Oca 14 2018

Cemaat içerisinden bir özeleştiri: Alternatife yönelmek şart; sivil topluma katkısı yok

Türkiye'nın son 4 yılına bir cemaat damga vurdu demek hata olmaz. Devlet içerisinde yer alan Gülen cemaati mensupları olduğu ifade edilen polislerin operasyonlarıyla başlayan AKP-Cemaat çatışması son yılların bir numaralı gündem maddesi oldu.

15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında ortaya çıkan manzarada ise, mağduriyetler kadar devlet içindeki yapılanma girişimleri ve talimatla hareket ediliyor görüntüsü verme, cemaatlerin sivil topluma faydalı olup olmadıkları sorusuna kapı araladı.

Toplumun pek çok kesiminden Gülen cemaatine 'özeleştiri' yapılması konusunda mesajlar da veriliyor. Bu konuda farklı sesler çok az da olsa çıkıyor cemaat içerisinden... Gülen cemaati mensubu olmakla bilinen Savaş Genç, Gökhan Bacık gibi akademisyenlerin bu sorgulamalar üzerinden kaleme aldıkları makalelerin yayımlandığı kitalararasi.com’da İslam ilimleri üzerine çalışmalar yapan Prof. Özgür Koca’nın “Cemaatçilik ve Ötesi” başlıklı yazısı bu tartışmayı geniş çapta irdeliyor.

Prof. Koca, sivil toplumun ve demokrasinin güçlenmesinin cemaat yapıları ile artık mümkün olmadığı görüşünü savunuyor.

Artık cemaatçilik fikrinin sorgulanması gerektiğini söylüyor ve kollektif aksiyon için yeni organize tarzları bulunması gerektiğinin altını çiziyor.

Özgür Koca, cemaatçilik anlayışından alternatif çıkış yoluna İslam medeniyetinin ilk yüzyıllarından örnek vermesi ile belki de tartışılabilir bir örnek sunuyor.

Özellijle bir cemaat grubundan ziyade genel olarak cemaatçilik fikri üzerinden tartışmaya açıyor makalesini.

Türkiye’de AKP, Kemalistler ve Kürt hareketinin de birer cemaat görüntüsü sergilediğini savunan Koca, tüm bu cemaat yapılanmalarının lider eksenli, sorgulanamaz bir görüntü çizdiği tespitine yer vererek; Atatürk, Erdoğan, Öcalan, Nursi, Gülen örneğini hatırlatıyor.

Ortaya bir subjektivite krizi çıkıyor böyle oluşumlarda ve en sonunda birbirlerine karşı değişik derecelerde şiddete başvurma baş gösteriyor.

Bu kısır döngüden cemaatleri kısa vadede ıslah ederek çıkmanın mümkün görünmediğini söylüyor Koca ve ekliyor:

“Çünkü hiçbir cemaat, hiyerarşik otorite meselesinden taviz veremez. Bunu yaptığı anda çözüleceğini ve artık bir cemaat olarak kalamayacağını bilir.”

Cemaatlerdeki bir diğer olgu da “en iyisi biziz” olgusu. Bu konu bazen yanlış yorumlansa da her cemaat mensubu, içinde bulunduğu hareketi “en iyisi” olarak yorumlar ve farklı grupların düşünce ve eleştirilerine hak ettiği manada değeri vermez.

Nurculuk fikrinin mimarı Said Nursi, bunu “Mektubat” isimli eserinde “Mesleğim haktır veya daha güzeldir, demeye hakkın var. Fakat 'Yalnız hak benim mesleğimdir' demeye hakkın yoktur” diyerek açıklar.

Ancak pratikteki yansımaları bu fikrin, çatışma ve birbirini düşman görme olarak karşımıza çıkıyor.

15 Temmuz sonrası iktidarın bir “terör örgütü” olarak tanımladığı ve darbe girişiminin planlayıcısı olmakla suçladığı Gülen cemaatine hemen hiçbir farklı cemaatten destek gelmemesi, aksine tepkiler yükselmesi bunun açık göstergelerinden.

İşte bu noktaya dikkat çeken Özgür Koca da, “Hemen her cemaat kendi yaptıklarının toplum için en  iyi ve doğru olduğuna inanır. Bu ise diğer grupları daha aşağıda konumlandırdığı için kutuplaştırıcı bir dinamik oluşturur” diyor.

Sorgulanamaz bir yapıda olmaları ya da sorgulamanın “İtaat,” “uyum,” “biat,” ve “dava” gibi söylemlerle hareket eden cemaat yapılanmaları, kendi içlerinde entelektüel özgürlük de sağlayamıyorlar.

Çünkü bu sorgulama olduğunda “cemaat mürtedi,” “hain,” vs. gibi yakıştırmalarla grubun dışına atılabiliyorlar.

Koca’ya göre, “bu açıdan cemaatlerden oluşan bir toplumun problemlerini çözmesi çok zor görünüyor.” ve bu tezini şöyle sürdürüyor:

“Bir toplumda cemaatlerin sayısı ne kadar sınırlı ise ve var olan cemaatlerin taraftarları da ne kadar az ise, o toplumun problem çözme kabiliyeti de o derece artıyor.”

Tarikat yapılanmalarından, laik cemaatlere bunun bilinen bir istisnası olmadığı görüşünde Prof. Koca. Çünkü, liderin “kutsallığını” sarsıldığında cemaatin de yok olacağını öne sürüyor.

Bu tablo, cemaatlerin kendi içlerinde demokratikleşemediklerini gösteriyor.

Böylesi yapılar, toplum çapındaki demokratikleşme mücadelesine katkı sağlayamadıkları gibi sivil toplumun güçlenmesine de fayda sağlayamaz bir görüntü içerisinde ortaya çıkıyorlar.

Peki cemaatçiliğin alternatifi ne?

Bu soruya cevap arayan Koca, hem İslam geleneğinden, hem modern dönemden; hem Doğu’dan, hem Batı’dan örnekler veriyor.

İslam tarihinin ilk dönemlerinde ortaya çıkan küçük çaplı gruplara dikkat çeken Koca, cemaatten ziyade “düşünce okulu”na benzetiyor bunları.

O dönem, fikri ayrılıkların sık sık bölünmelerine ve küçük gruplar halinde kalmalarına sebep olduğunu belirtiyor ve bunun “verimli bir dinamizm oluşturduğunu” savunuyor.

“İmam”, “kutub,” “asrın sahibi,” “asrın müceddidi” gibi kutsayıcı ve karşıdaki şahsı dokunulmaz kılıcı ifadeler görürüz modern dönemin cemaatlerinde.

Ancak İslam’ın ilk dönemlerinde ortaya çkan gruplarda eleştirilemez şahsiyetlerden bahsetmenin zor olduğunu ifade eden Koca, “Bu dönemde ortaya çıkan İslam düşünce ekolleri –istisnaları olsa da– devlet ile aralarındaki mesafeyi korumayı da başarmış görünüyorlar. Devlet içinde kadrolaşalım ya da devleti adam edelim gibi bir projeleri görünmüyor” diyor ve finansal yapılarını şöyle anlatıyor:

“İslam tarihinin ilk yüzyıllarında, genellikle, din adına konuşan insanlar geçimlerini başka bir meslek yaparak kazanıyorlar; ya da çok zahidane bir hayat yaşıyorlar. Cemaatten maaş, ya da burs almak gibi teamüller yok. Devletin bir cemaate rant dağıtması da söz konusu değil. Din bir geçim vasıtasına dönüşmemiş durumda. En azından çoğunluk için.”

Cemaatlerin güçlenmesini, İslam dünyasında yaşanan şoklar sonrası olduğuna bağlıyor Koca.

İslam tarihinin ilk dönemlerindeki dini grupların fikir eksenli, geçişken, hiyerarşik olmayan, eleştirel, dinamik, sivil, sayısal olarak küçük, finansal olarak bağımsız, “düşünce okulu” görünümlü organize şekillerinin alternatif olma konusunda ilham verici olabileceğini savunuyor ve tezini şöyle noktalıyor:

“Bu tecrübe aynı zamanda bize Müslümanların dinlerini yaşamak ve aktarmak için cemaatler halinde organize olmak zorunda olmadıklarını hatırlatıyor. Bu ve benzeri, tarihi ya da modern örneklerden hareketle, kolektif aksiyon adına, daha çok fikir ve prensip eksenli, sınırları daha geçişken, daha birey merkezli, daha gevşek dokulu, daha açık hareketler üzerinde düşünmeliyiz.”

YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN