Gökhan Bacık
May 16 2018

Cemaatin entelektüel krizi

Gülen Cemaati’nin son on yıl içinde geçirdiği dönüşüm, bu hareketin pratiğini oluşturan teorinin krizi olarak da okunabilir.

Özünde bir İslami hareket olan Gülen Cemaati’nin temel entelektüel vaadi, bu geleneğin yenilenmesini sağlamaya bir katkıda bulunmaktı. Ancak tam aksine geçen on yılda Cemaat, bu yenilenme misyonunu bir kenara bıraktı hatta İslami ortodoksinin savunucusu haline geldi.

Bu açıdan Gülen Cemaatinin krizinin kök entelektüel nedeninin İslami ortodoksiye teslim olmaktan kaynaklandığını söylemek yerindedir. Böylece Mısır’dan Malezya’ya bütün İslam toplumunu içine alan ve demokrasi teorisinden kadın haklarına bir türlü yeni açılımlara izin vermeyen İslami ortodoksinin karadeliği sonuçta Cemaati de yutmuştur.

Peki, Cemaat yenilemeyi amaçladığı bu geleneğe nasıl teslim oldu?

Cemaat, İslami geleneğe Nurculuk üzerinden eklemlendi. Nurculuğun teorisyeni Said Nursi bir kitap adamıydı ve onlarca kitap yazmıştı. Ne var ki, Nurculuğa teorik olarak eklemlenmesine rağmen Fethullah Gülen kitabi kültürün temsilcisi değildi. Aksine Gülen anakronik bir yöntem ile Cemaatine bir adım geriye götürerek şifahi kültüre göre bir epistemolojik çerçeve oluşturdu.

Gülen bir sohbet adamıydı. Teorisini konuşarak kurmayı denedi. Bir iki istisna örneği saymazsak her hangi bir konuyu derinlemesine ele alan sistematik bir kitap yazmadı. Piyasada bulunan onlarca kitabı Gülen’in konuşmalarının derlenmiş halinden ibarettir.

Gülen’in konuşma kültürü üzerinde ısrar etmesi ironik olarak cemaatini eklemlendiği Nursi geleneğinin kitabi kültüründen bir adım geriye götürdü. Zamanla, konuşma kültürü abartıldı ve bütün Cemaat neredeyse Gülen’den gelen notlarla entelektüel olarak idare edildi.

Ancak konuşma kültürünün merkezi rol oynadığı bir modelin entelektüel dönüşümler yapma yeteneği sınırlı kaldı.

Diğer bir nokta Cemaat’in “epistemik (bilgi üretim) mutfağı” ile ilgilidir. Başlangıcından beri Cemaat, epistemik mutfağını sadece neredeyse her konuda aynı düşünen ve belirli ölçülerde ortodoks bir İslami yoruma sahip kişilere açtı.

Cemaat çevresinden yetişen mühendis, doktor, avukat, sosyolog gibi farklı görüşü benimseyenler bir entelektüel rol model olarak asla tabana yansıtılmadı. Türkiye’de her çevrenin entelektüel markaları varken, Cemaat’in kendi tabanının entelektüel kimliği ile ilişkiye girebileceği isimler çıkarmasına izin verilmedi. Cemaat’in entelektüel profili basitti: Merkezde Gülen vardı ve diğer herkesin görevi şöyle yahut böyle Gülen’i yorumlamaktan ibaretti.

“Epistemik mutfağı” disiplinli biçimde elinde tutan ilahiyatçı ekip zamanla Cemaat’in bütün kurumlarında ideolojik bir otorite inşa etti: Yayınevleri, televizyon kanalları başta olmak üzere hemen her alanda ilahiyatçı bir grup entelektüel dümenin başına doğrudan yahut dolaylı olarak geçmişti. Cemaat’in yayınevlerinde hangi kitabın satılacağına dahi bu ilahiyatçı ekip bir tür “modern sansür” yöntemi ile karışmaktan çekinmedi.

İlahiyatçı ekibin meşruiyet kaynağı Gülen ile temaslarıydı. Gülen başlangıcından bu yana hareketinin birincil entelektüel aktörlerinin ilahiyatçılardan olmasına dikkat etti. Bu modelin içine iktisatçılar, mühendisler, sosyologlar yahut siyaset bilimciler asla giremedi.

Ancak – cemaat içinde adlandırıldığı şekli ile ifade edersek– bu “molla grubu” son derece ortodoks, hatta selefiydi ve dünya bilgisinin ellerindeki dinsel metinlerden üretilebileceğini düşünmekteydi. Zamanla Cemaat dünyaya ait değişik konularda bilgi üretme yeteneğini neredeyse tamamen kaybetti. Cemaat’in çekirdeği salt bazı eski dini metinlerin okunduğu bir yönteme teslim oldu. Bu model, modern sosyal bilim alanı başta olmak üzere yenilikçi bütün bilgi türlerini dışladı.

Nitekim, bugün Cemaat’in kendi içinden çıkmış bir meslek türünde uluslararası başarılı olmuş ve cemaat tabanına düşünceleri tavsiye edilen bir tane entelektüel kanaat önderi göstermek imkanı yoktur.

Esasen, Gülen 1990’larda İslami ortodoksiye yönelik ciddi entelektüel salvolar yöneltmiş ve böyle gündeme gelmişti. Ancak Gülen’in bu salvoların birer “çıkış” olarak kaldı. Gülen bu salvolarını sistematik bir İslami entelektüel yenilenme aşamasına geçecek biçimde gelişmesine hiç bir zaman istekli olmadı.

Tam aksine etrafında yetişen yeni kuşak ilahiyatçılar, son derece ortodoks, hatta Selefi bir çizgiyi benimsediler.

Cemaat o nedenle kendi içindeki pratiklerine bakarsak düşünce özgürlüğü, kadın konusu gibi çetrefilli konularda İslami geleneği tekrar etti. Bu konularda konjonktürel olarak söylenmiş bazı “çıkışlar” dışında Cemaat geleneğe son derece sadık kaldı.

Bugünün Türkiye’sinin ölçüleri ile dahi konuşursak Cemaat çevresinde yetişen ilahiyatçıların ortalamanın çok üstünde gelenekçi hatta tutucu olduğunu söylemek doğru olur.

Hiç şüphesiz Cemaat’in böyle bir entelektüel profile dönüşmesini isteyen bizzat Gülen’in kendisidir. Dışa karşı bazı sloganlarla yenilikçi düşüncenin imtiyazlarını elinde tutmak isteyen Gülen, kendi cemaatinin içini son derece tutucu bir İslami yorumu benimseyen aktörlerle kurguladı. Bu aktörler mesleki bilgiyi boğdu, dahası türlü alanlarda uluslararası düzeyde mesleki bilgi üretebilen takipçilerin hareketten uzaklaşmasına yol açtı.

Yazıyı bir örnekle bitirirsek, bu entelektüel krizin açıklayıcı bir örneği Çağlayan dergisidir. Türkiye’de yüz binlerce satan ancak kimsenin okumadığı Sızıntı dergisi hukuksuz bir biçimde kapatılınca yerine Çağlayan dergisi kuruldu. Sanki hiç bir şey olmamış ve hiç bir entelektüel sorgulama ve yenilenmeye ihtiyaç yokmuş gibi eski anlayışla çıkan bu dergiyi yine kimse okumuyor.

Dergi ne Cemaat’in içinde ne dışında bir entelektüel etki oluşturuyor. Bu haliyle Çağlayan, Cemaat’in nasıl aynı inatla içinde bulunduğu entelektüel krizi görmek istemediğini ortaya koyan canlı bir anımsatıcı olarak basılıp duruyor.