Cemaat üzerine iki yıl sonra notlar

İki yıl önce bir mülakatta cemaat merkezinin bazı manevralar dışında değişime gitmeyeceğini söylemiştim. 2020’den geriye bakınca haklı çıktığımı düşünüyorum. Statüko, bırakın değişmeyi “nerede sorun var ki” havasında yoluna devam ediyor.

Statüko, “bir gün Erdoğan yıkılır ve bu haklılığımı ispatlar” şeklinde düşünüyor. Bu bir eylemi yargılamanın gelecekte mümkün olduğu düşüncesine dayandığı için geçmiş için statükoyu yargılamak mümkün değil. Bir adım ötesi zaten “olmadı ahirette hesaplaşırız” demek.

Bu yazıda ikinci bir konuya girmeden statükonun nasıl ayakta kaldığını tartışıyorum. Çünkü statüko, kendisiyle ilgili tartışmaları “ama 15 Temmuz kumpastı...” şeklinde bir bağlama götürüyor. Dolayısıyla statükoyu tartışmak yerine 15 Temmuz’u tartışmaya başlıyorsunuz. 15 Temmuz bu yazının dışındadır.

Nedenleri tartışırsak… 

Birincisi, cemaat içinde sahih bir muhalefet ortaya çıkmadı. Eleştiriler, soyut ve adresi belli olmayan cümleler üzerinden gerçekleşiyor. “Keşke abilerimiz şeffaflığı benimsese” gibi adresi belirtilmeyen eleştirilerle sadece cemaat tabanının stresi alınıyor.

Eleştiri kamusal bir eylemdir. İsmi, adresi, eleştiri konusu belli olmayan konuşmalar dedikodudur, laf cambazlığıdır. Daha kötüsü, insanların ne yaparsa yapsın kamuoyu önünde tartışılmayacağını bilmesi, bazılarında “yapanın yanında kar kalır” tarzını alışkanlık haline getiriyor.

Örneğin, cemaatin 2016 öncesi dönemine damgasını vuran Mustafa Özcan üzerine bir tartışma yapılmadı. Özcan’ı tartışmadan cemaati konuşmak, sadece yumurtadan değil aynı zamanda yağdan, tuzdan ve ocaktan bahsetmeden omlet kitabı yazmaktır.

Yine uzaktan bakınca kokuşmuş bir yapıyı andıran biçimde Gülen etrafında öbekleşmiş ve yıllardır mevzi kaybetmeyen Barbaros Kocakurt, Cevdet Türkyolu gibi isimler tartışılmadı.

Cemaatin aktörlerinin aldığı kararlar, yüz binlerce insanı etkiledi. Kararları kamusal sonuçlar üreten kişilerin eleştirisini “Cemaat’e zarar gelebilir” diyerek anonim sürdürmek ahlaki değildir. ABD Başkanının faturalarının didik didik edildiği bir dünyada, Cemaatin kendi “abilerini” kamuoyu önünde tartışmaması başka bir anlama gelir.

Şunu da not anlamak gerekiyor: Özünde alla Turca bir yapı olan cemaatin, muhalefete toleransı sıfırdır. MHP veya AKP’de olduğu gibi lideri tartışmaya açmak otomatik olarak gruptan ayrılmak anlamına gelir. İçinden geçilen zorluklar düşünülürse bireylerin eleştirel tutumlarını gizlemeleri de doğaldır.

Öte yandan cemaatte tartışılan boyutta bir değişim liderin desteğiyle olabilirdi. Gülen, elbette yaşanan krizin etkisiyle değişiklikler yapmak istedi, ancak bunlar yapısal derinlikte olmadı.

Bunu biraz açmak gerekiyor.

İlk olarak, Gülen’in tabanıyla modern bir ilişkisi yok. Gülen, tabanına hesap veren bir lider hiçbir zaman olmadı. “Güzellikler liderden, kötülükler ise onu anlamamaktan veya ondan habersiz iş yapmaktandır” ilkesi Gülen ve tabanı arasındaki mukaveleyi oluşturur. 

Gülen, kendi iç dünyasının insanıdır ve ne tabanını ne dünyayı ciddiye alır. Gülen ve dış dünya arasındaki ilişki kimsenin O’nu hakkıyla anlayamayacağı ilkesine göre kurgulanmıştır. Örneğin, kendisine uzatılan mikrofona “keşke kadınlar genel kurmay başkanı olsa” derken insanların “ama senin liderlik ettiğin cemaatin bir tane ülke temsilcisi kadın değil” diyebileceğini düşünmez.

İkincisi, Gülen’in önceliği hiçbir zaman cemaatin sivil boyutu olmamıştır. Gülen, Soğuk Savaş Türkiye’sinde stratejisini kurmuştur ve buna göre ülkenin kurtuluşu için ordu, yüksek yargı gibi alanlar önemdedir. Hayatı bu düşünce üzerine geçmiş birinin bundan kurtulması mümkün değildir. Bugün de Gülen’in zihinsel alışkanlıkları aynı anlayış üzerinedir. O nedenle cemaatin sivil boyutunda yaşanan tartışmalar, talepler Gülen için ikincildir. Cemaatin sivil kanadı Gülen için lojistik bir konudur.

Statükonun değişimini engelleyen başka bir neden ise “tedbir” kavramı. Tedbir aslında statükonun kendisini korumasından başka bir şey değil. Bugün cemaatin tedbir ile sakladığı her bilgiyi CIA yarım saatte, MİT de bir saat içinde öğrenebilir. Bunun en iyi örneği, Türkiye’de kırk yıl yapılan tedbire rağmen insanların cemaat mensubu olduğunu MİT’in tespit etmesidir.

Peki, o zaman tedbir kime yapılmaktadır? Elbette tabana.

Cemaatin şunu anlaması gerekiyor: Yüz bin kişinin bildiği bir şey sır olamaz. Her zaman mutlaka zinciri koparacak bir kişi vardır.

Öte yandan “tedbir” kavramı bazıları için paranoyaya dönüşmüştür. Örneğin askeri liseden cemaat bağı yüzünden uzaklaştırılan, bütün hayatı cemaat kurumlarında geçen, internette beş dakika araştırmayla cemaatin savunucusu olduğu görülecek birisi, ABD vatandaşı olunca Yahudi ismi almaktadır. Bir tür meczupluk olarak görülecek bu tip işleri yapanlar, etraflarındaki insanlara da nasıl zarar verdiklerini bilmiyorlar.

Yine, statükonun devamını sağlamada Abdullah Aymaz, Mehmet Ali Şengül, İsmail Büyükçelebi gibi neredeyse Nixon döneminden beri cemaatin kanaat önderi sayılan kişilerin tutumu önemlidir. Kırk yıldır “önde olmak istemiyoruz” diyerek cemaatin önde geleni olmaya devam eden bu kişiler, önemli konularda risk almamakta aksine statükonun devamına çalışmakta. 

Nihayet, statükonun ayakta kalmasının bir nedeni de cemaat içinde yetişen gazetecilerin çoğunun doktrin ve lidere bağlılık konusunda şaşırtıcı biçimde adanmış olmaları. Dünyaya sadece AKP’nin hatalarını gören bir gözlükle bakan bu gazetecileri esasen cemaat statükosunun parçası olarak görmek lazım.

Ancak cemaat statükosunun yerinde kalması bir başarı hikayesi değildir. Bu inat, büyük bir kütlenin, İsmail Sezgin’in ifade ettiği gibi cemaate mesafe koymasına neden olmakta. Dolayısı ile Cemaat için anahtar kavram muhalefet değil, kopma veya uzaklaşmadır. Böyle bakınca, cemaat etrafındaki pek çok nitelikli insan açısından statükonun yerinde kalması uzun vadede hayırlı bile olabilir.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.