilerde bulunmuş kişiler hiçbir siyasi macera talepleri olmasa bile sırf bu ilişkilerden dolayı ilerde bulundukları ülkelerde de zan altında kalabilirler. Bu tür riskleri yok etmenin en net yolu merkezi cemaat ilişkilerini sona erdirmek ve sözde değil özde yerelleşmektir.

Dördüncü olarak, Cemaat ile değişik seviyelerde irtibatı bulunmuş çok fazla sayıda eğitimli birey bulunmaktadır. Cemaat bu bireylerin Türkiye’de ve yurtdışında değişik sahalarda kendilerine yeni bir beyaz sayfa açmaları konusunda ve onların gelecekte insanlığa yapacakları katkı adına bir yük haline gelmiştir. Cemaat yapısı kendisiyle irtibatlı bireyleri “Cemaat’in gizli ajandasına hizmet ediyor olma” ithamı altında tutmaktadır. Cemaat yapısı ortadan kalktığında bu bireylerin bulundukları ülkelerde akademiden ekonomik hayata, siyasetten sosyal hayata kadar geniş bir yelpazede bağımsız bir şekilde bireysel olarak veya isterlerse yeni kolektif oluşumlarla faaliyet göstermeleri mümkün olacaktır.

Peki, tüm bu olumlu ihtimaller söz konusu iken Cemaat neden hala ısrarla varlığını devam ettirmektedir? Bunu da üç madde halinde açıklamak istiyorum.

Cemaat Neden Kendini Lağvetmedi?

Birincisi, Cemaat’in içinde—başta Gülen’in kendisi olmak üzere—bir çok kişi Cemaat’in “seçilmiş” olduğuna inanmaktadır. Cemaat mensupları “bu işin sahibi Allah” gibi ifadelere çok alışkındırlar ve bu ifadelerdeki sorunları düşünmezler. Bu perspektiften bakınca da Cemaat’in lağvedilmesi söz konusu değildir, zira “Allah bitti demeden, bu iş bitmez.” Türkiye ve hatta dünyanın kurtuluşu ile Allah tarafından vazifelendirilmiş olan Cemaat’in ortadan kalkması teklif bile edilemez.

Bu anlayışın yanlışlıklarını uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Seçilmişlik anlayışı Gazali’nin otobiyografisinde kendisini asrın müceddidi ilan etmesinden, İmam Rabbani’nin hicri ikinci bin yılın müceddidi kabul edilmesine, oradan da Said Nursi’nin kendisini asrın vazifelisi olarak göstermesine kadar bir çok örneği içinde barındıran tasavvufi bir geleneğin devamıdır. Türkiye’de ve dünyada bir çok Müslüman tarikat ve cemaat kendi liderlerini ve gruplarını seçilmiş sanmaktadırlar ve bu durum Müslüman ülkelerdeki bir çok sorunun temel sebeplerindendir. Seçilmiş lider inancının yanlışlık ve zararları konusunda detaylı bir inceleme isteyenler bu konuya dair Kıtalar Arası’nda çıkmış olan yarım düzineden fazla yazıyı okuyabilirler.

Cemaat’in kendisini lağvetmemesinin ikinci önemli sebebi “stratejik muğlaklık” adı verilen bir dil ve zihniyet tutumudur. Gülen’e Cemaat’in amaçları gibi somut sorular yöneltildiğinde hep muğlak cevaplar vermiştir. Yeryüzünde herkese dini hakikatleri anlatma dışında bir hedefleri olmadığını beyan etmiştir. Fakat Gülen’in, Cemaat’in askeriye ve adliyeye çok sayıda takipçisini yönlendirmesi ve onları takip etmesi gibi konulardaki muğlak ifadeleri endişeleri izale etmemiştir.

Kısa vadede muğlaklık Cemaat’e stratejik manevra alanları açmış olsa da uzun vadede dışardan bakanlar arasında güvenilmez bir grup algısı oluşturmuştur. Dahası muğlaklık Cemaat mensupları arasında da tam bir zihin kargaşasına yol açmıştır.

Muğlaklığın bir sonucu olarak Cemaat mensupları yukarıda sıraladığımız dört madde konusunda kafa karışıklığı yaşamaktadırlar. Düşünceleri şöyle özetlenebilir: Cemaat’in Türkiye’de şu an bir nefret objesi olması geçici bir durumdur; asıl kimliklerini gizleyen gruplar Türk milletini kandırmışlardır; durum değişince millet Cemaat’e hak ettiği konumu yeniden verecektir. Böyle olmasa bile bir sorun yoktur, zira Cemaat artık küresel bir hareket olarak yoluna devam edecektir. Cemaat’in yüzde 99’u tertemiz bireylerdir; kalan yüzde 1’in de kim olduğu belli değildir. Yaşanan süreç hem arınmaya hem de dünya çapında tanınmaya vesile olmuştur.

Bu cümleler abartılı da olsa ortalama Cemaat mensuplarının sosyal medyada dile getirdiği görüşleri genel olarak yansıtmaktadır. Görüldüğü gibi bu cümleleri bir araya getirip yazmak da, okumak da zordur, zira mantıki bir tutarlılıkları yoktur. İşte tam da bu tutarsızlık durumu Cemaat’in varlığını devam ettirmesinin en önemli sebeplerinden birini oluşturmaktadır.

Üçüncü önemli sebep Türkiye’de Erdoğan rejiminin işlediği inanılmaz boyutlara ulaşmış olan zulümlerdir. Cemaat içinde eleştirel düşünceye karşı olan aktörler kendi pozisyonlarını sağlama alma adına bu zulümleri kullanmaktadırlar. Cemaat’in mevcut yapısını sürdürmesi ile kendi otoritelerini veya geçimlerini devam ettiren bu aktörler işlenen zulümleri değerlendirmekte ve “bu şartlarda kendi içimizde eleştiri ile fitne çıkarmayalım” gibi söylemler ile Cemaat’in mevcut yapısını ve onun içinde kendi hiyerarşik ve finansal pozisyonlarını devam ettirmektedirler.

Sonuç

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Cemaat yapılanmasını tamamen sona erdirmeyerek veya en azından yerelleşmenin önünü açmayarak Gülen ve diğer Cemaat yöneticileri yanlış bir tercihte bulunmuşlardır. Cemaat’in hiyerarşik ve Türkiye siyasetine odaklı yapısı Cemaat ile ilişkilerini devam ettiren bireylerin bulundukları ülkelerde etkili sivil toplum aktörleri haline gelmesi konusunda bir engel teşkil etmektedir.

Başta Gülen olmak üzere Cemaat’in mevcut lider kadrosunun taban üzerinde devam eden etkisinde seçilmişlik algısının ve muğlak ifadelerin etkisi büyüktür. Bunların yanı sıra Erdoğan rejiminin Cemaat mensubu olduğu iddia edilenleri toptan terörist ilan ederek uyguladığı soykırımı andıran politikalar da Cemaat idarecileri tarafından mevcut durumlarını devam ettirmenin bir bahanesi olarak kullanılmaktadır. Paradoksal olarak Cemaat idarecilerinin Erdoğan karşıtı tutumları da Türkiye’deki rejim tarafından zulümlerin devamının bir bahanesi olarak kullanılmaktadır.

Gülen ve Cemaat’in diğer yöneticileri mevcut yapıyı lağvetmek gibi ezber bozan yeni tavırlar yerine defalarca başarısızlıkla sonuçlanmış siyasi tavırlarına, özellikle de Erdoğan’a muhalefete devam etmektedirler. Bu tavırlar Erdoğan’ı zayıflatmak şöyle dursun, onun kurduğu siyasi koalisyonunun devamına katkı sağlamaktadır.

Eğer Cemaat mevcut yapısını lağvederse Türkiye’de mensuplarına yönelen nefretin ve kendisinden duyulan korkunun belirli bir oranda azalmasını sağlayabilir. Cemaat’in sona ermesiyle bağımsızlıklarını kazanacak bireylerin Türkiye’de olanları yeni bir hayata başlama adımları atabilir, yurtdışındakiler de bulundukları ülkelere gerçekten entegre olabilirler. Gülen’den mistik beklentisi kalmayan bireylerin kendi ayakları üzerinde rasyonel bir şekilde, sebeplere riayet ederek yaşama tutunma ihtimalleri güçlenir.

Gelecek adına tahminde bulunmak güç, ama Cemaat’in mevcut yapısı ile devam etmesi halinde takipçilerine faydadan çok zarar vereceği görülmekte. Zira Cemaat’in son on yılda girdiği siyasi maceralar ilerde girebileceği daha çok macera olduğunu göstermekte.